bilenin bilmeyenin, sevenin sevmeyenin herkeşlerin yeni yılı kutlu olsunn.
kartınız şurda.
içelim açılalım.
yalnız ve yapayalnız, okan izleyip kanyak yudumlayarak bi yandan da bunalıma girerek giriciim yeni yıla.
aman sanki içip sıçıp coşarak geçirdiğim yıllar çok mu iyi geçti. hepsi aynı hepsii...
erkenden de uyurum belki yoruldum yahuuuuu
31 Aralık 2008 Çarşamba
yeni yıl tepriği
30 Aralık 2008 Salı
rüyalarda buluşuruz
dün gece rüyamda o kadar çok, o kadar çok aşık oldum ki; sanki gerçek gibiydi.
rüyada bile olsa hiç olmayacak birine aşık olabiliyorum ya helal olsun bana. ama dedim ki hiç eksilmiyor aşk hayatımdan, gerçekte olmasa da rüyalarda gelip buluyor beni.
bambaşka bi aşktı bu kez, olsa bitmesine asla izin vermeyeceğim türden...
hayırlara çıksın, bu da şarkısı olsun...
29 Aralık 2008 Pazartesi
nasıl evde kaldım?

bu aralar çok yakın bi arkadaşım ve kuzenim düğün hazırlıklarındalar. biri ne zamandır nişanlı zaten kuzenim de eli kulağında nişanlanacak. her ikisinin de ilişkisine gıptayla bakmışımdır. yıllardır nasıl sıkılmaz insanlar birbirlerinden, nasıl bitmez aşkları çözebilmiş diilim; ama yalan söyleyenin gözü çıksın her iki çift de nasıl oluyosa hala aşıklar birbirlerine.
neyse her ikisi de gelinlik bakıyorlar filan kendimi garip hissettim. garip hissedince de saçmalamaya başladım galiba ama iki gündür evlenmek istiyorum modu açık bende. daha aday aday aday adayı bilem yokken neyime evlilik bilmiyorum ama karar verdim bakalım hayırlısı.
sıra geldi adayı bulmaya. malum tek başına evlenilmiyo. nerden aday bulacağım ise tam bi muamma. bütün gün adliyedeyim avukatlardan başka görebileceğim kimse yok ne yazık ki. avukat diyince ben de arkamı dönüp kaçma isteği duyduğuma göre bi avukat olursa aday muhtemelen bizim evliliğimiz kaçmacayla geçer. bu seçeneği eledik. hele ki dexter'ın abisine benzeyen avukat abiyle çok karşılaşır oldum ki korkuyorum. tamam beğenirdim dexter'ın rahmetli sayko abisini ama bi adam her an beni kesebilir psikolojisiyle yaşayamam ki...
arkadaşlarımın anneleri de dahil herkes doktor bul diyor, ee benim gönlümde de doktor yatar hep ama nerden bulucam doktoru ben. bu konuda ne kuzenimden ne de arkadaşlarımdan hayır var. zaten çok azıyla adamakıllı konuşulup anlaşılabiliyor; benim beğendiklerimin de bütün hakları saklı klasik olarak, bu seçeneği de doğrudan eliyoruz.
muhtelif meslek gruplarına gelince, bankacılarla oldum olası bi elektriğimiz tutuyor ama o da hep kısa süreli. adam gişenin arkasında sürekli ee benm de arada sırada işim düşüyor. bizimkisi imkansız aşk yani. kaç bankacı tavlayıp sıra beklemekten yırttım da hiçbiri yar olmadı bana görüldüğü üzere. hem günde kaç kişiyle flört ediyolardır onlar... mühendislere gelince alınmasınlar sakın kendileriyle çok tanışıklığım olmasa da biraz teknik kafa buluyorum onları. ama belki fikrimi değiştiren olur bakalım.
işsiz güçsüz aylak takımına gelirsek, ben varmak istesem de babam vermez diyip geçeyim. gerçi ben de işsiz güçsüz ve aylak olacaksam varabilirim ama bize kim bakacak onu bilemedim.
meslekleri geçip genel kriterlere gelirsek, bi kere kedi sevecek, çikoyu kendi öz kedisi gibi sevecek, benimseyecek, kendisine kedi babası denmesine sesini çıkarmayacak. evdeki artan kedi popülasyonuna da sesini çıkarmayacak ayrıyyetten tabii.
sonra az biraz akıllı olacak. çok olmasa da olur ama yarım akıllı demesin kimse. konuşarak ve buna ek olarak koklaşarak anlaşabilinecek biri olacak.
kitap sevecek, kitap. "ıyyyy hiç okumam nasıl okuyosunuz yaaa" tribindeki biri mümkünse uzak olsun benden. dozunda ukala olacak, küçük dağları ben yarattım demeyecek ama ona diyen biri olursa haddini bildirebilecek kadar da hazırcevap olacak.
aklıma şimdilik bu kadar geldi.
hah en önemlisi mümkünse, lütfen ama lütfen avukat olmayacak. yaleppim gerçekten korkuyorum. sen koru. amin.
bu arada ben güya yedi kocalı hürmüz olucaktım, sorarım hani nerde nerde? biri olaydı bari...
bu da şarkısı...
28 Aralık 2008 Pazar
işte hayat
gittiğin gün, hayat bitti sanmıştım
gittiğin gün, ölümü yaşamıştım
gittiğin gün, zaman durdu sanmıştım
meğerse ben yanılmışım
işte hayat, yine akıp gidiyor
işte hayat, sensizde yaşanıyor
işte hayat, böyledir deniyor
zaman her şeyi siliyor
öyle uzak, şimdi bana, yaşadığım hatıralar
bir bulanık film / resim sanki, senle dolu dakikalar
bak yinede zaman zaman, düşünürsem gözlerini
her yanımı anlatılmaz yemyeşil bir sızı kaplar
bence artık, sen sönmüş bir güneşsin
bence artık, sen yankısız bir sessin
bence artık, soluksuz bir nefessin
bence artık, herkes gibisin
26 Aralık 2008 Cuma
sebebi sensin

ey sevgili Dr. John Carter, beyaz önlük zaafımın. gerçi burda beyas önlük yerine çekmişsin yeşilleri ama olsun. her halinle birsin benim gösümde. :P
evet millet geldik evlenilecek erkek köşemizin ilk ve en uzun soluklu kahramanına. ne zamana tekabül eder tam bilemiyorum onunla ilk karşılaşmamız. bizim evde kablolu yoktu. millet cnbc e izliodu, bi de gelip anlatıodu bense pel pel bakıodum sadece. bi gün-lise sonun sonlarına tekabül ediyor yamulmuyorsam- cnbc e halen antenle hayatlarını idame ettiren bizlere de teşrif etmeye karar verdi. ama ER'ı ne zaman islemeye başladım vallahi de anımsayamıyorum.(aslına bakarsanız tgrtdeki corç kulunili bölümlere rastlamıştım birkaç kez ama sarmamıştı pek.) ama bu adama aşık oluşum bir başka ilk bakışta aşk örneğiydi. dünyanın en tatlı, en naif, en yardımsever en en en yavru köpüş bakışlı doktoruydu ve tabii ki ilk görüşte aşık etmişti beni kendine.
yatar kalkar onu sayıklardım ben teee ne zamana kadar. sonra diziden ayrıldı. benim boynum büküldü.
demem o ki, şimdi gelse tuğba, dese, boşandım ben karımdan iki çocuumu da aldım sana geldim, yeminle evlenirim ha:)))
neyse şimdilik ona burdan selam eder, doktor civanım türküsünü çığırarak yollarını gözlerim. huuu sana diyom valla üvey analık etmem bebelere, kendi çocuum gibin severim, sen yeter ki geeeelllll...
23 Aralık 2008 Salı
22 Aralık 2008 Pazartesi
ne zaman yağmur yağsa

gözlerimde şimşekler çakıyor bu aralar. kendi kendime konuşarak dağıtmaya çalışıyorum karabulutlarımı yağmaya başlamasınlar diye.
bugün çok yağmur yağdı. ben de toplaşan karabulutlarını gözlerimin kendimle konuşarak dağıttım her seferinde.
dün gece başladığım kitaptaki şehre günün birinde palamut iriliğinde yağmur damlaları düşüyor; yağan yağmur günlerce durmayıp sel oluyordu. orda bıraktım. dün gece keşke bu şehre de palamut iriliğinde yağmur damlaları düşse de sel olsa demiştim.
eskiden çok yağmur yağardı ve her yağdığında heveslenirdik okullar tatil olacak mı bu sefer de diye. artık ne eskisi kadar çok yağmur yağıyor ne de tatil olacak bir okulum var. özel sektörde çalışanlara da yağmur tatili yokmuş, öğrendim.
bir keresinde o kadar çok yağmur yağmıştı, o kadar çok yağmur yağmıştı ki, ki ben henüz 11ime basmamıştım, hava yemyeşil olmuştu. süleyman hoca bize inatla ingilizce öğretmeye çalışırken biz camdan dışarı bakmıştık. yemyeşil bi hava olur mu hiç? oldu işte.
ama eskidendi bunlar işte. artık buralarda yağmur bile günlerce kalmıyor. yarına güneş açacak, biliyorum. nostaljisini bile düzgün yaşatmayan kahpe yağmurlar var artık.
yalnızım.
eskiden ruhendi yalnızlığım, şimdi fiziki. eskiden kalablıklardan sıkılır bir başıma olmayı özlerdim. şimdi o curcunayı, kalabalık arkadaş toplantılarını özlüyorum. bi evim vardı benim, küçük ama aynı zamanda kocaman. az masraf çok emekle hep beraber pişirdiğimiz yemekler, kurduğumuz sofralar, küçük çaydanlıkta gerekirse haşlayıp da içtiğimiz çaylarımız. sonra yaprak dökmü misali birer birer azaldık. kalmayı becerebilenler kaldı, bense aptal bi aşk acısına bi şehri bıraktım. en manasız gerekçe benimdi, şimdi görüyorum.
bu haftasonu sadece pazar günü sigara almaya çıktım ben. sonra durdum, düşündüm. düşündükçe ankarayı özledim. bi şehre değildi ki bu özlem. dedim ki inat edip kalsaydım nasıl olurdu haftasonum?
evde olsam bile bu kadar yalnız hissetmezdim. saat kaç olursa olsun aradım birini, gel beni al derdim nazım geçtiğince. ya da cuma iş çıkışı serdarda olurduk gene hep beraber. şömineyi yakar şarap alırdık. hepimizin ayrı fikirde olduğu bi konuyu tartışır ama sonra etkilemeden hiçbir şey dostluğumuzu aptal bi şeye gülerdik. "içliiiiikkk vıaaarrrr" "ona cafer deniyomuş biliyo musunuz" en son o evde kahkahalarla, gözümden yaş gelene kadar gülmüştüm ben. türlü saçmalığa deli deli gülmeyi özledim.
özledim işte dahası var mı.
ah ankara anılarda ve hayallerde mi kaldın şimdi...
21 Aralık 2008 Pazar
ıspanak mı?

