demokrasi bu ülkeye 3 beden büyük. bunun üstüne yazacağım. şimdilik bu kadar.
11 Aralık 2009 Cuma
19 Kasım 2009 Perşembe
günün blogu
ben olmuşum bloxooda, ben bulamadım nerde yazıyor ama tebrik etmişler insanlar beni:))
bu derece ihmal edilmiş bir blogun gene de günün blogu seçilmesi güzel bişi tabii:))
1 Kasım 2009 Pazar
-mış gibi
sanırım birçok kişinin hayatında böyle bir insan var.
sevgisi tuhaf. sevgiyle kıskançlık arasında bir yerde.
severmiş gibi yapmak da değil yaptığı başka türlü seviyor, severken zarar veriyor.
nasıl demeli, hem sevip hem nefret etmek gibi. tuhaf.
düşmandan beter onun varlığı. rahatsız edici, ürkütücü bir yanı var. sevgisiyle çelişik halleri. sevgi diye iddia ettiği şey aslında olmak isteyip olamadığı, almak isteyip alamadığı mı?
düşman, rakip ne dersen de, hayatında yoksa böyle biri bilemezsin. matah bir insan olduğumdan ya da kendimi öyle sandığımdan değil. bi bok olmadığımı biliyorum ben bilmesine de ona anlatamıyorum.
ama bugün çok net anladım. ben yokum. soğuk savaş halleri benim becerebileceğim şey değil. ama "bu" şey de benim dostluk-arkadaşlık anlayışım kapsamında hiç değil.
artık -mış gibi yapmaya çalışırım sadece...
27 Ekim 2009 Salı
Barışın Savaşçı Yorumu
"Ben de oradaydım. Gelen Barış Grubu’nu karşılamak için Habur sınır kapısında.
Sabah Mardin’den yola çıktığımızda havanın çok sıcak olacağı belliydi. Güzün kokusu bile ulaşmamış henüz o topraklara.
Adını katliamla duyurmuş olan Bilge köyü, Diyarbakır yolunda kalmıştı. Biz, Silopi’ye gidiyorduk. Önce 12 yaşındaki Uğur’un, terörist diye ayağında terlikleriyle kurşuna dizildiği Kızıltepe’den geçtik.
Mardin’den Habur’a kadar kanla, acıyla, oralarda yaşamayanların tahmin bile edemeyeceği zulümle kirletilmiş topraklardan geçecektik. Nusaybin, Cizre, Şırnak...
Oysa güneşin altında o topraklar sanki bambaşka bir dünyanın ışığıyla parlıyordu. Yanımızdan sevinçli bir telaş içinde arabalar geçiyordu.
Nusaybin’e kadar durdurulmadık bile. Askerler kontrol noktalarında yavaşladığımızda bize usulca selam verip devam etmemizi söylüyorlardı. Genel olarak kimliğimizi, nereden nereye neden gittiğimizi soran jandarma da bayram havasına uymuştu.
Daha sonra, Silopi’ye yaklaştıkça sıklaşan durdurmalarda da son derece kibar polisler ve askerler tarafından kalabalık trafik konusunda uyarıldık. Hepsinin yüzü gülüyordu. İlk olarak o topraklarda kendimi suçlu hissetmedim. Başıma gelebileceklerden korkmadım.
İlk olarak ne ben zanlıydım ne de asker-polis bana düşman.
Barışın olabilirliğini galiba hayatımda ilk kez bu denli büyük bir inançla o yolda giderken hissettim.
Nice derin cinayetin, nice bok yedirmeli zulmün küçük merkezi Cizre’den de geçtik bayram havasında. Silopi’ye geldiğimizde pankartlar onurlu barışı kutluyor, halkı barış grubunu karşılamaya çağırıyordu.
Silopi’nin büyük otelinde buluştuğumuzda Ahmet Türk’ün konuşmasını kaçırmıştık. Ama otelin lobisinde Türk, her zamanki sükûneti ve efendiliğiyle etrafındakilere bu işin zor olacağından yakınıyordu. Ankara’dan gerginlik haberleri gelmeye başlamıştı bile. Lobideki televizyonda Fatih Çekirge’nin Türk’ün konuşmasını yorumlaması yayımlanıyordu.
Çekirge, bu konuşmadan büyük rahatsızlık duymuş, hassasiyeti incinmişti. Saygıdeğer gazetecinin engin hassasiyetini ilk Star gazetesi çığırtkanlığından iyi hatırlarız.
Çekirge, bütün namlı akil adamlar gibi bizi olabilecek kötü olaylar konusunda uyarıyordu. Bu uyarının ne anlama geldiğini bu topraklarda yaşayıp da bilmeyen yoktur kanısındayım. Basın erkânının kışkırtıcılık pratiğinde, ‘bakın böyle giderse çok kötü şu bu olaylar olur’ diye haykırmak, o olayları daha olmadan meşrulaştırmak, onlara zemin hazırlamak misyonu yüklenir. Taktik, kısacası. İnsanları provokatör ilan edip kimi beyaz berelileri onlara karşı linçe ayaklandırmak da bu taktiklerden biridir.
Neyse, o andan itibaren hiçbir barış adımının tepkisiz ve provokasyonsuz karşılanmayacağını hatırlamış bir vatandaş olarak ağzımın tadı kaçmıştı tabii. Halkın toplandığı, Habur kapısına yakın toz toprak içindeki alana varana kadar.
Orada on binlerce insan, bayramlıklarını giymiş, heyecan içinde bekliyordu.
Bir platformun üstünde şarkılar söylendi, kimi DTP milletvekilleri konuştu. Hasip Kaplan, bir ara sınır kapısına doğru hareketlenen kalabalığı uyarıyordu. Bu kutlu günün bir demokrasi sınavı olduğunu, Kürt halkının taşkınlıklardan sakınıp bu sınavı başarıyla vermesinin çok önemli olduğunu vurguluyordu. Halk, vekillerine kulak veriyordu.
O koskoca meydanda kimsenin coşkusu düşmanlıkla parlatılmamış, kimsenin sesi öfkeyle çatlamamıştı. Orada en güzel giysilerini giyip barışı kutlamaya gelmiş bir kalabalık vardı.
Onurlu barıştan dem vuruyorlardı.
Barışın, bir tarafın burnunu sürterek tesis edilmiş haline barış denemez zaten. Gerilimli bir ateşkes denir ancak.
Sonraki günler milli hassasiyeti incinmiş, ille de AKP devrilsin isteyen zevat, savaş borazanlarını ellerine aldı. Zaten hiç bırakmamışlardı.
Onlara kalırsa Mahmur’dan gelen mülteci Kürtlerle Kandil’den gelen PKK’lıların karşılanış biçimi kışkırtıcıydı. AKP sayesinde terör kazanmış, teröristler zafer ilan etmişti.
Çocuğundan yaşlısına, kadınından erkeğine yüz binlerce insan onlara kalırsa teröristti.
Ya da teröristler tarafından kandırılmış.
Oysa onlarca yıldır göremedikleri çocuklarını karşılamaya, onları hasretle kucaklamaya gelmişlerdi. Barışın sevinci yansıyordu her hallerine. Biji Aşiti diye haykırıyorlardı.
Ama elbette Baykal ve Bahçeli’den hiçbir farkı olmayan kimi kanaat önderleri onca şehit vermiş Türk halkının bu gösterilerden incineceğini, delirip ortalığı duman edebileceğini haykırmaktan kaçınacak değil ya. Bu zevatın çoğu gazeteci olduğuna göre, onlardan beklenen küçücük bir araştırma, sözgelimi Şırnak’ın kaç şehit cenazesi karşıladığı olabilirdi.
Çeşitle kanallara çıkıp hukuktan dem vuran akademisyenlere ne demeli? Bu yuvaya dönüşte savcıların sınır kapısına gönderilmesini, dönenlerin pişmanlık yemini etmeden serbest bırakılmasını hukuka aykırı bulup hazmedemeyen uygar liberal demokrat akil adamlara?
Hukuk konusunda gösterdikleri bu hassasiyeti on yıllardır o topraklarda devletin deriniyle sığıyla uygulamış olduğu vahşet karşısında elbette dile getirmemişlerdi.
Bu savaş kışkırtıcısı milli hassasiyet tacirleri karşısında durmadan aynı şeyleri yazmak, onların oyunlarını aşikâr etmek zorundayız.
Barışın mümkün olduğu hissedilmeye başladığında, ikbaline savaşın getirileri üstünden kavuşmuş olan kan tacirlerinde müthiş bir huzursuzluk baş gösterir. Kendinden menkul soylu ve milli düsturlar adına karşısına aldığı insanların köylerini yakmış, ırzlarına geçmiş, onları aç bırakmış, işkencelerde telef etmiş, bok yedirmiş, adını küfre dilini yasağa yazmış, onları ısrarla savaşa zorlamış, bütün bunları yaparken stratejisini emanet ettiği çetelerini aklamış, çetebaşlarını bir bir bağrına basmıştır. Ama yenişememiştir. Ya insanlar gerçekten barış burcuna geçiverirse? Ya barış kendi koşullarını diretecek bir güç edinirse? Ya günün birinde bütün savaşçı katiller insanlığa hesap vermek zorunda kalırsa?
Şimdi bir soluklanıp soruverelim. Kürt halkı Mahmur v Kandil’den gelenleri karşılarken nasıl bir yanlış yaptı ki Avrupa’dan geleceklerin gelişi ertelendi?
Sopaları alıp vilayete mi yürüdüler? Kalaşnikoflarını sırtlanıp savaş yemini mi ettiler? Kürdistan devletinin kuruluşunu mu ilan ettiler? Hayır. Yıllardır görmedikleri kardeşlerini barışın öncüsü görüp coşkuyla kucakladılar.