konuya nerden başlasam nasıl anlatsam bilemedim. ben oldum olası ıspanaktan hazzetmeyen , yemeğini yemeyen böreğini de son seçenek olarak yiyebilen bir şahsiyetim. ama birkaç gündür aklımda bir ıspanak yemeği tarifi vardı. şöyle ki; ismi lazım değil akpli büyükşehir belediye başkanımız antalyadaki dolmuşçulara türlü baskılarla yenilettiği dolmuşlara (memnun muyuz? hayır. ama bu başka yazının konusu olsun) birer küçük plazma ekran koydurttu ve orda belediyenin yaptıklarının yanı sıra antalyanın tarihi, yemekleri vs tarzından görüntüler yayınlatıyor.
ben de kaç seferdir dolmuşa bindiğimde ıspanak yemeği pişiren aşçı amcalara rastlıyorum. allahım nefret ediyorum ıspanaktan ama gene de izliyorum.
neyse sonra dedim kendi kendime ben bu yemeği pişiricem. normalde ıspanak nasıl pişirilir fikrim bile yok. ama 5-10 kere izledikten sonra ben aşçı amcaların tarifini kapmış oldum.
dün de mutfakta bir baktım annem ıspanak yıkamakta. dedim yıkadıklarından bana az ayır yarın ben pişiricem.
ve evet kısmet bugüneymiş az önce tarifi uyguladım ve ortaya gerçekten yenilebilir bir yemek çıktı. şimdi benim gibi ıspanakla arası iyi olmayıp düzeltmeyi planlayanlar varsa sütlü ıspanak şöyle pişiriliyor:
önce ıspanakları saplarını kesip bi tencerede tuz ekleyip haşlıyoruz. onlar haşlanırken bir tane orta boy soğanı küçük küçük doğrayıp ayrı bir tavada tereyağıyla (ben zeytinyağı kullandım, az tereyağı ekledim) kavurmaya başlıyoruz. ıspanaklar haşlandıktan sonra suyunu iyice süzüp kesme tahtasında doğrayıp soğanlara ekliyoruz. az bi süre onlar beraberce kavrulduktan sonra göz kararı süt, az da tuz ekleyip kısık ateşte biraz daha pişiriyoruz. ve evet ıspanağı yenilebilir hale gelen yemeğimiz pişmiş oluyor.
şimdi süt-ıspanak nasıl olur demeyin ve benim gibi ıspanağın hiçbir türlüsünü yiyemeyen birinin afiyetle yediği bu basit ve çabuk yemeği pişirip afiyetle yiyin.
not: süt çorbalara da ayrı bir lezzet katar, aklınızda olsun. her çorbaya değil tabii...:)))
20 Aralık 2008 Cumartesi
evren bana işaret mi gönderdi?

googlel analyticssten bi arama:
"you will never catch the fickle wind if you choose the stay"
benim sayfama yönlendirmiş yüce google; neden anlamadım. ilahi işaret mi yoksa?
ayağa kalkmalı en çabuğundan hayırlısıyla...:)))
not: cümle grammer yönünden düzgün mü, ingilizcesine güvenen bana bi deyiversin; zira az kulağımı tırmaladı gibi benim.
19 Aralık 2008 Cuma
doktor sevdim herkes hayran... :P

bütün arkadaşlarım bilir; şu dünyada hayran olduğum bir meslek varsa o da doktorluktur. oldum olası severim doktorları, allahtan da genel de hep iyileriyle karşılaştım. en nihayetinde kuzenim doktor, çok yakın arkadaşlarım var onlar doktor. hastaneler hiç korkutucu gelmez bana, hatta okuyanlar beni bilir, arkadaşımın nöbetine eşlik ettiğim bile olmuştur. doktor tanıdıklarımın hepsi de der bana zaten doktor olmalıymışsın sen diye, ama kader işte. neyse doktor olamadım doktor bulayım desturuyla hareket ediyorum ben de:PpP
tıpla - doktorlukla alakalı ne kadar dizi varsa bilirim izlerim, belgesel melgesel her şey ilgi alanımdadır.
şu sıralarda da house dizisine sarmış durumdayım. dr house'un ukala, çok bilmiş, kendini beğenmiş ama hemen hemen her zaman haklı haline hastayım. aslında böyle bi adamla evlenilmez ama napayım ikidir kendimi ekrana bakıp sırıtırken salyalarım akmış buluyorum. bana da laf taksın, uyuz etsin ama cazibesine kapılayım, dilim tutulsun istiyorum. :PpP o nedenle evlenilecek erkekler listemi bir tane daha artırıp sevgili Hugh Laurie namı diğer Dr Gregory House'u evlenilecek erkekler listeme katmış bulunmaktayım. sevene sevmeyene hepimize hayırlı olsun.
not: bağımlı bi de ama olsun yaaaaa, iyi piyano çalıyooo:))))
15 Aralık 2008 Pazartesi
ben de ayakkabılarımı fırlatıyorum

"Irak'ta dün düzenlenen basın toplantısı sırasında ABD Başkanı George Bush'a ayakkabılarını fırlatan Iraklı gazeteci Muntazar El Zeydi'ye destek sürüyor." aynen böyle yazıyor sabah gazetesinin bugünkü internet sayfasındaki haberde. (link)
ben de ayakkabılarımı çıkarıp bush'a fırlatarak destek olmak istiyorum. amerikalı bir tiranın ırak'a ve halkına yaptıklarının yanında az bile bu tepki.
sabah sabah tvde yüzümü güldüren en güzel şeydi bu haber. üzüldüğüm tek şey ıskalamasıydı...
14 Aralık 2008 Pazar
yalnız benim için bak

okan yalabık ve polat bilgin'den sonra dün gece bi kere daha anladım ki sevgili okan bayülgen benim evlenilecek erkek listemde olmalı.
oldum olası bayılıyorum ben bu adama yahu. yani kim ne derse desin bir sürü eğrinin yanında medyada en az eğrilerden biri o bence. programında kürtçe şarkı okutabilecek kadar cesaretli demek istemiyorum, kelime bu değil aslında, nasıl desem bir sürü kişiyi karşısına almak pahasına dirayetli fikirlerinde. okan bayülgen kitlelere oynamadı, oynamıyor işte.
her insan kadar kusurlu ama başkaları gibi mükemmeli oynamıyor. olabildiğince kendisi gibi. sivri dilli, lafını esirgemeyen bir deli o. dün geceki programda tayfun, kendi bestesi olan kerim tekin'in kar beyazdır ölümünü, kerim için söyleyeceğim dediğinde ve arkadaşını büyük bir içtenlikle andığında, okan bayülgenin gidip tayfunu yanağından (kesinlikle alnından diil) öpmesi sadece içinden gelmesiyle ilintiliydi.
bunları geçtim beni en çok bazen insanlara, ekrana bakarken gözlerinin parlaması, gülerken içten gözleriyle gülmesi etkiler en çok. pek kimseye nasip olmaz böyle güzel bakabilmek.
neticede seviyorum, şu saniye gelsin şu saniye evlenirim.
:))))
not: gerçi dün gece açıkladı evleniyormuş kendileri. çok çok ama çok mutlu olur inşallah:)))) çok seviyorum beeeee!!!
12 Aralık 2008 Cuma
11 Aralık 2008 Perşembe
o kadar çok sevmek
o kadar çok sevmedim seni.
o kadar çok sevmeme yetecek kadar kalmadın hayatımda.
bir aşktan aklımda kalan derslerim vardı. en başında korkmuştum sevmekten, ihtimalli cümlelerle yaklaşmıştım sana.
şimdi o kadar çok sevmeme yetecek kadar hayatımda kalmadığına -inanmazsın belki ama- memnunum.
neydi aşk?
bende sadece sendin. her aşkta sadece maşuktu bende. gerisi hikaye.
peki ya değer görmek/göstermek, sadakat, sevgi, bağlılık?
eski bir aşktan kalma yara izlerimle, aynı yerlerden kanayacağımı bile bile yumup gözlerimi seni sevmiştim.
ama sen, seni o kadar çok sevmeme yetecek kadar kalmadın hayatımda.
iyi ki de kalmadın.
çünkü aşktan daha önemli şeyler vardı hayatta. değer görmek, bağlanmak mesela.
çünkü aşk tekildi yaşanırken; bütün eski aşkları, yaraları bir kenara kaldırıp insanın ilk kez aşık olduğunu hissetmesiydi. başka vücutlar yoktu huzur aranacak. huzur aşktaydı, aşk da maşukta.
iyi ki o kadar çok sevmeme yetecek kadar kalmadın hayatımda.
o kadar çok sevseydim seni saçlarına sinmiş başka kadınların apış arası kokularını alacaktım.
kıyafetlerinde başka vücutlara sıkılmış parfümlerin kokusu kalacaktı belli belirsiz.
kangren olacak bir aşkı en başında uzaklaştırdım kendimden, içgüdüsel.
bu aşka dair yaptığım en iyi şey buydu belki de.
upuzun gelen ama sanki bir göz açıp kapamalık süreymişcesine geçen bir seneden sonra bu aşka dair hiçbir şeyi özlemediğimin farkındayım.
anahtar kelime netleştirmekti, becerdim bunu da.
"Acı çekmek mantığın kazaya uğramasıdır; en önemli görev mantığını sürekli net kullanabilmektir."
Ayn Rand
not: "başka kadınların apış arası kokusu" tabiri Milan Kundera'nın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'nden alıntıdır.
esmerim biçim biçim