Tekrarlayalım: Barış, ancak barışarak gerçekleştirilebilir.
Bir zamanlar savaşıp silahını bırakmış Kürt ile onu bağrına basan koca bir halkı yenilmiş, burnu sürtülmüş, boynu bükük, pişman görmek isteyenler, biliyoruz, barış adına atılan her adıma köstek olup her girişimi baltalayacaklar.
Onlardan ve temsilcilerinden, harçlığını fazla tutmuş oldukları çocuklarından yakınır gibi şımarıklıkla suçlayacaklar. Bu gelişimi şimdiye dek gayet iyi idare etmiş olan hükümeti de korkutacaklar elbet.
Genelkurmay’ın da katkılarıyla bu bayramı ‘kabul edilemez’ ilan edecekler.
On yıllardır kabul edip hazmedebildikleri bütünüyle kaydımızdadır. O halkın da.
Savaşla parçalanmış hayatları onarmak; yakılmış köyleri, ormanları, hayatları yeniden yaşar hale getirmektir barış ülküsünün menzili. Evet, öncelikle güçlü olanın tövbesini şart koşar.
Pişmanlık, vicdani bir meseledir. Varoluşa şart koşulamaz. İnsanları tövbeye zorlayarak, birbirlerini ihbara kışkırtarak barış tesis edilemez. Onları bu onursuz koşullar altında “kazandırdığın” toplum ne barış ne de hayat üretebilir. Zor olan, yaşadığına pişman edilmiş insanları yeniden hayata kazandırmaktır."
*YILDIRIM TÜRKER 26.10.2009 - RADİKAL LİNK
11 Ekim 2009 Pazar
9 Ekim 2009 Cuma
yalnız benim için bak
"evlenilecek erkekler" listem kapsamında daha önce paylaşmış mıydım bilmiyorum, eğer 2. kez paylaşıyorsam da demek ki en çok onunla evlenmek istiyorum demektir:P
kardeşim ve yakın arkadaşlarım bilirler ona olan aşkımın büyüklüğünü. vakti zamanında yayınlanan dizisini tek bölüm kaçırmadan romantik aşık bakışları ile tvye kitlenerek izlemişimdir. neyse çok uzattım. timuçiğğnnn sana burdan sesleniyorum, bak bi dolu adam var listede ama 1. tercihim sensin. gel bana he de, mutlu mesut takılalım bi yastıkta kocayalım. bak ahanda buraya yazdım sen evet dersen gözümün ucuyla bile bi başka eril yaratığa (bak erkek bile demiyom) bakarsam gözüm çıksın.
seeenndeeeğğğnnn çoğğğcuğuum olsuğğğnnnnnn istiyoğğğrummmm...
magazindeki olayın aslını öğrenmek isteyenler için, şurdan
2 Ekim 2009 Cuma
şansımı deniyorum:)
bu tarz şeylerde çok şanssızımdır. şimdiye kadar bunun dışında bir çekilişe katılmıştım, olmadı:)) maksat eğlence. hersheylerin bu postundaki hediyeleri görünce dayanamadım ve şansımı denemeye karar verdim:))) internetten çekilişle bir şeyler kazanmak deyince aklıma hep zoitsa geliyor, umarım 8 ekime kadar bu postu görür ve katılır:)))
bol şans dileyin bakalım bana:D:D
30 Eylül 2009 Çarşamba
çok aşığın var diyorlar
çok aşığın var diyorlar yalan de yeter bana bir sevda sözü fısılda hazırım inanmaya gönül hırsızı diyorlar inkar et yeter bana gözlerinde cevaba korkuyorum bakmaya geceler uzun ve yalnız yoksun sabaha kadar düşümde bile günahkarsın bunu kim hayra yorar ardımdan deli diyorlar belki de yalan değil yanımda bile uzaksın nasıl dayansın bu gönül çok ahlar aldı diyorlar inkar et yeter bana gözlerindeki cevaba korkuyorum bakmaya geceler uzun ve yalnız yoksun sabaha kadar düşümde bile günahkarsın bunu kim hayra yorar ardımdan deli diyorlar belki de yalan değil yanımda bile uzaksın nasıl dayansın bu gönül yanımda bile uzaksın nasıl dayansın bu gönül
(sözlerini ellerimle yazdım)
her an aşık olabilirmişim gibi, yeni yetme genç kızlar gibi
vicdanınıza bir sorun bakalım
taraf gazetesinde ahmet altan'ın bugünkü yazısı. tıklayıp bakmaya üşenenler için link yanında yazının tamamını aşağıya da kopyalıyorum.
ülke bölünüyor diye yırtınanlara en güzel cevaptır, anlayabilirlerse...
"KÜÇÜK KIZ
Birkaç evlik ıssız bir köy.
Dağların yamacına kurulmuş.
Yukarılarda, köyü tepeden gören bir askerî birlik var.
Köy daha önce boşaltılmış sonradan köylülerin geri dönmesine izin verilmiş.
Hayatın ve ümidin uzağında yaşayan birkaç aile bulunuyor köyde.
Bu köyde, başka ülkelerin başka şehirlerinde yaşayan kendi yaşıtlarına göre çok büyük zorluklar içinde bir ömür süren Ceylan, küçük bir kız.
Bir keresinde götürüp fotoğrafını çektirmişler.
Herhalde ilk çekilen resimlerinde gözleri kapalı çıkmış ki biri onu uyarmış, “gözlerini açık tut” diye.
O da gözlerini kocaman açmış.
Resmi öyle çıkmış.
Ceylan, on dört yaşlarında.
Önceki gün hayvanlara yaprak toplamak için köyün biraz ilerisindeki koruluğa gitmiş.
Bir patlama sesi duyulmuş.
“Yukarıdan” gelen bir havan mermisi ya da roketle paramparça olmuş Ceylan.
Elleri ve dizleri kalmış geriye.
Bedeninin parçaları ağaçlara dağılmış.
Köyün muhtarı herkese haber vermiş.
Kimse gelmemiş, kimse ilgilenmemiş.
Sonra bizim gazeteyi aramış.
Olanları anlatmış.
Birileri gelip de bir soruşturma yapsın diye beklemiş köylüler.
Doktorun, savcının geleceğini sanıyorlarmış.
“Can güvenliği” nedeniyle gelemeyeceğini bildirmiş savcı.
Kendi yerine, eline bir kamera tutuşturduğu imamı göndermiş, imam kızın ve vurulduğu yerin resimlerini çekmiş.
Ceylan’dan geriye ne kaldıysa toplayıp bir battaniyeye koymuşlar, dokuz kilometre ötedeki bir başka askerî karakola götürmüşler.
Bir doktor, karakolun bahçesinde “otopsi” yapmış, kızın “bedeninde” şarapnel taneleri bulmuş.
Resmî bir rapor tutmuşlar, Ceylan’ı gömmüşler.
Bir daha kimse ilgilenmemiş.
Ne askeriyeden bir açıklama, ne bir soruşturma, ne bir özür.
“Başınız sağolsun” diye köye gelen biri bile çıkmamış.
Ölen bir köylü kızı.
İşi “büyütmeye” ne gerek var?
Oradaki insanların ölmesi kimin umurunda?
Bizim gazete yazmasa Ceylan’la kim ilgilenir?
Bizim gazete yazsa Ceylan’la kim ilgilenir, onu da bilmiyorum ya.
Küçük bir köylü kızını askerî birlikten atılan bir mermiyle vurup ortadan kayboluyor devlet.
Bunun hesabını kim soracak?
Bizim muhalefet partileri, “Kürt açılımı gerçekleşirse, demokrasi ve eşitlik gelirse Türkiye bölünür” diyorlar.
Kürt açılımı olmadığında Kürt çocuklarını, kuş avlar gibi rahatça vurup öldürürsün ve “Türkiye yekpare kalır” öyle mi?
Böyle mi sanıyorsunuz?
Ceylan vurulalı 48 saat oldu, kimseden ses çıkmadı.
Bu ülke çoktan bölünmüş.
Siyasetçileri, gazetecileri, televizyoncuları çoktan bölmüşler ülkeyi.
Ceylan, zengin bir şehrin, zengin bir semtinde yaşayan zengin bir Türk ailesinin kızı olsaydı ve “havan topu ya da roketle vurulsaydı” bu ülke bu kadar sessiz mi kalırdı?
Vicdan dediğiniz o tuhaf şey böyle durumlarda ortaya çıkıyor işte.
Vicdanın varsa, öldürülenin kim olduğuna, ne olduğuna bakmıyorsun.
O vicdan, o ölüm karşısında sızlıyor ve sen ayağa kalkıyorsun.
Siz, siyasi kararlar ülkeyi bölecek diye korkmayın, ülke “vicdanından” bölünüyor önce.
“Vatanım, vatanım” diye bağıran o Baykallar, o Bahçeliler, küçük bir kızın ölümü karşısında “benim insanım,” diye bağırmadığında bu ülke bölünür.
Başbakan, ıssız bir köydeki küçük kızın hesabını sormadığında bu ülke bölünür.
Medya, bu kızın ölümünün peşine düşmediğinde bu ülke bölünür.
Bu ülkeyi böyle bölüyorlar.
Benim umurumda bile değil ülke bölünür mü bölünmez mi...
Bu ülkenin vicdanı var mı yok mu, benim umurumda olan bu.
Ceylan’ı öldürüp böyle sustuktan sonra ülke “bütün” kalsa ne olur, bölünse ne olur?
Küçük bir kızın bu kadar rahatlıkla öldürüldüğü bir ülkenin “bütünlüğünden” ne yarar çıkar?
Issız bir köyde yaprak toplayan küçük bir kızı vurup öldürdüler.
Herkes sustu.