sayın godsyndrome beyefendinin de desteklemesiy ve onun blogunun my fair lady isimli köşesinden esinlenmeyle kendi evlenilecek erkekler köşeme başlamış bulunmaktayım.
aslına bakılırsa bundan aylar önce şu yazımda bunun temellerini atmışım lakin arkasını getirmek bugüneymiş.
godsyndrome beyefendiye de söylemiştim "my fair gentleman"im değişkenlik gösterir. o zamanki ruh halim kimi beğeniyorsa odur yani. amma velakin evlenilecek erkek kategorisi nadiren artar ya da azalır.
misal mart ayında okan yalabık'a varasım gelmiş, şu sıralar ise gönlümde yatan aslan bambaşka:
yol arkadaşım dizisinin suat'ı, sayın polat bilgin.
kendileri dizide naif, içten, duygusal, sadık ve en önemlisi aşık adam rolünü 10 üzerinden 10 puanı hak edecek biçimde oynadığından mütevellit kalbimi kazanmış, sol elime yüzüğü takma yolunda ilerlemiştir.
ama mümkünse dizideki gibi gelsin, suat olarak. ilgililere duyrulur.
not: resim http://yolarkadasimkanald.blogspot.com/ dan alınmıştır.
8 Aralık 2008 Pazartesi
bayram ruhu

dün çok sevdiğim arkadaşlarımla buluştuk. malum bayram, geldiler uzaklardan sağolsunlar. uzun zamandır tanıdığım, sevdiğim insanları görmeye ihtiyacım varmış; iyi oldu. neyse dün konuşurken bayramın ilk günü için herkesin ailesiyle planları olduğu ortaya çıktı. bi benim yoktu len okuyucu. ki zaten eve gelmedim, klasik canım arkadaşımda kalma durumu oldu. oysa eskiden öyle miydi. bayram demek ya bi gün önceden ya da sabahın köründe ananenin köyüne gitmek demekti. dayılar, kuzenler filan buluşmacaydı yani. sonra babannenin köyüne geçmece amcalar, halalar ve o taraftan kuzenlerle kavuşmaca. bayram harçlığı bilem veriyolardı o zamanlar. şimdi ben versem yeri yani. böhüühüüü yaşlandık. neyse geçen bayram anlatamadım, bu bayramı vesile bilip her bayram kuzenler olarak eski evi talan etme anımızı yazıcam. benim bayram ruhum da bu olsun. neyse demin de dedim ya her bayram ilk ananeye gidilirdi. çok ama çok sevdiğim şimdilerde pediatrist olmaya çalışan kuzenimle bayramdan bayrama görüşebilirdik o vakitler. zaten o zamanlar kim inanırdı onun koskoca doktor olacağına, kötü kedi şerafettin resimleri çizen bi metalci özentisi amatör basketbolcuydu kendileri. (çok değiştin sen len dudu:P) neyse ben, kardeşim, dudu(kızmayasın dudu diyorum diye) bi de öbür dayımın kızı bayram vesilesiyle toplanmış olurduk. ee genciz o zamanlar, g.tümüzde kurt kaynıyo köyü turlamaya çıkardık. ilk durağımız da ninemizin eski evi olurdu. hikayesi tam anımsayamasam da bu eski evde annemin amcasının da payı mı ne varmış, dedm ölünce rahat vermemiş nineme. dayım da nineme yeni ev yaparaktan kadıceğizi kurtarmış bu anlaşmazlıklardan. ama bu ev sonra kimseye nasip olmayaraktan çürümeye almış kendisini. neyse efendim öncelikle eski evi tarif edeyim ben anımsadığım kadarıyla. bi tane bahçe kapısı vardı mesela, sonradan yıkıldıydı zannımca. ordan içerde bi bahçe. tahta merdivenlerden yukarı çıkılır, hayata gelinir. hayat ne diceksiniz şimdi. (türküsü bilem var bilmem bilir misiniz? "cemile gız ne gezersin haaaayaaatta, basma da fistan parlak da fotin ayaktaa... diye devam eder) şimdi tahta merdivenlerden çıktık ya kapı karşıladı sizi diye düşündünüz diil mi? ama hayır. balkonumsu bi yere ulaşmış oluyoruz, oranın adı hayat işte. böle hayata bağlanan yanyana dizili 3 oda kapısı karşılar sonra. böylece hayatın da üç oda uzunluğunda dikdörtgen bi balkonumsu şey olduğunu anlamış olduk beraberce, di mi? neyse biz 4 kuzen her sene bir nevi bu evle de bayramlaşırdık. başlarda o kadar da terk edilmiş ve yıkılmak üzere değildi. gidip odalarını kurcalar, kendimizce dolaplarında hazine arardık. bi keresinde bi şeyler de bulmuştuk ama şimdi anımsayamıyorum ne bulduğumuzu. (bu konuda yorum kısmında dududan yardım bekliyorum.) üstümüzün başımızın kirlenmesinden annelerimiz de anlardı gene eski eve gittiğimizi. bayramlıkları kirletmenin suçluluğuyla sıtırasız (bu kelimeyi kimse bilmez. bizim sülalenin kadınlarına has bi kelimedir. sevimsiz demekmiş) oluverirdik. arap dayımdan gizli bakkala gidip bayram paralarını da abur cubura yatırırdık. gerçi o hep yakalayıp kulağımızı çekiodu ama olsun. sonra ne mi oldu. hepimiz eşşek kadar olduk. bayramlar anlamını yitirdi. ananem kış gelice bizde kalmaya başladı, babannem öldü. ve eski ev iyice çürüdü.(yani en son gördüğümde bile fena haldeydi, çürümüştür herhalde:() biz köye gitmez, köylülerin "siz kimleeedensigis gaç gıı bi deyven bakem" sorularına sırayla "hacuslang kezbanın, mustafanın gızıyım; süleymanın torunuyum" cevaplarını vermez olduk. arap dayım bile kızmaz oldu bakkala gidiyoruz diye. gerçi bakkal mı kaldı postmodern dünyada; köydekiler bile market artık. "biz büyüdük ve kirlendi dünya" anlayacağınız.
not: herkesin bayramı kutlu olsun bu arada:)))))
4 Aralık 2008 Perşembe
iyi ki doğdun blog