Ceylan’ın ölümü, eğer içinizde bir yere değmiyor ve sizin canınızı acıtmıyorsa, sizin vicdanınız Ceylan’dan çok önce ölmüş demektir.
“Birlik, bütünlük ve vicdansızlık” içinde yaşarız.
Belki de “bütünlük” dedikleri bu ortak vicdansızlıktır."
22 Eylül 2009 Salı
cheongsam
bazen duruyorum ve aslında hiç de tanımadığım ya da tam anlamıyla tanımadığım demeli birileriyle en yakınlarım dediklerimden daha çok şey paylaştığımı görüyorum. yakınlık kavramının hayatımdaki yeri mi sarsılmaya başladı ne? ya da ben gerçek hayattan o kadar korkar oldum ki yalnızlığımdan ancak bu şekilde kaçabiliyorum.
çok sıkılıyorum çoğu zaman, alışverişe bile tek başıma çıkıyorum. kendi kendimi eğlemeye alışmaya çalışıyorum. mağazalardaki kızların fikirlerine güvenmek zorundayım bi de kendime. bugün aldığım cheongsam* konusunda da tanımadığım 2 kadına güvendim, bakalım ne olacak. (*aslen çine özgü vücudu saran, dik yakalı ve kısa kollu kadı elbisesi. merak edenler şuna baksın) bu elbisenin adının cheongsam olduğunu nerden öğrendiğimi merak edenler de tom robbins amcamızın villa meçhulünü alıp okusunlar. elbiseyi görür görmez kitabı anımsadım. ve tabi Lisa Ko'yu. neyse konu bu değildi. konu da yoktu ya gerçi.
bazen antalyada yaşadığım için lanet ediyorum. alt tarafı bi kitap arıyorum ama uğradığım d&r da diil de cehennemin dibindekinde oluyor ve ancak 3 güne getirtebiliyorlar ordan da. merak edenler için antalyada orjinal kitap alabileceğiniz tek yer d&r ve ben o düzensizlikte kitap bakmaktan nefret ediyorum. idefiksten al sen de demeyin hemen, kitapları koklayıp, elleyip sayfalarını karıştırıp almaya alışmışım onca sene, olmuyor. ticarethane gibi işletilen kitapçılar açmıyor beni, milan kundera dediğimde yüzüme aval aval bakan bi satıcı içimi sıkıyor. imge'de öyle miydi. orda çalışanlarla kitaplar üzerine sohbet filan ederdim ben. gerçi yeni yeni orayı da ticarileştirdiler cafe ayağına.
sonu olmasın bunun da sıkıldım...
işte benim cheongsam da budur:))
10 Eylül 2009 Perşembe
haddini bilmeyen erkekler topluluğu

gerekirse bundan olurum da gene size varmam heheheheh
bugün gelen bir telefon üzerine yaptığım bir erkekler boktur temalı tespitime daha hoş gelmiş bulunuyorsunuz.
evet tespitin başlığı haddini bilmeyen erkekler topluluğu ki yüzde vermek gerekirse 100 erkekten 90'ının haddini bilmediği kanaatindeyim.
birkaç kez yazmışımdır kendini bilmek, haddini bilmek meziyettir diye burada. ve bu meziyet de pek az insana nasip olur. erkek kadın olarak oranlamak gerekirse bu oran erkeklerde daha da düşüktür. çünkü cem yılmaz beyfendinin de dediği gibi bu toplumda erkekler hayata egosal açıdan 1-0 önde başlatılırlar. bunun müsebbibi de birincil anlamda anneleri sonra da babalarıdır. her şey oğlum aç bakalım, amcana göster çükünü meselesiyle başlar. o zamanlardan yerleşir erkeğin beynine çüküyle var olmak, olur olmaz yere çükünü açmak. sıkıyosa bi erkeğe bamya de, ötmeyen kuşlardan bahset. anasını katletsen bu kadar kızmaz.
neyse gene konudan sapıyorum. ne diyorduk, hmm, hatırladım, haddini, kendini bilmeyen erkekler topluluğu. işte ben bunlardan 2 tanesiyle aynı gün içersinde yani bugün muhattap olmak zorunda kaldım. bi tanesi birkaç kez görüştüğüm görünüşte masum (tam burda görüntü adamı oyar deyişi aklımıza gelsin) bir şahıstı. birkaç kez görüşmeden sonra malum şahsı hayatımdan siktir etmiştim bundan az bi zaman önce. ne işi varsa adliyede karşılaştık, görmezden geldim o da sesini çıkarmadı. aaa çocuk haddini bilmiş diyeceksiniz, onunkisi haddini bilmek değil sanırım başka bir şeydi. zira siktir etme hadisesinden sonra yeterince hadsizlik etmişliği vardı. (anlatmaya değmez)
asıl bomba olan geçen pazar günü arkadaşımda kahvaltıda tanıştığım, arkadaşımın uzaktan kuzeni olduğu bildirilen 39 yaşındaki amcaydı. amca diyorum zira yaş itibariyle amcam sayılır. (hehhhehhe 20-21 filan gösteriyorum ne var yani)bu beyfendiyle mecburiyetten bi kahve içmek zorunda kalıp 2 saat esir alındım pazar günü. zoraki gülümsemelere, oflayıp puflamalara, saate bakmalara pek aldırış etmedi kendileri. insanlar avukat olduğunu duyar duymaz kart istiyorlar, avukatlık işleri olsun olmasın. bu şahsiyet de aynen böyle yaptı, ben iyiniyetli eşşek de yanıma almamışım diyemedim. desem ne fark ederdi sanki, böyle diyince utanmadan telefon numarası istiyorlar. verdik biz kartı, eve geldik. eve gelince içimde bi rahatsızlık hissi kartın üzerinde yazan numaramı seçtiğim numaralar dışında çağrıya kapattım. aynı gün ses çıkmayınca da rahatladım bi de bak bak kendi hüsnükuruntummuş diyip kendime kızdım. oysaki donanımlı öküz bikaç gün beklermiş aramak için. bugün adliyede işlerimi halletmişim, patronun aramasını bekliyorum sigara içtiğimiz odada. normalde kısıktır telefonlarımın sesi hep ama telefon bekliyoruz ya açmış bulunduk. telefon birden acı acı çalmaya başladı. insan birini ilk defa arıyorsa usul erkan gereği, hele bir de arada pek fazla samimiyet yoksa önce kendini tanıtır. ama konuşma şöyle:
zıırrrrrzıırrr
-alo
-meraba avukata ihtiyacım vardı da acilen boşanmam lazım
---->içses:ulan hangi öküz işletmeye kalkıo gene, fatih mi(ilk bahsettiğim eleman) yüzsüzlük ediyo ki ben gene de kibarlığı elden bırakmayayım
-pardon kimsiniz
-tuğba hanımın telefonu diil mi? tuğba hanım acilen boşanmam gerek
-(yaa sabır) kimsiniz çıkaramadım
-İ... ben tuğba hanım nasılsınız
--->(pezevenk boşanman için önce evlenmen gerek dicem olmicak töbe töbeeee)
-iyiyim siz nasılsınız
-büroyu aradım kimse cevap vermiyor
---> (ulan densizliğe bak, ayı sana ne bizim büroda kimsenin olmamasından)
-hmm evet adliyedeyim, işlerim var (ses tonu zaten soğuk iyice soğuklaştırdım burda)
-meşgulseniz ben tutmayayım
--->(siktir git)
-hmm evet meşgulüm iyi günler ve çatttttt telefon kapatılır. ama kan beynime sıçramıştır bi kere.
bayansan, hayatında biri olduğunu belli eden bi işaretin yoksa (yüzük vs), aa bi de modernsen biraz, iyi bi işin statün varsa bu her yola gelirsin mi demek. ulan hayvanlar, hatta hayvanoğlu hayvanlar bu dayanaksız egolarınızın esiri olacağınıza az biraz başka işlerle uğraşsaydınız adam olurdunuz be. kadınlara hiç mi saygınız yok sizin, illa bi yüzükle başkasına ait olduğu düşüncesine kapılmanız mı engelleyecek sizi. illa başka bi erkeğe mi saygı duyacaksınız. hiç mi kibar olmayalım biz? sen önce yaşına, başına baksan azcık düşünsen sana benden hiçbir halt olmayacağını anlarsın ya ah o çük meselesi yok mu, her şey dönüp dolaşıp onda düğümleniyor.
üniversite 3te de buna benzer bi olay gelmişti başıma. hasta ruhlu azeri bi çocuk vardı bizim dönemde. adını anımsayamıyorum, önemli de değil zaten. bu gerizekalı bana sarmıştı. bi de yüzsüzdü ki sorma anacım. kapıdan kovsan bacadan gelecek mübarek. tersledim olmadı kaçtım olmadı ama gerizekalı yine de orda burda tuğba da benden hoşlanıyor diye atmış tutmuş. azerilerden nefret etmemin, tiksinmemin yegane sebebi kendisidir. haddini bilmezliğin bir numaralı örneğidir.
bu yazımı da demincek götümden uyduruverdiğim bir özlü sözümle bitiriyorum:
"nerde götü boklu ucube var beni kendine layık görür"
6 Eylül 2009 Pazar
hayatını KUR!
---unutmamak için blog yazıyorum ya ben, insan neyi anımsamak ister? ben karmaşalı, bunalımlı zamanlarımı anısaak istiyorum. büyüme sürecimin detayları saklı olsun istiyorum. ilerde bir gün bakacak ve ne salakmışım diyecek olsam da hayatıma ve şuan hissettiklerime dair yazmak. vazgeçtim unutmamak için değil anımsamak için yazıyorum.---
bu aralar dilime pelesenk ettiğim bir şey var: "hayatını kurmak" peki ya nasıl kurulur bir hayat? aklımda buna dair sadece belli fikirler var. bir evin olur kendine ait(ait derken mülk anlamında değil tabi ki), bir araban olur belki, bir de sevgili, sonra mütemadiyen görüşülen arkadaşlar. benim için hayatını kurmak bir şehre kök salmaktır.
ya ben kurdum mu hayatımı yoksa her an valizimi toplayıp da gidiverecekmiş gibi mi hissediyorum kendimi. olabildiğince tutunmadan toprağa. uzak bir yerlerin özlemiyle çantamı alıp çıkıp gidiverecekiş gibi.
uzak hayallerim var.
şimdilik hayatımı kurmuyorum burda. kök salmıyorum. kendime ait bir ev edinmiyorum-gerçi param da yetmez ya- bir sevgilim olsun istemiyorum, aşkı hep başka bir yerde arıyorum, arkadaşlar diyince hala uzaktakiler geliyor aklıma, burdan kimseyi özlemek istemiyorum, kimse de beni özlesin istemiyorum vs vs...
ama korkuyorum. eğer diğer işe kabul edilirsem bunların hepsi teker teker gerçek olacak. önce kendime ait bir ev edineceğim, sonra bir araba belki, sevgili ve diğerleri. hayatımı o zaman kurmuş olacağım. içim ikiye bölünmüş gibi, bir yanım parasal açıdan o işi istiyor öte yanım o işin kök salmak demek olacağını biliyor ve korkuyor. başkası olsa acaba kabul edilecek miyim diye meraktan ve heyecandan çıldırır bense kendimi çoğu zaman o işin olmayacağına inanıyor ve belki de olmasın diye dua ediyorum.
ama geri dönsem ne bekler beni ya da bambaşka bir yere kaçsam? hayatını kurmak demek bir yandan da geçmişten kopmak uzaklaşmak demek değil midir?
çoğu zaman sihirli bir değnek bekliyorum, bir sabah uyanacağım ve o sabah her şey değişmiş olacak sanki peri masalındaymışçasına. ve masal sonsuza dek mutlu yaşadılar diye bitecek.
happily ever after!!!
1 Eylül 2009 Salı
yazın bitişi
nereye baksam nereye dönsem yalnızlıkla ilgili bir şey çıkıyor karşıma. bir ney çalıyor beyhude diye. kimseleri kaldırmıyor içim. işteyken eve gitsem diyorum evdeyken sıkılıyorum. kendim çıkıyorum dışarı, o da olmuyor.
tatil sonrası hissiyat desem koskoca 1 hafta geçti üzerinden. ara ara hissederdim yalnızlığı ama bu defa çok oldu. özlemekle mi geçecek her yeni gün hem de neyi özlediğini bilmeden.
böyle dönemleri inadına dolu dolu geçirirdim ben. ilacı gibiydi bu. içindeki yalnızlık seni ne kadar sıkıyorsa sen o derece kalabalık ol. herbi yanında insanlar konuşsun ki kendi sesini duymaya vaktin olmasın. abuk subuk düşüncelerin ve hayallerin seni sıkıştırmayı beceremesin. haftasonu 3 hatun takıldık 3ümüz de birbirinden marazlı. birinin sevgilisi olmadığını söyleyen ama canı isteyince de gelip onda kalan bi aşkı (uyumuyorlardır sadece sizce de öyle değil mi), öbürünün depresyona mı neye girdiği belli olmayan o nedenle nişan atan bir aşkı buna ek olarak gönül eylediği bir aşkı ve benim de ol-a-mayan bir aşkım var. şimdi gerçekçi olmak lazım aralarında en vasat benim halim. bildiğin yalnız, sapına kadar hem de. o kadar vasat ki aklında cismini hiç bilmediği biri var. hahhahha neyse ki sadece uzak bi hayalden ibaret bu kez.
ne diyordum, birbirimizin yanında yalnızlıklarımızı daha çok hissettik biz galiba. kız kıza bara gidip üçümüzün birden soliste yavşaması bile bunun göstergesi. gecenin sonuna kalmadık, kalsak da bişi değişmezdi yakışıklı solistin mini etekli sarışın bi çıtırdaydı gözleri. ellerimiz boş döndük eve ben de yalnızlığıma sarıldım, kötü rüyalar gördüm. kötü rüyalar görmeye alıştım.
sonunu bağlayamadım...
27 Ağustos 2009 Perşembe
düsturum budur
"Bir vatandaş olarak benim neyi tartışıp neyi tartışmayacağıma ne asker, ne muhalefet ne de iktidar karar verebilir."*
*Nabi Yağcı - 27.08.2009 tarihli taraf gazetesinden.
yazının tamamını okumak isteyenler için : burdan
25 Ağustos 2009 Salı
sıkıldım yahu
ey cumhuriyet elden gidiyorcular, ey fanatik laikçiler, ey benden olmayanı yok edelimciler, ey din merkezli bi parti yapıyorsa kötüdürcüler (ya da kısaca bekir coşkuncular), ey ülkem satılsın ama bölünmesinciler, ey her şeye muhalifler sıkıldım sizden çok sıkıldım.
ramazanda içerim kimseyi de takmam, ama orucunu tutan insana da saygım büyüktür. ama sizin, içki içmeye hoşgörü bekleyip orucunu tutan azcık dindar bi insana hoşgörünüz yoksa kendiniz için hoşgörü beklemeye hakkınız yok. demokrasiden, aydınlıktan ve hatta özgürlükten dem vurup ama hepimiz bu bayrak altındaysak aynı etnik kökendeniz demeye hiç mi hiç hakkınız yok. bunu diyen faişstlere daha çok saygı duyuyorum zira onlar kendileriyle çelişmiyorlar, onların demokrasiden dem vurdukları yok zaten adı üstünde: onlar faşistler.
insan önce kendini düzeltmeli sonra başkasına bakmalı.
17 Ağustos 2009 Pazartesi
siz de bu ülkede barış istemez misiniz?
haktan ve hakikatten yanayım demiş yazının sahibi, buyrun burdan.
okunası yazılar diye bir kısım var yan tarafta, olur ya belki dikkatten kaçmıştır diye post içinde veriyorum yazının linkini çünkü sırf yazıdan ibaret değil okunası olma durumu blogun kendisi başlı başına okunası. ELCHATTABİB
12 Ağustos 2009 Çarşamba
eeeeeeeehhhh eytere beeeeee
sıkılıyorum çok fena sıkılıyorum pmsden olabilir belki belki de başka şeylerden bende şeyden daha çok ne var çünkü salağım bildiğin su katılmamış salağım elini taşın altına koymaya devam et el diye bir şey kalmasın kimsenin umrunda değil kimseye giren çıkan yok nedense bir şeyler sürekli bana giriyor mütemadiyen çıkan kısmında ise sorunlarımız var çıkaramıyoruz kendimizden biz diye bahsetmeye başladık demek ki o kadar sıkkınız sıkkınsanız türlü özlü sözümüz vardır birini deneyiniz ben kendimle konuşuyorum kendim kendimin canını daha çok sıkıyor tamam kabahatliyiz de hırsızın hiç mi suçu yoktur acaba sen salaksan yoktur tabi salaklığına doyma millet egolarını yüksetmeye çalışsın anca senin üzerinden kendim gene canımı sıkmaya başladı bak pms bu pms başka açıklaması olamaz amerikada kadın kocasını öldürmüş pms demiş yırtmış ben kimi öldürsem böcek öldürsem ve hatta haklı olsam gene yırtamam ki başlamayalım şanssızlıktan dem vurmaya şanssızlıktan dem vurmak beceriksiz insanların işidir beceriksiz olabilirsin ama o kadar da değil ahkam keserken ne oldu hamfendi bana öyle demiyordunuzlarla karşılaşmayalım yok hakkaten sıkılmışım ben üstüme gelmesinler gelen yok ki hatta bu ara nasılsın diye soran bile yok pms çekil aradan kedileri beşledik onlarla takılıyorum ben de o şerefsizler de anca karınları açken hiç soran yok biz doyduk amma sen ne alemdesin diye bu arada türklükten istifa etmeye karar verdim bi gün yunanistan vatandaşı filan olucam sonra da izmir bizimdi olm dicem zaten büyük büyük dede capon idi büyük büyük nine de yunan olsun beş kız toplaşmış ayıpçı şeylerden konuşmuş bi tanesinin meğersem eline erkek eli değmemiş hadi ordan derim ben sıkılmaktan bulaşma moduna geçilir itiinayla bu esnada yorgo amca da sto aman sto yati desin onun için yunanca bile öğrenirim ben hep beraber reankarnasyona inanalım meğersem ben önceki hayatımda konstantinopoliste yaşayan bi rummuşum şebnem işigüzelin buna benzer bi öyküsü mü vardı ne ben çok severdim sıkıntımı makyaj malzemesi alış verişi bile geçiremediyse acilen regl olmam lazım demektir yoksa ay ortası olmadan paralar suyunu çekti bile borçları düşünme daha çok sıkılma geç geç geç sevme yetimde bi arıza çıktı birileri çıksın sen beni severdin diye bana anımsatsın kendisini yoksa gerçekten unuttum uzadıkça uzadı mı bu da ne buraya kadar okuyan insan elde bişicik yok farkındaysan bundan sonrasını bırak okuma dicem ama farkındaysan bunlar yazıyı bitirme zırvaları hadi çek git sen de bırak beni kavgasız gürültüsüz çıkalım birbirimizin hayatından erkeksen küçük pipili ve iktidarsızlık sorunların varsa düşünme geçer erkek değilim anlayamam ama her erkeğin en önemli organı pipisidir o olmadan yaşayamaz pipine iyi bak hatta bol pipili günler sana bi de ne komik lan küçük pipiye bamya denmesi bamya yahu zaten sevmem bamya iyice yiyesim kaçar arkadaşım biri sana senin bamyana mı kaldım diye çirkeflik ederse çok ağla olur mu ol m senin en kıymetli varlığına bamya dedi vursan yeridir yani ama sakın dava filan açma hakarete uğradım diye gerçekten küçükse seninki babayı alırsın en fazla sonra da meğersem ben erkeklerden hoşlanıyormuşum ayakları kimse yemez kimse inanmaz en iyisi sen o bamya lafını yut bebişim karşılığında sen de çok kötü kokuyodun filan de sen de hakaret et senin bamya dediğine yedi cihan tav de filan böyle üste çık ağlaa işini gece gizlice yatağında yap kimselere çaktırma bitiriyoduk di mi lan napalım erkekler ve pipileri dünya o bamyanın etrafında dönüyor ulan farkına varamadınız mı ey kadınlık hadi ben kaçayım köşeme çekileyim de daha fazla dayak yeme ihtimali yaratmayayım öptüm kib bye asl?