canım blogum,
bak acı tatlı koca bir seneyi geride bıraktık seninle. derdimi tasamı çektin eksik olmayasın. ne yazsam boş hadi bakalım bi sene daha görebilecek miyiz.
not: hediye göndermek isteyenler bana e-mail ile ulaşabilirler, ben bloga iletirim seve seve:P:P hediye olaraktan kitap birincil seçenektir. (mesela tom robbinsten sıska bacaklar olabilir, marquezden her şey olabilir, dur bakayım hangi kitapları alma niyetim vardı ki benim. beenmayanın bi kırmızı defter sözü vardı mesela:P ehehhehheheh şımardım. şaka bi yana biri şu zaman bişi desin de azcık yavaş aksın be ya, en güzel hediye bu olur valla bak:))))
30 Kasım 2008 Pazar
en yakınımdaki kitap
bugün sevgili nily'nin blogunda bir yazı gördüm. çok hoşuma gitti. zira lisedeyken biz bir nevi falmışcasına oynardık bunu. kimse mimlenmiyormuş, okuyan ve isteyen devam ettiriyormuş. tabii ki hemen atladım, hem dedim ki kendi kendime çıkacak cümle bana bu akşamlık fal olsun.
konu : en yakınımdaki kitap.
Oyunun (bizce falın) kuralları :
- kendinize en yakın kitabı alın.
- sayfa 56'yı açın, 5. cümleyi bulun.
- cümleyi bu kurallar ile birlikte yayımlayın.
- En sevdiğiniz, en moda veya en entellektüel kitabı seçmeyin, en yakınınızdakini alın.
heyecanla 56. sayfayı açıp 5. cümleyi buldum: "...Bu yüzden belki dört gün." anlamsız geldi ilk başta. dudağımı büktüm, gözlerimle acaba yatağımdan daha yakında başka kitap var mı diye bakındım. sonra aklım başıma geldi, switters'ın kaderini değiştiren, perulu bi adamın (juan carlos) ağzından çıkan bir cümle azımsanamazdı. "al işte fal istedin fal çıktı. perşembeyi bekle bakalım."
29 Kasım 2008 Cumartesi
27 Kasım 2008 Perşembe
sivilce
merak etmeyene not:
şu sıralar kendimi hiçbir şeyden saymıyorum.
ister eden ister etmeyene gelsin bu da:
maestra'nın dediği gibi hepiciğimiz şu dünya üzerinde en fazla [evrenin kıçında] birer sivilceyiz. önemseme boşuna kendini.
herkese not:
orijinal değil kesinlikle.
26 Kasım 2008 Çarşamba
yine mi tespit - BENCE
BENCE;
şu hayatta insanın kendisine yapabileceği en büyük kötülük kendine acımak. zavallı tuğba aşk konusunda ne şanssız, vah canım tezini yazamazsa boku kepçeyle yedi, tüh tüh işinde de beklediğini bulamadı, yavrum çok yalnızlık çekiyo napsın... vs vs vs uzar gider böyle.
ÇÖZÜM MÜ?
çok basit acımaktan vaz geçmek. hayatımın tüm sorumluluğu bana ait. çevresel faktörlere %10 veriyorum en fazla. s.ktiğimin hayatı sadece benim sorumluluğumda.
TEKERRÜR!
olur mu olur; ama alırım sorumluluğumu. bedel ödetmem ama, kusura bakmayın. olabildiği kadarı ders olur bana.
"CAN SIKINTISI"
sonbahardan değil. tespit ettim ağır geldi. zira kolay olanı yapmak varken, tespitimin ağırlığı altında ezildim.
*BAŞKASINA ANLATMAK*
yaklaşık bir saattir uğraşıyorum ama anlatamadım. ama sanırım bunu herkesin kendisinin bulması lazım. birine sadece kendinin sorumluluğundasın ve kendine karşı sorumlusun cümlesini kurmak ona bişi ifade etmeyebiliyormuş bunu gördüm. kim ne anlarsa valla, ben kendimce bir şeyler anladım; işime yararsa ne ala, daha boktan olursa bakarız.
#SON#
len 23 kasım gelmiş de geçmiş. hemen çiziktireyim de kendimle çelişip gideyim bu yazıdan da. Mektup: "sevgili 'E'x aşkım, senle tanışalı bak bir yıl olmuş da geçmiş bile. hacı ne diyosun bu işe. len valla aşık olduydum ben sana. ama farkındaysan -di'li geçmiş zaman kipi kullandım. aşk dediğin de geçiyo be kuzum n'aparsın:) neyse öyle bi halini hatrını sorayım dedim. cümlelerime son verirken sana bi itirafta bulunucam. çok kızmıştım ya ben sana, hak verirsin ki haklıydım görece, kötü bi kura çek, askerliği uzun dönem yap diye dilemiştim. ya valla itin duası kabul olsa gökten kemik yağarmış demeli ama valla pişman oldum len. bak ama şırnak çıkmadı en azından. allah bile kemikleri yarım yolluyo bana. neyse valla bak payım varsa, memnun değilsen yerinden filan, üzülürüm. gerçi memnunum demişsin ortak arkadaşımıza allah daha da iyilik versin. geçip gidio kalleş zaman. hayırlısıyla kurtuldum ben de kendimden. elveda cicim elvedaaaa..."
bu da böyle bi saçmalama olsun canlarım, sevgiler kucakla...
23 Kasım 2008 Pazar
rica ediyorum
bir kitabı, bir yazarı sevip sevmemek durumunun da ötesinde eleştirinin profesyonelce yapılmasını rica ediyorum.
benim için basittir, bir yazar için iyi ya da kötü demektense çok seviyorum yahut hiç sevmiyorum derim. ama iyi edebiyatçı, edebi bir yapıt meydana getiremiyor demek için en azından kendi edebiyat bilgimin yeterince iyi olması gerektiği kanaatindeyim. o nedenle ben birisinin iyi bir edebiyat eseri ortaya koyamadığını, iyiyi bırak bir edebi eser meydana getiremediğini iddia ediyorsam bunu nedenleri ile birlikte gerekçeli olarak açıklamam gerekir diye düşünüyorum.
orhan pamuk'u bir yazar olarak çok beğeniyorum ve seviyorum-beni okuyanlar bilirler-, nobel edebiyat ödülünü almasının -ödülün adına da dikkat çekerek- kim ne derse desin iyi bir edebiyatçı olmasından kaynaklandığını düşünüyorum.
daha önceleri de söylemişimdir, ödülü veren ben olsaydım sırf "kara kitap" için bile bu ödülü ona verirdim. zira yukarıda da belirttiğim gibi benim için basit bir ayrım sevmek-sevmemek.
amaaaa sevmiyorum diye eleştiri temelsiz ve kişisel görüşten ileri gitmiyorsa bu başka bir şey olur. zira bir yazar sırf siz onun yazdıklarını okuyamıyorsunuz diye kötü bir yazar olmaz. bunu genelleyemezsiniz.
sallıyorum ben de dostoyevski okuyamıyorum, kitaplarından üç satır okudum pencereden fırlattım diye dostoyevski kötü bir yazar mıdır? belki benim nezdimde kötü olarak nitelenebilir ama bunu ben kendi görüşümden genele yayamam, yaymamalıyım diye düşünüyorum.
ben de hep kolaya kaçıp sadece sevdiğim yazarlardan ve onların kitaplarından bahsediyorum değil mi? ama neden zira sevmediğim bir yazarı neden sevmediğimi, edebi açıdan onda gördüğüm eksiklikleri ayrıntılı biçimde açıklayacak sabra ve edebi yetkinliğe sahip olduğumu düşünmüyor olmam.
neyse nerden çıktı şimdi bu demeden kimse kaybolayım sessizce şimdi...:)
22 Kasım 2008 Cumartesi
Sıcak Ülkelerden Dönen Vahşi Sakatlar

"Sıcak Ülkelerden Dönen Vahşi Sakatlar, uluslararası bir entrikanın ve Güney Amerikalı münzevi bir şamanın lanetine uğrayarak tekerlekli sandalyeye mahkum olan hınzır bir CIA ajanının öyküsüdür. Bu mahkûmiyet, ruhani bir "yükseliş" potansiyeli de taşır. Zira Fatima'nın üçüncü kehanetinin yeniden keşfinin ve şaşırtıcı içeriğini ifşa etme mücadelesinin vakayinamesini de tutan roman, aynı zamanda ruhani aydınlanmaya doğru bir yolculuktur. Vahşi Sakatlar bir yandan da kendisinden on yaş büyük bir rahibeye duyduğu saplantı kösnüllükle, lise çağındaki üvey kız kardeşinin bekâretini bozmak için duyduğu dayanılmaz arzu arasında gidip gelen bir adamın portresidir. Bütün bunlara çalıntı bir Matisse tablosuyla, sürekli yinelediği mantra'sı gelecek kuşakları aydınlatacak bir nitelik taşıyan bir papağanı da eklersek, Tom Robbins'e yakıştırılan "sözün break dansçısı" nitelemesini haklı çıkaran bir romanla karşı karşıya olduğunuz anlaşılır.
CIA ajanı kahramanımız Switters'ı birbiriyle çelişen arzular yönetir. Bilgisayardan nefret eder, ama tam bir siber-âlem büyücüsüdür; anarşisttir, ama hükümet için çalışır; barış yanlısıdır, ama silahsız dolaşmaz; derin bir ruhaniyet duygusu taşır, ama duadan ya da örgütlü dinden kendini sakınır; masumiyetin korunması fikrini saplantı haline getirmiştir, buna karşılık yeniyetme üvey kız kardeşinin masumiyetinin peşindedir.
Switters'a musallat olan, her birimizin kafasını kurcalayan o bildik çatışmadan farklı değildir aslında. Çözüm içimizdeki çelişen unsurlardan birini seçmek değil, ikisini de kucaklamaktır. İnsanlar hayatlarında kesinliğe özlem duyarlar. Oysa kesinlik, Tanrının barış mesajını yaymak için savaşmayı tercih ettiğimiz, cinayet işleyenleri ölümle cazalandırdığımız bir dünyada, bu çözümü olmayan çelişkiler dünyasında hiç bir sorunu çözmez. Robbins olumluyla olumsuzu, yin ile yang'ı birbirinden ayrılmaz görür. Hepimizin bindiği bir tahterevallidir söz konusu olan. Herkes aynı tarafa binerse, oyun kaçınılmaz olarak son bulur. Vahşi Sakatlar bir yanıyla, bir ajanın soluk soluğa okunan, mizah dolu macerasıdır. Başka bir düzeyde ise, canlılığın, devinimin, değişimin, ele avuca sığmazlığın, damgasını vurduğu çağımızda, tablonun bütününü gözlerimizin önüne seren, ciddi fikirlerle dolu roman olarak da okunabilir."
kitabın arka kapağında yazılı bu metin. ankara'da imgede gezinirken görüp almıştım hemen, hiç tereddütsüz. ne de olsa yazarı tom robbinsti. kötü olamazdı. o nedenle o zaman okumamıştım kitabın arkasında yazanları. oysa ben biliyor olsam bile kitabı, almadan önce gene de okurum arka kapağını, sonra rastgele bir yerini açıp birkaç cümle, bazen birkaç paragraf okurum. oysa dün alabildim elime okumak için ve ilk defa dün okudum bu metni. son birkaç gündür yaşadığım sıkıntıları, kendimle savaşımı, kötü-iyi çelişkisini bir anda anladım ve kovaladım seçim yapma zorunluluğunu. içimde herkeste olduğu kadar -daha fazlası değil- bir kötü cüce var. kıskanç, kötücül, ben merkezci, bencil, düşüncesiz ve hatta marazlı.
insan her daim erdem'li olamıyor ve hatta olmamalı da belki.
söylemek istediklerimi kelimelere dökemiyorum ama olsun varsın. ben anladım ya sadece yeter, yetmeli...
18 Kasım 2008 Salı
ordan burdan
*somalide korsanlar -yamulmuyorsam- yüz milyon dolar değerinde bir suudi gemisini kaçırmışlar en son. somali diyince eskiden aklımıza açlıktan ölen çocuklar gelirdi artık korsanlar gelecek. bir ülke düşünün adı başka bir ülkede bir deyişe mal olabilecek kadar fakir: "somalili çocuklar gibi..." sevgili ülkemizin sevgili üst düzey askeri yetkililerinden birisi de demiş ki -bu arada ben atv haberin yalancısıyım- somalide otorite eksikliği var. yahu bir ülkede insanlar fakirlikten kırılıyorsa, o ülkenin ismi senin ülkende bir deyişe, hem de yaygın bir deyiş, konu olmuşsa sen daha ne otoritesinden bahsediyorsun acaba? oldum olası severim korsanları, kaptan hook favorimdir mesela, sonra kaptan jack sparrow. bu somalililer beni de alsınlar valla korsan olmak istiyorum ben.
*sonra zonguldakta maden işçisi alımı kurayla yapılmış hem de trt nin toplarıyla:) hani trtde bazı geceler kürenin içinde toplar oluyor, kadının biri basıyor düğmeye biz de acaba zengin olduk mu diye bekliyoruz ya tv karşısında. işte binlerce işsiz bi yere toplanmış, adamın biri düğmeye basıyor "13 numara ali özer" (ismi salladım) diye bağırıyor. işte ismini duyan şanslı talihli(!) havaya zıplayıp sevinç çığlıkları atıyor. ne için peki? yerin metrelerce altında çalışıp işi olduğuna şükredebilmek için. ah be caanım ülkem; "kriz var kriz var bunalım var!"
*şu kriz yüzünden amerikada çalışanlar bir işe sahip oldukları için şükrediyorlarmış, yani öyle diyorlar...
*krizden ümitliyim ülkem adına, ne de olsa biz yarım kuru ekmeğe talim eder gene atlatırız. hele bir de yoğun milliyetçi duygularımıza hitap etsin büyüklermiz, damarlarımızdaki asil kanı coştursunlar, değmeyin o vakit keyfimize kriz de neymiş vız gelir tırıs gider. ne krizler gördük milletçe diil mi ama? gülelim hepberaberce ağlanacak halimize hehehhehehhhheh
*son olarak yazıyı yine kişiselleştirip kendimden bir haber. öyle bi şey öğrendim ki bugün eğer şu tezi yazamazsam s.çtığımın resmidir. umudum uzaylılarda. gelsinler beni kaçırsınlar istiyorum. üzerimde yapacakları tüm deneylere de rıza gösteriyorum efendim burdan duyrulur. bi de mümkünse epey uzak bi gezegenden gelsinler geri dönme ihtimalim de olmasın rica ederim. evet evet deliriyorum, haklısınız. bu arada s.çmak demişken, yazmadan geçemicem artık. bunu te ankaradayken yani temelli buralara geri dönmemişken yazmıştım. gerçek anlamında s.çmak çok rahatlatıcı bir eylem. yani kim tuvaletten çıkıp da "oh be rahatladım" demez. ama mecaz anlamında kullanınca çok b.ktan bişi oluyo be. misal tezi yazamazsam/yazmazsam ben gerçekten ama gerçekten s.çtım demektir. yani demem o ki hayatın içinde s.çmak çok hem de çok fena bi şey. iyi olan bişi mecaz yapınca nasıl da kötü anlama geliyor yahu. hadi bakalım saçmaladım yeterice bi son vereyim yazıya artık. len dua edin de kaçırsınlar beni uzaylılar, teknoloji gelişmiştir oralarda bi şekilde mektup filan yazarım size. hatta isteyenleri yanıma bile aldırırım şöyle en torpillisinden. gül gibi yaşar gideriz, ha ne dersiniz?
17 Kasım 2008 Pazartesi
16 Kasım 2008 Pazar
katarin