6 Ağustos 2009 Perşembe
kanla bayrak yapmak
bu eylemi gerçekleştirenler yaptıkları şeyin ne kadar bilincinde yahut birileri ortaya böyle bir fikir attı da diğerleri aman katılmazsak mazallah vatan haini filan ilan ediliriz mantığıyla buna kalkıştılar diye ne düşünmek ne de fikir yürütmek istiyorum. beni anlayamadığım nokta bu tarz şovenist eylemlerle gurur duyup, hislenebilen bir kitlenin var olması. benim bir eksiğim olsa gerek, bana hiçbir şey ifade etmiyor bu yapılan eylem. tesadüfi bir şekilde doğduğum bu coğrafyanın, tesadüfi bir şekilde doğduğum bu etnik kökenin nasıl bir yüceliği olduğunu idrak edemiyorum. sevmiyorum demek değil bu; ben sadece sırf bir etnik kökendenim diye başkalarından üstün olduğum kısmına inanamıyorum. ben daha zeki olduğum için birilerinden üstün olabilirim, birilerinden daha entellektüel olabilirim, birilerinden daha iyi koşabilirim, yüzebilirim, araba kullanabilirim vs. fakat bunların hepsi benim kişisel yeteneklerimin/çabalarımın bir sonucu olur. sonuçta bunları ben kendi irademle bilinçli bir şekilde yapmış olurum.
ama sonra ne oluyor bir grup liseli genç kanlı bayrağı meydana getiriyor ve "bizim evlatlarımız böyledir" tarzı cümlelerle yüceltiliyor. ama yüceltilen bu yoğun milliyetçilik duygusu aslında. vatanseverlik filan değil bunun adı.
çünkü vatanseverlik bir ülkenin insanları her gün daha kötü şartlarda yaşamaya mahkum edilirken şovenist eylemlerle, bu tarz eylemlere prim vererek insanlara açlıklarını unutturmaya çalışmak değildir.
çünkü vatanseverlik ekonomik özgürlüğünü gün be gün kaybeden bir ülkenin insanlarına birbirlerine düşman olmayı aşılamak değildir.
çünkü vatanseverlik bir ülke avuçlarımızdan kayıp giderken bunu perdelemek için bizden olmayanı ötekileştirmek, yapay gündemler yaratmak ve bunu halka mal ederek kötü gidişatın hesabını da halka kesmek değildir.
ama vatanseverlik bu durumu göremeyip bunlara kanıp alet olmak hiç değildir.
aslında vatanseverlik tam da nazım hikmetin şu dizelerindeki gibi hissetmektir:
"...
vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, amerikan üsleri, amerikan bombası,
amerikan donanması, topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
ben vatan hainiyim.
..."
15.01.2008 - 03:01 uludağ sözlük - hopcikiyaya
p.s. unutmuşum bu yazımı bloguma almayı, geç olsun güç olmasın hesabı:)
4 Ağustos 2009 Salı
aym bek :P
yeniden açtım blogu, bugün biraz önce zira reklamımı yaptım birine bi yerde sonra blogumun kapalı olduğunu hatırladım, eşşeklik olacak düşüncesiyle ve de demekki bahane arıyormuşum desturuyla yeniden herkeslere açık hale geldik.
ne oldu ne bitti bu süreçte diyen olursa, hiçbir şey olmadı açıkçası kayda değer. birkaç şey düşündüm bunları yazayım diye sonra hemen yazmadım unuttum ben de.
misal 25 oldum dün itibariyle, henüz bi değişiklik yok. 17'lik kızlarla voleybol oynarken anlaşılıyor yalnız o değişiklikler. etrafımdaki erkeklere saydırıyordum "hepiniz lolitacısınız" diye, ama anladım ki haklılar. ben erkek olsam bana bakmam yani orda çıtır varken. güzellik, enerji, yaşama sevinci filan onlarda ama siz erkekler "hıh ne konuşacaksınız ki ne paylaşacaksınız ki o lolitalarla" diye burun kıvırmaya da devam ediyorum. erkek olsam buna da verilecek bi cevabım vardı ama burdan yazmayayım, erkek olsa amma hayvan olurmuş demeyin. neyse sözün kısası bi yaş daha yaşlandım. bi de bu sene sadece kardeşim mesaj attı, o da yan odadan. saklıyordum len ben o mesajları, feysbuk denen zımbırtı sayesinde bütün arkadaşlarım ve okuyorsa kuzenim beleşe yatıp ordan kutladılar. arayanları tenzih ederim; ama sizin de beleş dakikanız vardı de mi lan? yeri gelmişken çok klişe olsa da değinmeden geçemicem, nedir bu yazın doğanların çilesi yau. ortaokul lise zamanları herkesin doum günü kutlanır, hediyeler alınır biz yaz çocukları da elimiz böğrümüzde öyle bakardık. sonra üniversite gene aynı bok. sadece bi kere 4. sınıfta onu da mezun olma kaygısı bütünlemeler vs derken ağustosa kadar ankarada kalmam sayesinde arkadaşlarımla kutlayabilmiştim. o bile tam gününde diildi 2-3 gün erken olduydu. bigün beni çekecek biri olur da çocuk yapmak istersem özellikle denk getiricem ki çocuk benm yaşadıklarımı yaşamasın. neyse daha fazla uzatmanın anlamı yok zaten 25ten sonrasını da kutlamamak gerek o nedenle güme giden tüm doğum günlerim adına son kez kendimi kutluyorum. iyi ki doğdum valla!!!
sonra doum günü vukuatı dışında ne oluyor diye düşünürsek burası gavurun bi yeri gibi yanmakta. sakın antalyaya filan gelmeyin. ben trafikte yabancı plaka sevmiyorum. sinirime dokunuyor o tatilciler. oohh ne ala sen kalk gel çorumdan, konyadan, ankaradan(aslında ankara plakaları seviom len, özledim galiba) yıkıl burda hısım akrabaya, sonra bi de yolları bilme trafiği katlet. çok gıcığım valla. (kıskanmıom beee ne kıskanıcam tatilcileri ühühüü)
bi de voleybol ateşi sardı bizi barocak. zaten 4ümüz aynı liseden, e bizim lisenin olmazsa olmazı da voleybol, sardık yeniden. işte o 17lik kızlar bize antrenmanda yardım ediyolar. ama biz zannımca daha çok komplekse girdik.
bazı şeyleri anlamlandıramıyorum. bi zaman önce ne çok sevmiştim, şimdi uzak bir hayal sanki. birini unutmanın yolu onun yanındayken nasıl hissettiğini unutmak. düşünüyorum düşünüyorum, bulamıyorum; ben nasıl hissediyordum?
19 Temmuz 2009 Pazar
kafam rahat
şöyle uzak kalmaya kafamı dinlemeye ihtiyacım varmış gerçekten. aman ne yorulmuşum yahu insanlardan; aman şu ne düşünür, aman kırılmasın. sikerim valla. kendimi düşünüyorum yeniden. olmak istediğim yerde olmak istediklerimleyim. gırgır, şamata, eğlence.
amaaaaannnnn vallahi de amaaaannn der ben giderrr.
gün olur bir gün yeniden açarsam blogu, unutmayıp kalanlardan merak eden olursa çok sıkılmıştım insanlardan ondan kapatmıştım.
yazacak bir şey yok başka.
18 Temmuz 2009 Cumartesi
tek özne tek yüklemden elimde kalanlar-kalması gerekenler
*bir yanım bok yeme otur oturduğun yerde derken bir yanım her zaman olmayacak haller peşinde, işte bu kendimin özeti...
*hala aklımın bir ucunda yüzerek yanına vardığım bir geminin hayali var, sanki hayatımın mucizesini ıskalamışım gibi.
*aşkın en ilkel olduğu yerde en çok seni severdim.
*aşkımız yeşilçam filmlerindeki gibi olabilirdi; zengin adam - fakir kız, oysa gerçek hayatta ikimiz için ne buruk bir hikaye ne de mutlu son sadece tek bir cümle var: ayrı dünyaların insanlarıyız.
*günde 18 saat çalışmanın verdiği yorgunluğu insanların 5 dakikada yarattığına tercih etmeli.
*yinelenen aptallıkları saflık adı altında meşrulaştırmamalı.
*pazar akşamları, hakkında havaya aforizma sallanamayacak kadar sıkıcı-ymış.
*ne istediğini bilmeme kararsızlığı istediğini elde edememe durumundan daha beter-miş.
*ömrüm, günün birinde tek bir mucizeyle hayatımın akışının tamamen değişeceğine inanmakla geçecek sanırım.
*görünüşte aman diyip burun kıvırdıklarımın aslında en çok istediğim şeyler olduğunun farkındayım.