ne biçim ilaçmış bu katarin yahu. dün öğlene doğru uyandım baktım grip oluyorum dedim bi ilaç alayım. dolapta katarin gözüme ilişti aldım. ateşimde var biraz; dedim bugünden hayır yok en iyisi battaniyenin altında film izlemek. ne zamandır izlemeye niyetli olduğum The Fall'u açtım ki filimin başlamasıyla benim gözler kapanmaya başladı. ama sanki yarı felç hali gözlerimi açamadığım gibi uzanıp filmi de kapatamıyorum. ara ara uyanıyorum film hala devam ediyor sonra o felç hali yeniden uykuya sürüklüyor beni. neyse film bitmiş baştan başlamış (bs playerda sürekli tekrar modu açık) ben uyandım. karnım aç hastalığım da ilerlemiş, mideme sabah ilacı alabilmek için bi parça kuru ekmekten başka bişi girmemiş kalkıp bi şehriye çorbası yaptım. (bu arada annem de yok evde naz yapabileceğim kimse yok demek bu) çorbanın üstüne bi katarin daha. o sırada kardeşim geldi. benim üstüme gene o ağırlık hissi ve felç olma hali çökmeye başladı dedim uzanayıp kitap okuyayım. sanıyorum ki hastalığım gittikçe kötüleşiyor. girdim gene battaniyenin altına, iki sayfa ya okudum ya okumadım gene göz kapaklarım ağırlaştı. çabalamanın faydası yok uyumuşum. gözlerimi açtığımda saat yarımdı. kardeşim dedi sonradan sen katarin mi aldın uyuyosun siürekli diye. meğersem ilacın yan etkisiymiş. tylol hot bile beni böyle yapmazdı mazallah katarinin içine ne koydularsa böyle. yani genelde bu tip ilaçlarda 500 mg parasetamol oluyo diye biliyorum ben ama... neyse nitekim bugün kendimi daha iyi hisseder bi vaziyette buldum. (bu ilacın reklamını gripten bi günde kaldıran ilaç olarak yapsalar yeridir) uyuttu filan ama iyi geldi. gerçi bugün almaya cesaret edemedim benical cold gözüme ilişti ondan aldım. artık başkaca ilaç kullanmamaya niyetliyim, bakalım.
son söz: siz yine de doktorunuza danışmadan ilaç kullanmayınız. iyi hoş kaldırdı beni ayağa gripten dedim ama amerikada katarin capsul yasaklı ilaçlar arasındaymış ben ekşi sözlüğün yalancısıyım valla.
birisi
birisi var.
kan mı çekiyor bilmiyordum. şimdi biliyorum. aynı köklerdenmişiz biz.
yakın zamanlarda doğmuşuz, ondan benzermiş bir de kaderimiz.
intihal yokmuş ortada.
aynı kokuyu sevip
bilmeden aynı şarkıları dinlemişiz, söylemişiz aşk adına, aşk içinde bi adama. o adam kesiştirmiş hayatımızı.
aşk bu adı üstünde. "neden?" sorusunu barındırmazmış aşk içinde.
söyleyecek çok sözü olup da susup kalma hali tam da bu olsa gerek. bu da böyle bir yazı olsun. bu kadarcık...
14 Kasım 2008 Cuma
haraç
neyse akşam eve dönüyorum, kulağımda son ses müzik evime uzak duraktan geçen dolmuşa binmişim tenha sokakta yürümekteyim. derinlerden bi miyaklama sesi duyar gibi oldum. sağıma bi dönmemle kulaklıkları çıkarmam bir oldu. o ne gri beyaz ayıfça bi kedi elimdeki ekmek poşetine hamlelerde bulunarak miyyaklıyor. ama 'karnım aç lüffen biraz yemek versene' miyaklaması diil bu, bildiiğin 'açım len elindeki ekmeği de gördüm onu alıcam elinden' miyaklaması. ucundan bi parça kopardım verdim ama yemez diye düşünüyorum-ki kediler kuru ekmeği çok aç olmadıkça asla yemezler- ama hapur hupur yaladı yuttu. bi parça bi parça derken yiyo bi yandan da yürüyoruz beraberce. dedim madem geliyon, yürü gidek bize de çikonun mamalarından nasiplen az. ama tabii kiiiii, bir klasik kedi tavrı daha takınıp yarı yolda sattı beni. işin kötü tarafı teyzenin birine de rezil oldum. teyze kapısının önünü süpürüyo ben de kediyi yola devam etmesi için ikna etmeye çalışıyorum. içerden biri teyzeye kimle konuşuyon demiş olmalı ki kimle konuşcam ben be gızın biri kediyle konuşuyo diye cevap verdi. ama öyle bi tonladı ki "deli galiba" diyo benim için içinden o kadar belli yani. neyse ben ikna edemedim hain tostosu, bi de teyzeyi halime güldürdüm. bi de anlattım peşime takıldı sonra gelmedi diye. kadın daha bi inanmıştır deli olduğuma. gerçi o kedi geçen benim oğlanla yürüken bizim peşimize de takıldı filan dedi ama...:)))
seviyorum ben bu deli yaratıkları yaaa, yaşasın kedi sevmenin dayanılmaz hafifliği! :P:P:P
duvar - mimli şarkılardan
ben 19 yaşındaydım tam da böyle hissettiğimde. bir daha böyle hissedecek kadar aşık olmam demiştim. şarkıdaki gibi hissetmedim ama o kadar aşık oldum bu kez 23 yaşımda. bir 4 sene daha mı var acaba yeniden aşık olmama; eğer öyleyse
neyse içimden geldi işte, öylesine...
11 Kasım 2008 Salı
geldim
heyecanlandığıma gerçekten değdi ankara kaçamağım. o kadar kısıtlıydı ki vakit hepimiz uykusuz kaldık resmen. ama çok eğlendim gene çok içtim. ama viski enerciden şaşmamak lazımmış bunu anladım votka enerci midemi biraz sarstı:):) kusmadım kusmadım merak etmeyin ama ramak kalmıştı resmen.
ben geliyorum diye kızılcahamam gezisi de planlamışlar sağolsun, şehirli insanın doğaya dönüşü misal hepimiz çok eğlendik. akşamdan kalma bi halde sabah oraya varışımız o açlıkla taze havada süper ötesi bi kahvaltı. nitekim çok güzel çok eğlenceli günlerdi.
bi de mp3 playerıma nasıl girdiğini bilmediğim bi şarkı keşfettim. bu şarkının videosunu, bloga konulabilecek bi halini bulana burdan büyük ödül vadediyorum. bi de sözleri olursa o daha da süper olurr. biri bana yardım etsin len.:) şarkının ne olduğunu söylemeyi unuttum di mi? khromozomes/kristin mainhart-blind.
en kısa zamanda yeni kaçamaklarda görüşmek üzereeeee...
sanırım daha önce de söylemiştim ama bi kere daha söylemeliyim: "iyi dostlar biriktirmişim ben..."
not: siminyanın eli çabuk katkısıyla şarkı için link geliyorrrr: buyrunuz burdan.
not2: kolaycılar için geliyorrrr:
6 Kasım 2008 Perşembe
ankara ankara ...
şaka bi yana sabah ankaradayım yaaaaaaaa, çocuk gibi heyecan yaptım niyeyse bu kezzz:))
ee hadi bana iyi yolculuklar o vakit...
sevgiler, saygılarrrr...
4 Kasım 2008 Salı
kedi



cumartesi king'de otururken bi kediye bakıyordum ve dedim ki kendi kendime şu dünyanın en estetik yaratıkları kediler olmalı... kimse aksini ispatlayamaz bana o derece sabit fikirliyim baştan belirteyim.
ama tabii ki de en estetiği, en güzeli benim kedimmmm:):)
3 Kasım 2008 Pazartesi
istersen hiç başlamasın
çok özel bi yeri var bu şarkının hayatımda. aşka dair sorular kurcalarken aklımı şu sıralar belki de tek keşkemdir, kimbilir...
tespitimsi

dün gene durduk yere bi tespitte daha bulundum kendimle alakalı. bu bünye neden ilişki yürütemiyor diye düşünüyordum da cevap geliverdi birden. çünkü ben aşık olunca aşık olma durumunun dibine vuruyorum. yeryüzünde maşuktan başka kimse kalmıyor benim için. resmen unutuyorum arkadaşlarımı dahi. sonra ne mi oluyor, adam bayılıyor tabii bu kadar ilgiden, sevgiden. erkekler kartların bu kadar açık olduğu, net şeylerden hoşlanmıyorlar. anahtar kelime gizem. salyaları aka aka "ben sana çoookkk aşığııııııımmmm" diyen bi hatun onlara hiç ama hiç cazip gelmiyor. ve böylece sevgili ben için bir ilişki daha başlayamadan bitiyorr. gelelim ikinci seçeneğe. aşık olmuyorum. hatta azıcık bile hoşlanmıyorum. ama hani bi basiretsizlik anında karşı tarafın adına ilişki dediği şey başlayıveriyor. baştan olmadıysa sonradan hiç olmaz modunda takılıp çabalamıyorum bile. yeryüzünde herkes oluyor da benim için bi o olmuyor bu sefer de. onunla olduğum zamanlarda arkadaşlarımla takılırdım diyorum. sonuçta ne oluyor bu bünye ilişkinin böylesini de yürütemiyor. ben de kendimi şu tespit üzerine "ne yapayım olmuyorsa olmuyor" moduna alıyorum ve iyi geceler diliyorum...
not: peki bi ilişki nasıl yürütülür?
2 Kasım 2008 Pazar
30 Ekim 2008 Perşembe
demokrasi şehitleri
aslında bu yazıyı diğer bloga yazacaktım ama... aması yok aslında o tarafta okunmadan kalsın istemedim. gerçi sanki iç sıkıntısına bir sürü ciddi yazı yazmışım da okunmamışım gibi davranmam da yalanın en kuyruklusu olur herhalde. neyse aslında yazının başlığı yiğidim aslanım olacaktı ama anlatacağım hikayedeki ironi o kadar ince ve iç sızlatıcıydı ki "demokrasi şehitleri"ni seçtim.
neyse konuyu daha fazla dallandırıp budaklandırmadan, belki duymuşsunuzdur, belki izlemişsinizdir nebil özgentürk türkiyenin hatıra defteri adlı iki bölümlük bir program yaptı ve bu 28-29 ekim akşamı yayınlandı. ben 28 ekim günü yayınlanan ilk bölümün bir kısmını izleyebildim sadece. içim dayanmadı anlatacağım kısımdan sonrasını izlemeye. programda bildiğimiz duyduğumuz bir sürü yönetmen türkiyenin yakın tarihi ile ilgili birer kısa film yapmışlar. anlatmak istediğim program değil zira dediğim gibi ben çok az bir bölümünü izleyebildim programın.
kısa film yapanlardan bir tanesi de zülfü livaneli. anlattığına göre nebil özgentürk bu projeyle kendisine geldiğinde o da anılarını yazmaktaymış ve de tam uğur mumcu'yu anlatacağı/anlattığı bölüm üzerinde çalışmaktaymış. bu nedenle de çektiği kısa filmde de uğur mumcu'nun onu pariste ziyaret ettiği bir anısını konu etmiş. sene 1983, uğur mumcu pariste zülfü livaneli'yi ziyaret ediyor. abidin dino'nun uzun yürüyüş (isimden pek emin değilim) adlı resminin önünde biraz sohbet ettikten sonra karşılıklı oturup sohbet ediyorlar, ülkenin askeri rejim altında geriye gidişinden, memleketten... sonra zülfü livaneli'nin bedri rahmi eyüboğlu'nun nazım hikmet için yazdığı yiğidim aslanım şiirini bestelemesine geliyor konu. ve zülfü livaneli açıp dinletiyor şarkıyı. uğur mumcu ağlayarak dinliyor ve "tüm demokrasi şehitlerimize" diyor; bir gün kendi cenazesinde yüzlerce insanın bir ağızdan kendisi için söyleyeceğini bilmeden...
peki ben sormak istiyorum demokrasi için bu kadar şehit verip gene de bir adım ilerleyemeyecek miyiz acaba?
şarkıyı ekleyemedim ama dinlemek isteyenler için tıklayınız. (daha güzel yorumlarını bulmak size kalmış:))
yiğidim aslanım
şu sılanın ufak tefek yolları
ağrıdan sızıdan tutmaz elleri
tepeden tırnağa şiir gülleri
yiğidim aslanım burda yatıyor.
bugün efkarlıyım açmasın güller
yiğidimden kara haber verirler
demirden döşeği taştan sedirler
yiğidim aslanım burda yatıyor.
ne bir haram yedim ne cana kıydım
ekmek kadar temiz su gibi aydım
hiç kimse duymadan hükümler giydim...
yiğidim aslanım burda yatıyor...
mezar arasında harman olur mu
onüç yıl hapiste derman kalır mı
azrail aç susuz canın alır mı
yiğidim aslanım burda yatıyor..
27 Ekim 2008 Pazartesi
deneme tahtası
düşünürken fark ettim, bazen hayatıma hiç aklımda olmayan ya da çok farkında olmadığım yahut farkında olsam da çok da umursamadığım birileri giriyor. kendi elleriyle, uğraşıp didinerek hem de. böyle güzelce yerleşiyorlar, ben sevmeye başlıyorum onları. hayatımda yer veriyorum, önemsemeye başlıyorum. sonra da bilmem neden -ya da bilirim aradıklarını bulamıyorlar herhalde- fütursuzca çekip gidiyorlar. ben de ellerim bomboş bakakalıyorum. yeni kırıklıklarım oluyor, madem gidecektin çabucak neden geldin de kuruldun hayatıma? ben seni tanımzdım, bilmezdim. bilirdim de önemsemezdim belki. gittiğinizde en çok sizi affedemiyorum ben. E'yi de affedemedim ya o kadar uzun zaman, tek sebebi bu belki de...
şimdi burdan deklare ediyorum. başlangıçta ne buluyorsanız bende, aslında o yok. alışılagelmemiş, olağandışı olabilecek her ne varsa onun adına herhangi bir şey barındırmıyorum bünyemde. çok sıradanım, hatta sandığınızdan daha sıradanım ben. ve bir şey söyleyeyim mi sıradanlığımı seviyorum.
hem size bir şey daha söyleyeyim mi, sıradan olmak güzeldir. sıradan insanların dostları, sevdikleri, sevenleri olur.
eğer aradığınız şu dünyada eşi benzeri bulunmayacak, tek veya olağandışı bir şeyse baştan bilin bende yok. gelmeyin hayatıma, deneme tahtası olmaktan yoruldum ben. belki bilmezsiniz ama acıtıyor pek fena...
26 Ekim 2008 Pazar
içimdeki şehirler
bugün akşam karanlığında, pazar tenhalığında aynı yollardan yürüyüp antalyanın delik deşik olmuş damarlarından/yollarından eskiden başka bi taraftan akarken trafik şimdi tam tersi yöne dönmüş caddesine ulaşmaya çalışırken düşündüm bunları.
içimde şehirler var benim. en çok içimde olansa sokaklarını bilmem kaçıncı kez adımladığım antalya(m). antalya ben gibi ben antalya gibiyim. antalya yalnızlaştıkça ben de yalnızlaşıyorum. antalyanın hep bildiğim sokakları deşildikçe, benim de içimde bir yerleri oyuyorlar zannediyorum. rüzgar ne yana eserse o yana savruluyor antalya, kökleri olmadığından mıdır nedir? köklerim yok benim de, tutunmak isteyip bunun için çabalayıp kök salamıyorum. suçu tutup ismime atıyorum, ismimin insanıyım ben köklerim göğe bakıyor. peki ya köklerim havadaysa nasıl bu kadar kolay bağlanıyorum ben antalya? o sokakta bi paşabahçe vardı, o hep ordaydı neden yok şimdi peki? antalya benim yalnız ve hüzünlü yanım. antalya beni büyüten antalya beni yalnızlaştıran şehir. ama en çok o içimde benim.
sonra arkadan ankara geliyor. bile isteye bağlanmamaya çalıştığım, soğuklarından nefret ettiğim kalabalığını sevmediğim. ben bu kez bile isteye kök salmamaya uğraşırken bana kök salan, içime yer eden. ruhumun kalabalıklığı onda, fiili yalnızlıklarıma imkan vermeyen ama ruhumu kasvetlendiren. kötü hatıralar mezarlığı; iyiler solmasın diye beni yalvartan şehir. dostlarım orda benim. evim orda(ydı). kedim bile ordan. uzak şehir soğuk şehir, şimdi kısa zamanlara sığdırılmaya çalışılan şehir. ve en zoru özlemlerimi azdıran, burnumun direğini sızlatan gözlerimi kaçmasın göz yaşları diye sürekli tavana çevirten şehir.
en sonda ise hayallerimin şehri, sevgili istanbul. hep güzelliklerine şahit olduğum kalabalığını ankaraya inat sevdiğim şehir. her gidişimde yüzümü güldüren, dönüşlerimi ağlatan yağmuruyla beni izleyen şehir. antalyadan iyi dostlar çalmış şehir. benden çalmış. ankaradan bile çalmış. belki de bütün gücümle bağlanmak istediğim ama en çok korktuğum şehir.
"kronik tatminsizlik" midir benim bu halim yoksa "kronik mutsuz"um da ben gerçeklikten kaçıp kendimi mi kandırıyorum.
kaynağını bulamadığım bir şey var içimde, her seferinde bulduğumu, iyileştirdiğimi sandığım. sonra bambaşka bir yerden azan. özlemek mi kaderim benim; bir fiil olarak sadece bir fiil olarak özlemek. bazen neyi özlediğini bile bilmeden.
aldanmayın duvarlarıma, kalkanlarıma. ben kolay bağlanırım bırakmayın beni.
özledim hem de o kadar çok özledim ki... gün sayıyorum kısa zamanlara sığdırılmış olsa da vuslatlar. 7 kasımda ankaradayım, 5 aralıkta burdasınız, arkasından da istanbuldayım şimdi bilmediğim tarihte.
ama ben şehirlerimi değil dostlarımı özlüyorum, hem de çok...
24 Ekim 2008 Cuma
21 Ekim 2008 Salı
tespit IV+manifestomsu bi şey
neyse gelelim dördüncü tespitimizee... şimdi tespit ettim oldu canlarım; bu aşk acısı denen şey var ya tek kişilik. vallahi de billahi de tek kişilik. yani demem o ki biten bir ilişkide kim daha çok seviyorsa/aşıksa/aşkından ölüyorsa o acı çekiyor sadece. (iki taraf da severken bi ilişki zor biter gibime geliyor, ama eğer böyle bi durum varsa o çift kişilik acı yaratabilir bak, çekincelerimi hiç eksik etmem. zira bilen bilir genellemeleri pek sevmem, genelleme yaparsam da açık kapım her zaman vardır; dönebilirim her an :P)
neyse ne diyordum ben, hah, hatırladım. tecrübeyle sabit olmakla, aşk acısı çeken tarafta çok bulundum. ama az olmakla beraber çektiren de oldum. ki çektiren olduğumda gördüm ki karşı taraf umrumda bile diil. umrumda olsun diye çabaladım ama başaramadım.
şimdi sıra geldi tavsiyeme. (kendime ve üstüne alınan olursa her kimsen sana):
biiirrr gelecekte bir gün gene aşk acısı çekecek olursan (ki biliyoruz ki olacak) şunu düşün sen ağlayıp zırlarken; o gününü gün etmekte, kimbilir hangi kıza feysbuktan, sözlükten, meseneden ayar vermekte, iş atmakta. değer mi ulan değer mi?
ikiiiiiiiiii baktın bu kar etmedi kendini öbür rolde düşün, her insan bir kere öbür tarafta olmuştur. hatırla nasıl da şeyine bile takmadığını karşı tarafı. (hiç olmadıysan tam bi lusıırsınn bence boşuna çabalama, paşa paşa aşk acını çek sen:P şaka bi yana farkında olmdan da olsa üzmüşsündür birini, bunu düşün :P)
üççççççç seni hak etmiyorum, sana layık değilim martavalları sıkıp kimbilir kaç kızla boynuzlandığını düşün sonra. tamam elinde kesin delillerin olmayabilir ama en son bu cümleleri birinden duyduğunda olanları düşün o zaman.
bunun dördü, beşi de gelir de aşk acısı çeken adama bu ne kadar işe yarar orası tartışmalı o nedenle bu meyanda sözü daha fazla uzatmaya hacet yok sanırımmmm...:)))
ama bak biii valla doğru yukarda yazanlar, o gününü gün ediyo şimdiiiii:)))))
20 Ekim 2008 Pazartesi
tespit III