*tek bir cümleye sığdıramadığım hislerim var, oysa bir dudaktan çıkacak bir cümlede gizli her şey.
*hala mükemmel aşkı aramaktansa mükemmel aşkı yaratmanın nasıl mümkün olabileceğini bilmiyorum.
*bazen her şey tahammül edilemez hale gelebilir.
*aşk yeniden hissedebilmekti varlığını ve hayatta oluşunu çok net belki; ama bir yandan da ölmek değildi.
*öğrendiğim tek şey olsa da bu; hayat her halükârda her şeye rağmen devam ediyor. ironik.
*eğer kartlarını baştan açıyorsan, kaybetmeyi göze alıyorsun demektir.
16 Temmuz 2009 Perşembe
ben o tavşanım
derler ya hani tavşan dağa küsmüş dağın haberi yok.
işte ben o tavşanım bir süreliğine.
zaten yazdığım ettiğim yok, belki gözlenmeden yazmak daha kolaydır.
belki unutulurum. kendime kapanırım. rahat nefes alırım. bilmem ki bunların hepsi belki.
9 Temmuz 2009 Perşembe
slogan diyip geçme
blogum nedir, ne değildir anlatma yazısıdır bu baştan yazayım.
2007 kasım 23 günlerden haftaiçi hopçikiyaya aşık olur. amanın hem de bildiğin ilk görüşte aşk. ecnebicesi "at first sight". öyle böyle diil ama, hatta kendisine bile itiraf edemeyecek kadar çok. ne kadar kural varsa kendisine koyduğu çiğneyecek kadar. yasak elma bu boru mu. aşık olunan kişinin bi blogu vardır, nedense hopçikiye gösterir. o zamana kadar blog mlog bilmez ki hopçiki. sevdiceğin uğruna bi heves hesap açar kendisine. hatta aynı şablonu alır, şuursuzca. (şimdilerde o şablonun ne kadar iğrenç olduğu kanısında) sonra olaylar gelişir sevdicek denen şahıs gider hopçiki kendisini yazmaya verir. yazdıkça kusar içindekileri, kustukça yazar. kimse bilmez o zamanlar buraları (bir kişi hariç), blogun adı da gayriciddi hopçikiyaya diil başka bişidir. kimse bilmiyor ki rahatlığıyla ha babam de babam yazar da yazar aşkını, hissettiklerini ve diğerlerini. sonra zaman geçer, açık yaralar kapanır, yazma sıklığı düşer, hayat boş eğlen coş kıvamına gelinir. kasvetli headırdan kurtulunur alice'e terfi edilir.
bu blogun amacına dair açıklamaydı. açmak gerekirse, bu kısım hopçikiyaya isimli blogun sahibi bilgisayar programları hakkında bilgilendirme amacı gütmez, edebi amaç güden yazılar yazmaz, futboldan anlamaz atıp sıkılasın, yemek yapsa da tarif vermez. hopçikiyaya sadece kendine dair yazar arada başka şeylere değinse de.
gelelim slogana. yukarda batılı anlamda ilk türk blogu yazıyor ya. o işte, sadece ve sadece geyiktir. manyağın teki zamanın birinde gogul amcada bu cümleyi aratmış, her ne hikmetse gogul amca da bana yönlendirmiş. ben de madem bana geldi kullanayım ziyan olmasın dedim. hatta godsiyle dedik. hani yoksa batılı anlamda blog nedir onu bile bilmem, ki böyle bi kaygım olsun.
şimdi, pucca bişi demişti ara ara da diyo yazılarında ben de onu çok haklı buluyorum yazmadan geçemiciim. şimdi sağ üst köşede kırmızı bi çarpı var ya hani sayfayı kapatıyo, işte beğenmeyen oraya tıklar okumaz diyorum ben de sadece. yani insanoğluyuz ya hani, bende de oluyo ara ara, çok gıcık oluyorum bi bloggera, bi yazıya mesela durduk yere. kan çekmiyo hesabı. işte dediğim şeyi yapıyorum, kapatıyorum gidiyor. hiç de yazmadım zannımca, ucunu kendimce birilerine değdirdiğim yazılar, ben sevdiklerime kızar okuyacaklarını bile bile burdan yazarım ne hissediyosam. misal aşağılarda haddini bil başlıklı bi yazım var, çok da yakın deli gibi sevdiğim bi arkadaşım yüzünden yazdım. eninde sonunda okuyacağını biliyordum, ki okumuş da zaten. öbür türlüsünün bi manası yok ki, tavşan dağa küsmüş dağın haberi yok.
uzun sözün kısası: ben sadece kendime yazıyorum unutmamak adına. tek farkı üzerine yazdığım nesne bir defter değil de bir blog sadece.
5 Temmuz 2009 Pazar
edelelerine gurban olduğum

beni bilen bilir benim kaslı maslı uzun boylu ve hatta iri yarı sınıfına girebilecek erkeklerle işim olmaz. genelde beğendiğim tipler pek uzun olmayan kara ve kuruca tiplerdir. kaslı yapılı vücutları olmasa da nasıl denir ince yapılı ama güçlü sınıfından olanları dikkatimi çeker.
ama, ama o apayrı, değişik bi çekiciliği var..
evet australia'yı izledim evet ve vuruldum ona ilk sahneden hatta.
sevgili hugh jackman, bugüne kadar seni mutant bildim, wolverine wolverine dedim ismini bile öğrenmedim. hata ettim kusuruma bakma. bugün yanlış bi yoldan döndüm. edelelerini gördüm, umursamaz tavrına bittim. kirli sakalı severim zaten. seni gördüm gözlerimi başkalarına kapattım.
bi anda evlenilecek erkekler listemde birincilie kuruldun, gel senlen avusturalyaya taşınalım, çiftliğimiz, dizi dizi veletlerimiz olsun. ya da yok yok, çocuğu biraz sonra yapalım. yani çocuk yapma aktivitesini yapalım da çocuk yapmayalım ha? anladın sen anladın?
o nasıl bi gülüş o nasıl bi bakış ve en önemlisi o nasıl bi seksiliktir yahu. evlen benle!!!
edit büdüt: adamdan o kadar bihaber yazdım ki bu yazıyı meğersem evliymiş be ya. ya boşanır ya da kendimi intaaar ederim. böhüüüğğ
2 Temmuz 2009 Perşembe
sun and rain
eternal sunshine of spotless mind izleyesim var çok, hem de çok...
1 Temmuz 2009 Çarşamba
haddini bil
şu hayatta çok ama çok sevdiğim insanlar var. hepsinin de yeri ayrı. ben birini sevdiysem eğer yerini ayrı tutarım zaten. ama bugün bir kez daha öğrendim ki o kadar yakınım dediğin kişi bile seni yanlış anlayabilir, faturalar kesebilirmiş.
zamanın birinde bir şey için bunu bir daha yapmayacağım demiştim. konu çenemi tutmakla alakalıydı. epeyce bir süre başardım da bunu. müdahaleci olma, korumacı yaklaşma, hayat sadece kişiye ait. kafam rahat ruhum hafifti, gerçekten. "sen olsan"la başlayan cümleleri bile ustaca savruşturmuştum "ben sen olamam"larla. sonra ne oldu, tutamadım kendimi çenemi kapalı tutmak için kendime verdiğim sözden cayıverdim. bilir misiniz, bazen içiniz içinizi yer apaçık gördüğünüz bir şeyi karşınızdakine de göstermek için. ama sabredip susmak en iyisidir, sadece sus, bırak ne olacaksa olsun.
hep "ben"le başlayan cümleler kuruyorum belki ama ben şu son bir iki senede gerçekçi olmayı öğrendim. zaman zaman başardım, zaman zaman ben de kandırdım kendimi kabul ediyorum. ama bahaneler üretmedim, gerekçelendirmedim hatalarımı. hep arkasında durdum, "ben yaptım" dedim. sevdiklerimin yanlışlarına da mazeretler uydurmadım. çok boktan, saçma sapan bir ilişki yaşadım bi kerede "o da beni seviyordu da şöyle şöyleydi" demedim. aşkından gebere gebere ben onu karşıma aldım da "ben böyle bişiyi yürütemem, tek taraflı olmaz" dedim. duyduğum ben kimseye aşık olamam, bağlanamam tarzı cümlelere bile inanmadım. meali şuydu her zaman bu cümlelerin "seni sevmiyorum işte anlasana" yoksa bana kendimi kandırmam için elleriyle sunulmuş mazeretlerdi bunlar. kassam "o da böyle" kalıbına sığınır yalancıktan peri masalı yaratırdım kendime.
neyse konu bu değildi galiba. bugün ben gene hayalkırıklığı yaşadım, ama kendim hayal kırıklığına uğrattım kendimi en çok.
ben daha başka bi tavır beklerdim. en azından yapmamamın istendği şeyin bana söyleniş tarzı farklı olabilirdi. ben o iyiniyet taşlarından yürüyüp gene cehenneme ulaştım.
sonra ne mi oldu, bunu bir daha yapmamalıyım dediğim olayda, o arkadaşım bana 3 yıl sonra hem de benim cümlelerimi kurdu. "ben demiştim" demicem dedim sadece gülerek, önemi yoktu ki ve hatta bana neydi.
bu yazının ana fikri: haddini bilmektir okuyucu.
27 Haziran 2009 Cumartesi
çağdaş öldü, peki ya vicdanlarımız?