ben maço seviyorum kardeşim, maçooo şöyle en maçosundan hem deeee:) tespit ettim oldu. demin hem de. şu özcanın yeni dizisine bakarken fark ettim de ağzımın suları akmış birden. bi yandan da kulaklarımaa varmışş...
17 Ekim 2008 Cuma
üç maymun

bu filmi anlatmak harcım değil, bulun, edinin ne bileyim sinemaya gidin izleyin işte. film çıkışı basın toplantısından biraz bahsedeyim, bence millet olarak gerzeğiz. hepsine kalamadım toplantının ama nuri bilge ceylan büyük alçakgönüllülükle cevapladı saçma soruları. mütevazi ve çok tatlı bir insan olduğu kanaatine ulaştım ben. benim bazı insanları ilk bakışta sevebilme (belli bi kriterim yok, görüyorum ve seviyorum. o nedenle 'bazı' neye göre oluşuyor bilmiyorum.) gibi bir yetim vardır. anlık sevme, daha öncede bahsetmiştim. garip yanımdan geçip içeri girerken ona baktığımda da aynı şeyi hissettim. sonra basın toplantısındaki naifliğiyle daha çok kazandı gönlümü. neyse film hakkında tek bir şey söyleyeceğim; şu posterdeki şahıs (ahmet rıfat şungar-filmde ismail), saçmalamazsa eğer ilerde, bence gümbür gümbür geliyor. neyse yaa gidin izleyin işte...:)
bu arada inju ve genova artık yarına; uykum geldi lemmm.:):
16 Ekim 2008 Perşembe
23.11.2007 ve 04.12.2007
yazmayacaktım ama gece gece şeytan dürttü beni gene. bugün filmden çıkıp servisle eve gelirken hangi ayda ve hangi günde olduğumuz düştü aklıma. ulan dedim kasıma ne kaldı şurda; zaman dediğimiz şey ne boktan bir şey.
neredeyse bir seneyi dolduracak sevgili E. ile tanışmamız. 23 kasım 2007, sanki daha dün gibi oysa.
ne çok zaman, mekan, kişi ve olay geçti üzerinden. uzaktan yakına doğru en çok bu blog ve sadece tek bir kişi şahit tüm yazdıklarıma.
ilk yazımı 4 aralık 2007'de yazmışım ben.
büyümek demiştim ya; daha ilerde, bir gün bu blogu belleğimin tozlu raflarından çıkarıp en baştan okuyacağım belki de.
bir süreç izi olacak.
dolu-boş, anlamlı-anlamsız bir sürü karalama.
henüz büyümekte olan bir "ben"den görece daha büyümüş bir "ben"e...
15 Ekim 2008 Çarşamba
şarkılar
ŞARKILAR
ağladını istemem ben ölürsem
beni en sevdiğin halimle hatırla
uzak bir yerde çalıştığımı düşün
hayatta olduğuma inan
bir gün gelir kendiliğinden
geçer bütün üzüntün
her yeni gelen günü
yeni bir ümitle beklemeli
her yeni gün
yeni havalarla gelir
gece, yağan yağmurla uyursun
sabah bir de bakarsın odan güneşli
her gelen vapuru, treni
yeni bir ümitle beklemeli
her gelen vapur, tren
yeni insanlarla gelir
ben esmerdim güzelim
bu sefer bir sarışını seversin
aşk yaşayanlar içindir.
necati cumalı
başka şeyler yazacaktım ama yine benden, kendimden mimli bir nokta oldu, anımsatma için "kişisel depresyon anları"na teşekkürler...
üç film birden
başlık da burdan bakınca başka şeyler çağrıştırdı ama neyse. şimdi alttaki yazıda altın portakaldan ve yaka kartımızdan söz ettik; yorumlarda da beenmayacım canım ben bir nevi mimledi ya iki gün içinde ne gördüm ne tuttum anlatayım dedim hemen.
malum iş güç, bir de sanki bana karşı anlaşılmış gibi eskiden 5 demeden biten işler yığılmış durumda. dün neyse allem ettim kullem ettim 6'da çıkıp 6 buçuk seansına yetişebildim rahatça.(babam sağolsun)
benim için portakalın açılış filmi son cellat oldu. bilenler bilir bilmeyenler için yönetmen şahin gök, başrollerde ise kadir inanır, atilla saral ve jülide kural var. filmde kısaca bambaşka iki hayatın (savcı-arabacı) sahiplerinin bir hapisane koğuşunda bir araya gelişi, arabacı bayram'ın(kadir inanır) düşkünlüğü, naifliği, insanlara karşı çaresizliği karşısında savcı bir babanın(atilla saral) oğluna karşı gösteremediği korumacı tavrını bayram üzerinde göstermesi ve askeri cunta faşizminin hapisaneye katlanarak hükmetmesi anlatılıyor. savcının ve bayramın aynı koğuşa düşme hikayeleri de izleyeceklere kalsın. gerçi altın portakalın resmi sitesinde gayet uzun bir bilgi var filmle ilgili ama... ben genel olarak beğendim bu filmi. özellikle kadir inanırın düşkün bir adam rolünde çok başarılı olduğunu düşünüyorum. özellikle arabacı bayramın atı yaseminle olan bağını çok güzel verdiğini hissettim. filmin sonlarındaki atıyla konuştuğu sahne idi benim favorim, nitekim itiraf ediyorum ağladım da. neyse neticede izleyin derim ben.
ikinci film ise blindness-körlük. yönetmeni Fernando Mierelles. Julianne Moore, Mark Ruffalo ve Danny Glover başrollerdeler. danny amcamız saolsun geldi, bizi onurlandırdı. biraz gecikme oldu ama sanatçı kaprisi diyip geçiyoruz. kendilerini ben pek bi naif ve içten buldum zira filmde de aynen öyle idiler. film çok yoğun bir tarfikte arabasıyla kırmızı ışıkta durmuş bir adamın kör olmasıyla başlıyor. ama bilindik bir körlük değil bu "sanki tüm ışıkları yakmışlar da sonsuz bir beyazlık varmış gibi." sonra birden bu hastalık bu adamın ilk temas (bildiğimiz anlamda kullanmıyorum, aynı ortamda bulunmak da bir nevi temastır) ettiği kişilerde ortaya çıkıyor ve hükümetçe hemen karantinaya alınıyorlar. bu adamın ilk temas ettiği kişilerden biri bir göz doktoru. hastalık sadece doktorun karısında görülmüyor fakat o da körmüş gibi yapıp kocasıyla gidiyor. burası ilk karantina bölgesi ve 3 koğuştan oluşuyor. ilk andan itibaren korkuyu, ötekileştirmeyi ve faşist tutumu yavaş yavaş hissetmeye başlıyorsunuz. koğuşlar gittikçe kalabalıklaşıyor, bu durum içinde belki biraz anlayışla karşılayabiliyorsunuz gardiyanların öfkesini ve faşist tavrını ama sonra 3. koğuştan bir adam çıkıp önce krallığını ilan ediyor sonra da karantinaya alınmış kişilerin arasında faşizmin ortaya çıkışını görüyoruz. daha sonrası ise çok güzel giden, çok ama çok naif bir hikaye.(daha çok anlatmayayım da merak edin:)) bence mutlaka izlenmeli denilebilecek filmlerden.
neyse efendim 3. filmimiz Vicky Cristina Barcelona. yönetmeni Woody Allen. başrollerde ise Javier Bardem, Patricia Clarkson, Penélope Cruz, Scarlett Johansson var. (sanırım erkek okuyucuların gözleri parladı tam bu noktada, haksız da sayılmazlar hani) neyse film iki yakın arkadaşın (vicky ve cristina) yaz tatili için barselonaya gelmeleri ile başlıyor. çok fazla ayrıntıya girmeyeceğim. ama ben sanırım kendi adıma bir şeyler buldum istediğim ve istemediğim aşk/aşklar adına. kendinizi iyi hissetmek istiyorsanız mutlaka izleyin derim ben. bir de penelope cruz bence filmdeki en iyi oyuncuydu, en renkli karakterin o olması boşuna değilmiş bence.:)
neyse işte böyle iki güne 3 film hem de iş güç arasında güzel oldu, ama sanmayın ki bitti daha koskoca 5 gün var önümde ve ben günde 2 film izlemeyi planlamaktayım. baştan söyleyeyim hepsini anlatmaya mecalim kalır mı onu bilemem. zaten pek de beceremiyorum ya pes edebilirim çabucak. sevgiler, saygılarrrr...
12 Ekim 2008 Pazar
45. Antalya Altın Portakal Film Festivali - yaka kartı

evetttttt 10 ekim tarihi itibariyle güzel kentimizin en güzel organizasyonu başlamış bulunmakta. efendim ben 5 senedir bu tarihlerde ankarada olmamdan mütevellit hep kaçırmışımdır altın portakalı. ama bu sene madem antalyadayım ben de varım dedim bu işte. cuma iş çıkışı tesadüfen korteji yakalamamı da bir işaret sayıp canım arkadaşım B. ile migrosta buluştum bugün. kendileri her sene mutlaka bi yaka kartı edinip tüm festival filmlerini izlemiş bir enteldir.:P zaten geçen sene festivalin son gününde beni ve bi arkadaşımı takva'nın galasına sokup yapabileceği güzelliklerin en büyüğünü de yapmıştır diyecektim ki bu sene bana süpper bi güzellik yaparak bunu gölgede bıraktı. ne mi bu güzellik?
evvvvvveeeeeeeetttttt bu seneeee benim de bir yaka kartım varrrrrrrrrrrrrrrr.
hemen ne öğrencisi demeyelim yüksek lisans da öğrencilik sıfatı veriyor, naberrr:)))
işin tek kötü tarafı haftaiçi gündüz çalışıyor olmam, velakin ben de 18:30 ve 21:30 seanslarını ve gelecek haftasonu sabahtan akşama tüm vaktimi portakala ayırmaya karar verdim. bir de shuttle die bir hizmet koymuşlar ki tadından yinmez. bin shuttlea AKM bin shuttle a Migros hatta Hillside Su. heheheheh.
merak edenler için link geliyorrrrrrr: burdan.
9 Ekim 2008 Perşembe
büyümek
"bazen kendi ellerimizde olmayabiliyor hayat" diyoruz ya, değil aslında. herkesin hayatı sadece kendi ellerinde olabiliyor, başka kimsenin değil. bu sadece kime ne derecede izin verdiğimize yahut o başkalarının sözlerini ya da ta kendilerini ne kadar önemsediğimizle ilintili.
mutsuzluklarımızda çevrenin etkisi çoğu zaman azımsanamayacak ölçüde olsa da onları aşmada ta kendimizden başka kimsemiz yok çoğu zaman da.
şu hayatta kimsenin hayatı mükemmel değil, biliyorum ve hatta eminim. elindekilerle ne kadar yetinebildiğin önemli. kendimi öteleyip durdum, asıl benliğimi. daha çok mutsuzluklarım, pişmanlıklarım olacak buna da eminim. ama şu öteleme durumunu elimden geldiğince bastırmaya çalıştığımdan beri daha iyi hissediyorum kendimi. durup sorguluyorum kendimi ama hala daha içimden geleni yapıyorum. sonunda da pişman olmamayı öğreniyorum. çünkü tüm bunları başkası değil sadece ben yaptım. ben. umarsız bir bencillik değil bu ama artık kendimi en çok ben acıtmıyorum. başkalarının acıttıklarından daha yakıcı kendi ellerimle yaptıklarım.
bilmiyorum anlatabiliyor muyum demek istediklerimi. çünkü aslında dediğim gibi yavaş yavaş netleşiyorum. sözlere dökülmüyor hala daha birçok yanımı kaplamış fluluklar.
ama bir şey çok net işte ben hala büyüyorum ve bu büyüme süreci daha ne kadar sürecek bilmiyorum, önemsemiyorum.
çünkü önemli bir süreç bu büyüme denilen; çok kırıklar, çok morluklar, bir o kadar göz yaşları ve bir o kadar da güzel anılar, anlar, mutluluklar ve çok önemli dostlar getiriyor.
bu yazı da çok sevdiğim ve bu büyüme sürecimi değerlendiren-değerli yapan dostlarım ve zaman zaman kızdığım ama çoğu zaman anladığım ve çoğu zaman da anlamadığım, anlayamadığım bir kadın için.
poor misguided fool
when you're so sensitive
its a long way to fall
whenever you need a home i will be there
whenever you're all alone
and nobody cares
you're just a poor misguided fool
who thinks they know what i should do
a line for me and a line for you
i lose my right to a point of view
whenever you reach for me
i'll be your guide
whenever you need someone to keep it inside
whenever you need a home
i will be there
whenever you're all alone and nobody cares
you're just a poor misguided fool
who thinks they know what i should do
a line for me and a line for you
i lose my right to a point of view
i'll be your guide in the morning
you cover up bullet holes
as soon as you sound like him give me a call
when you're so sensitive its a long way to fall
you're just a poor misguided fool
who thinks they know what i should do
a line for me and a line for you
i lose my right to a point of view
7 Ekim 2008 Salı
tespit II

bayram arkası düşündüm düşündüm bir tespitte daha bulundum kendimle ilgili. sanırım benim üniversite ve ilk gençlik yıllarımda aslında yapmak isteyip de yapamadığım bir şey varmış.
-miş'li geçmiş zaman kipini kullanıyorum zira dediğim gibi yeni fark ettim bu yapmak istemiş ve fakat yapmamış olduğum şeyi.
neyse lafı fazla uzatmadan neymiş bu şey anlatayım. ben meğersem, deli danalar gibi gezip tozabileceğim, içebileceğim, dersleri okulu filan boşlayabileceğim, saçlarımın olmadık renklerde boyanmış, gotik makyajlar yapmış olduğum bir dönem istermişim. ve evet en önemli nokta gitarcı,
davulcu ya da ne bileyim müzisyen bir sevgili ile
yapmak istermişim bunları. (ahanda şurdaki yazı ortaya çıkardı içimdeki bu gizli kalmış canavarı ve tabii bir de G. ve sevgili çılgın kız arkadaşı.)
şöyle sorumluluklarını bir kenara koymuş, canının istediği gibi yaşayan ve hatta okulu bile uzatmayı göze almış ve hatta uzatmış. yani kısaca so-rum-lu-luk-tan uzakkk!!!
şimdi almışım yaşımı başımı elime mesleğimi, birincisi nasıl çalgıcı sefkili bulucam, hadi onu buldum diyelim sabah işe gitme mecburiyetini nasıl sallayacağım (gecelerce içicez gezicez tozucaz ama di mi ya, evde kös kös oturacak değilis ya), hadi işi saladım diyelim annemlerden ne demeye para isteyeceğim? yani geçti anacım geçtiii bendennn... ühühühühüüüüü.
ben anca bayramdı seyrandı fırsat bulup içer küçük çaplı flörtler yaşayabilirim elin çalgıcılarıylaaaa. eh ama G. el sayılmaz hem de hiç. hehehehh.
neyse demem o ki amaaaann dedim işte diyeceğimi. tespit bundan ibaret millet.
not: resim alakasız oldu biliyorum ama çok severim ben resmi yahuuu:)