çok uzun yazmayacağım, yazsam sayfalar tutar...
bir çocuk polisin dur ikazına uymadı diye ensesinden/boynundan vurularak öldürülür.
katil polisin aklanması için vali (ya da vali yardımcısı) bile teşebbüste bulunur. bu ülkede işler böyle yürür zira; olayın üstüne düşülmesin, kazadır.
insan hakları gönüllüsü bir grup avukat bu işten bu kadar kolay sıyrılınmasına izin vermez.
polis tutuklanır. iddianame kasten adam öldürmeden düzenlenir. yargılama süreci başlar.
birinci derece görgü tanığının ifadesinin aksine polis ayağım kaydı tökezledim kazara vurdum der ısrarla. nasıl tökezlemekse bu çağdaşın ensesine denk gelir kurşun. koluna, omzuna, bacağına değil kafasına.
ikinci duruşma, sanığa söz verilir. sanık polis ilk duruşmadakinin aksine -ne olduysa pişmanlığı geçmiştir- vicdanım rahat der; vicdanım rahat, ben görevimi yaptım
çağdaş'ın yakınlarından biri bu söz üzerine dayanamaz, katil diye bağırır... katil... yalan mıdır peki, insan öldüren kimseye denmez mi katil diye, yoksa ben mi yanlış biliyorum, polis insan öldürünce katil olmaz mı?
bir yakınınız öldürülse, katili vicdanım rahat dese, siz de öfkelenmez misiniz? canınız yanmaz mı? içinizden bağırıp çağırmak gelmez mi?
onlar da öyle yaptılar. çağdaş'ın yakınları, amcası, teyzesi, kardeşi, kuzeni tabiki en doğalı annesi-babası. çevik kuvvet hazırda bekliyordu zaten hakimlerden biri bırakmayın bunları dedi, komser hiç beklemeden çembere alın diye atıldı. çembere alınmak nedir bilmezdim, gördüm. polise direnç gösteremeyecek yaşta ve güçte insanların dövülmesi; oğlunu kaybetmiş babanın kızını korumaya çalışırken kafasına telsizle darbe alıp kafasının yarılması demekmiş. polislerin gaz maskesi takıp çembere aldığı insanlara biber gazı sıkmasıymış meğer.
çağdaşa polis kurşunu
babasına polis telsiziymiş.
bu ülkede işler böyle yürürmüş. çünkü polis vatandaşı korumak için değil öldürmek için varmış.
gelin hepberaber soralım, korkmayan var mıdır polisten bu ülkede yaşayıp da?
çağdaşın dosyası sonuçlanana kadar bekleyeceğiz, adalet öldü mü yoksa can mı çekişiyor hala? bana sorarsanız gidip çalalım yas çanını adalet öleli çok oldu derim...
vicdanlarmızı kaybetmesek en azından...
hala çağdaşı bilmeyenler için... buyrun burdan bir başkası
23 Haziran 2009 Salı
ne yazsam bilemedim
--> ara ara hayattan kopuşlar yaşıyorum. bazen sadece vakit öldürmek oluyor yaşamak. arada çok sıkılıyorum, bir iki ekşın kaayım diyorum ekşın olup suratımda patlıyor.
--> blogtan da sıkıldım galiba, düşünüyorum eskiden neye dair yazıyordum bu kadar çok anımsayamıyorum. (oluum erdem unuttum seni bak, nıhahahhah)
--> erdeme not: ebru'dan kaçmana gerek yoktu be dostum. tamam denis farkına varmadan eşşeklik etmiş tanıştırırken sizi. ama çocuk nerden bilsin aramızda geçenleri, yoksa geçmeyenleri mi desem. aman tutmuş ebruyu sana tuğbanın arkadaşı diye tanıştırmış. ben olsam kaçmazdım, ne diye kaçayım. sen de kaçma, yarın bigün adliyede işin düşer bak:P
--> kendime not: dilek'in "görüntü adamı oyar" önermesi bir kereeeee dahaaaa dorulandı. eşşeklik etme, bok yeme, otur oturduğun yerde.
--> karpuz mevsimi açıldı. her öğün karpuz yiyebilirim, evet kendimde o potansiyeli demin gördüm. karpuzumu annemle dahi paylaşmam. o da benden esirgedi ama karpuzunu. karpuz yiyin sürekli tuvalete taşının millet. karpuz yemek güzeldir. yaşasın karpuz yemenin dayanılmaz hafifliği. hatta karpuz ve peynir. bi kelimeyi ardarda söyleyince ne anlamsızlaşıyor. bi dene bak. karpuzkarpuzkarpuzkarpuzkarpuzkarpuzkarpuzkarpuzkarpuzkarpuzkarpuzkarpuzkarpuzkarpuzkarpuzkarpuzkarpuzkarpuzkarpuzkarpuzkarpuzkarpuzkarpuzkarpuzkarpuzkarpuzkarpuzkarpuzkarpuzkarpuzkarpuzkarpuzkarpuzkar...
--> bi kere farkına varmadan alpay erdemlik taslamıştım. önce yazdıysam da tekrardan yazasım var. bak şimdi, sıçmak eylemini ele alalım. gerçek manasında fiziksel olarak bi insanı daha fazla rahatlatacak başka bişi var mı allaşkına. millet aktivya filan yiyor sırf bu eylemi hakkını vererek yapabilmek için. gerçek manada sıçmak süper bişi. amaaaa gel gelelim diğer anlamına. hayatta sıçmak çok fena. cümle içinde kullanalım mesela: "s.ktirrr temyizin son günü yarın, sıççççççtıkkkkk" vurgulanarak söylenir bi de. ama gerçek manasına gelince, ay tuvalete çıkamıyorum, yok aktivya da fayda etmedi filan. neyse işte bu kadar:)
--> çok üşengeçim bu aralar. blogları okuyorum vallah len, yorum şeyetmeye üşeniyorum sadece. vefasız neyin demeyin bana. simimya şeyhime bile yorum bırakmadım tee ne zamandır. onu çok seviyorum, yağlıyorum ballıyorum ki bana kızmasın, kulaaamı çekmesin. :P:P
--> kediler sahiplerine benzermiş temalı bi yazı yazmış prncfrn, benimkinin aşk hayatı bana benzemiş sadece. sevdim sevilmedim seveni sevemedim. oysaki piyenses gibi kedi yau. kedi evde kaldı. 3 yaşında bakire kedi mi olur be yaaa. bebişleri olsun bn de torun torba sahibi olayım artık. allam lüffrnnn. vallahi onun üzerinden kendime pay biçiyosam ne olayım. ama hani belki çikoya acırsan accık bana da onun torpilinden geçersin ha? olma mı? aşk hayatım çok kötü yaa, hatta aşk hayatım yok. bi de lafı gelmişken, eski kırıklarımı ısıtıp ısıtıp önüme sürmesen diyorum. hani eğlence olmuyor değil de ben dalga geçme kısmını da boka sarıyorum o bağğlamda.
--> haftasonundan sonra çocuk yapmamaya karar verdim. çocuğu yaparken hep beraber bakarken sadece anne. oldu güzelim. ey müstakbel koca, olur a bi gün evlenirsem ve sen benim kocam olursan tutar da bi çocuk yaparsak, o çocuğun ilk büyük -büyük dediysem ateş, üsye filan- hastalığında, bana, çocuğa neden iyi bakamadın, yok çocuğu sen hasta ettin filan dersen, ki bence aklından bile geçirme, seni o an boşarım. çocuk dediğin hasta olur. çok fena bozuşuruz anlayacağın.
--> ben ve kardeşim daha küçücükken (ben yenice 4 kardeşim de 1 yaşını anca geçtiği zamanlar) annem fulyayı (kardeşim olur) bana emanet edermiş, "aman ha kızım çocuğumuza iyi bak düşmesin, taş yemesin, toprak yemesin" diye tembihleyerek. yine bi gün lojmanın bahçesinde yazgımızı sermiş oyuncaklarımızı getirmiş, fulyayı bana emanet etmiş. bahçede benim şimdi anımsamadığım gülçin diye bi çocuk da varmış. o da o sıralar anca 2 yaşındadır diyo annem anlatırken. neyse annem gene bana bırakıp gitmiş ya çocuğu nasıl bunaldıysam sorumluluktan filan, (bu kısmın şahidi gülçinin annesi leyla teyze imiş) gülçine dönüp "gülçin ablam, ben evlenmicem, çocuk bakmicam, doğurmicam, çok zor" demişim. haftasonundan sonra acaba teee çocukluğumdan epey doğru bi karar mı almışım ne, sorgulamadım değil. ne zaman kardeşinin peşinde minik bi abla-abi görsem üzülürüm lan. yazık diil mi bize. ühühühühüüü. allam bi daha doğarsam bi ablam bi de abim olsun lüffennnn:))) bi evin büyük çocuğu olacağına git dağda domuz ol daha iyi :P:P
--> biz çocukken bi keresinde de televizyonun kumandasını kırmıştık fulyayla da annemlerden saklanmıştık okulun bahçesinde kavak ağaçlarının olduğu yerde. sonra ne olduydu hatırlamıyorum. bizim bir sürü hayvanımız vardı bi de. ne güzel bişiymiş şimdi düşününce köy öğretmenlerinin çocukları olmak. nereye gitsek peşimizden gelen bi oğlağımız vardı misal adı cincan olan. sonra fulyanın horozu cacik, fulyadan başka kimse yakalayamazdı onu. sarı bi kedi vardı bi de benim çok sevdiğim. (tam da şuan fonda arkadaşım eşşek çalıyor ve ben bu şarkıda ağlamaklı oluyorum hep:))
--> eklemezsem olmaz:
--> neyse daha fazla uzatmadan aşağıdaki şarkıyı es geçmeyin dinleyiverin bi der ve ben kaçarım. çok daldım maziye, arkadaşım eşşek sıpasını özledim bi de;)) o kendini biliyorrrr
stop - sam brown
All that I have is all that you've given me
did you never worry that I'd come to depend on you
I gave you all the love I had in me
now I find you've lied and I can't believe it's true
Wrapped in her arms I see you across the street
and I can't help but wonder if she knows what's going on
you talk of love but you don't know how it feels
when you realise that you're not the only one
Oh you'd better stop before you tear me all apart
you'd better stop before you go and break my heart
ooh you'd better stop
Time after time I've tried to walk away
but it's not that easy when your soul is torn in two
so I just resign myself to it every day
now all I can do is to leave it up to you
Oh you'd better stop before you tear me all apart
you'd better stop before you go and break my heart
ooh you'd better stop
Stop if love me
(you will remember)
now's the time to be sorry
(that day forever)
I won't believe that you'd walk out on me
Oh you'd better stop before you tear me all apart
you'd better stop before you go and break my heart
ooh you'd better stop
16 Haziran 2009 Salı
nuri öldü :(
her şey ama herrrrr şey para.
küçücük minicik bir kediyi kurtarabilecek %50 ihtimalli tedaviye verebileceğim 300 liram olmadığı için kızgınım. alamadığım kıyafetlre, gidemediğim restoranlara, çıkamadığım tatillere değil de minicik bir kediyi kurtarma ihtimali yarı yarıya olan bi tedaviye verecek param olmadığı için üzgünüm.
uyutulmak zorunda kaldığı için üzgünüm, ama ay sonunu bile zor getiren bi bünye için 300 lira büyük bir para.
ben topluca gidilmiş bir mekanda hesap ne kadardı sorusuna, "ne bileyim çok kalmadık ki ama ben gene de ortaya bi 100 lira attım çıktım" cevabını verebilecek durumda değilim.
nuri uyutuldu bu akşam. nuri bizim zeytinimzin 3 yavrusundan en afacan, en tatlı olanıydı. ve hatta en gürbüz ve en sağlıklı. sonra bi virüs geldi ve bağışıklık sistemini bi günde çökertti. vücudunda bi yerde kuluçkada beklermiş meğerse. ve benim, onu %50 ihtimalle kurtaracak bir tedaviiye harcayabileceğim 300 liram yoktu. uyutulsun dedim sakince en azından acı çekmesin...
diğer yavruları aşıladık hemen, elimden bu kadarı gelirdi bu kadarını yapabildim. ama ilk kez, içten ve gerçekten, bu defa kardeşim de ben de neden paramız yok dedik belki de.
elimizden bu kadarı geldi işte...
14 Haziran 2009 Pazar
yaz
yaz bunalımlarla geldi, o kadar sıcak ki zaten pek de olmayan çalışma şevkim hiç kalmadı bu aralar. yazın upuzun tatiller, evde mayışıp yatmalar, sabahtan akşama kadar deniz kenarında kavrulmalardan ibaret anılarını özledim. değerini bilemediğim boş ve uyuşuk günlerini.
içimden hiçbir şey ama hiçbir şey gelmiyor. yazmak bile. anlamsız sanki her şey, aşk bile. çünkü kıyısında dururken tam da şimdi aşkın apaçık gördüğün gerçeği reddetme çabasından başka bir şey olmadığını idrak ediyorum. kronik depresifler olarak biz kendimizi fazlaca önemsediğimzden oluyor tüm bunlar.
yarın iş var... zengin bir baban olmadığına göre tuğba aydemir çalışmak zorundasın, hep de çalışacaksın!!!
zengin demişken, zengin erkek - fakir kız oyunu da pek uzun sürmedi. sürmesin de zaten.
yaz bitsin en iyisi, bitsin...
12 Haziran 2009 Cuma
4 Haziran 2009 Perşembe
---
her zaman derim ben inandığım tek şey değişimdir diye. değişiyorum ve bunu dışardan gözlemleyebiliyorum.
mesela bir zamanlar koyu olmasa da eh işte denilebilecek düzeyde galatasaraylıydım. sonra ateist takılırdım çok pis. devrimcilik oynamaya çalışmasam da kendimi sol'da farz ederdim. bak hala daha milliyetçilik kelimesinden nefret ederim o ayrı. faşizmi çağrıştıran her şeye antipati duymamdan kaynaklanıyor belki de.
neyse ben bi zamanlar böyleyken ne olduysa oldu, başka bi insan oldum. tuttuğum takımı tırışkadan desteklemeye başladım, bana ne lan bana mı top oynuyo bunca adam dedim. hobi olarak gsli oldum. sonra ezilen takım fenerbahçeyi gördüm kupayı alana kadar fbli olmaya karar verdim. artık fbliyim yani. o kupayı alsın şampiyon olana kadar trabzonu destekliciim.
şaka bi yana şu takım tuttma muhabbetim bile azıcık ciddiye alınsa uçlardan ne kadar nefret ettiğim anlaşılabilir.
bu aralar aşırı "laik"çi tavırlara takığım. (böyle de tabir olmadı ama demek istediğimi bu anlatıyor gerçekten) şu tehlikenin farkında mısınız la başlayan tavır. ya da daha önce bilmiyorum. ben orda hissettim en çok. o sloganla ötelenmeye çalıştı toplumun bir kesimi bence. ergenekonla da ikiye bölündük, ergenekoncular ve karşıtları. ergenekon hakkında ahkam kesmeye yeterli bilgim yok ama tek söyleyeceğim doğudaki o ölüm kuyuları bile açılabildiyse, o dokunulamaz kutsal paşalara azcık da olsa yargının eli uzanabildiyse bi umut var demektir.
ben hislerimle hareket ederim her zaman, hemen hemen her şeyde. bir şeyler bana rahatsızlık veriyorsa ne olduğunu nasıl olduğunu anlamlandıramasam da kafamda yerleşince düşünceler haksız olmadığımı görürürüm.
özgürlüklere inanmak istiyorum benen çok. baskıyla, dayatmayla ve hatta zulmetmekle devam edeceğine en mükemmel rejim toplumun iradesiyle en boktanına dönüşsün tercih ederim. ben düşünmekte özgür olayım bir başkası giyinmekte başka bi tanesi de soyunmakta. kimse anadilini konuşmaktan yoksun bırakılmasın mesela. ne kadar gülerek anlatsa da patronum ilkokulda çerkezce konuşanları tahtaya yazmakla görevli olduğunu ben bunda faşizmin en basitini görür ve üzülürüm.
bir toplumun evrilerek gelişebileceğine inanırım. kötüye mi gidiyoruz, baskıyla iyi dediğin şeyi kabul ettirmeye çalışmak o kötünün de kötüsü aslına bakarsan.
bekir coşkun okumuyorum mesela, onun gördüğü gözle görmüyorum, onun baktığı yerden bakmıyorum. cumhuriyet gazetesini elime almayalı aylar oldu. şu sıralar sadece hissetmekle meşgulüm kafamdaki taşlar yerli yerine oturduğunda anlatabileceğim belki de demek istediklerimi.
mesela, ben bir yazarı sırf düşündükleri ya da bulunduğu siyasi zeminler yüzünden yargılayanlardan olmadım. aslına bakalırsa bu tavırla karşılaştığımda hala daha şaşırabiliyorum. birileri o yazarın bir tek kitabını okumak yerine şeceresini araştırmış bana ahkam kesiyor. gülüp geçemiyorum, acınacak duruma.
beni bu tarz ötelemeler irrite ediyor. facebook denen bokta -evet evet o bokun en kıdemli üyelerindenimdir ben belki de- türbanlı (bak başörtülü demedim ama desem ne fark eder başını örtmemiş mi en nihayetinde) bir kızın otururken beli açılmış donu gözüken videolarının paylaşılıp "bak bak asıl -afedersin- orospu bunlar" tavrı irrite ediyor. arada benim de belim filan açılıyordur düşük bel pantolona alışığız malum ben de orospuyum o zaman demek ki. (yok o sade don değildi tangaydı g-stringti filan demeyin izlemedim bile videoyu. ya da dur eleştirdiğim gibi davranmayayım da izleyeyim) hmm bira içen, dövme yaptıran, otururken beli açılmış da tangası görünmüş, bankta dizaltı eteğiyle bacak bacak üstüne atmış ve deeeee açık alanda sevgilileryle yiyişen türbanlı kızların resimlerinden derlenmiş bir videoydu izlediğim. tanga ve dövme dışında hepsini yaptım, tanga sevmiyorum rahatsız edici bişi dövme konusunda da hem canım tatlı hem de güvenebileceğim bir yer bulamadım henüz. modern başı açık kadın bunların hiçbirini yapmamış mesajı varsa burda ben bağnazın önde gideniyim o vakit, sevgili okur ya da kaşar mıyım acaba, bak şimdi kafam cidden karıştı. amaaa biri de çıkıp yorumlarda "ay benim sevgilimle ilişkim çok özeldi sokakta elini bile tutmazdım" diye çıkarsa peşin peşin söyleyeyim alnını karışlarım onun. ya yalandır söylediği ya da zottirikten tırışkadan bi ilişkisi vardır.
neyse konudan iyice uzaklaştım galiba ben. birileri çıkıp anafikri söylemeden ben kendi babafikrimi söyleyeyim: düşünmeden ahkam kesmek yerine azcık insan gibi hissetmek gerek der bu yazı, iişte saece bu kadar.
sevgilerimi sunar, yorumları heyecanla bekler cevap yazmayacağımı peşin peşin belirtirim.
ya bi de söylemeden geçemeyeceğim, uzaktan ahkam keserek eleştirdiğimiz bir sürü şey var ya hani misal eğitim şart filan diyoruz, işte o şeyler zottirikten ekonomimiz düzelmedikçe düzelmez canlarım. vatanın bölünmez bütünlüğü filan lafta kalır biz ekonomik olarak çöktükçe. penguende mi ne okumuştum, kimin yazısıydı anımsayamıyorum, millet olarak kucağa oturtulmuş fark ettirilmeden düzülürken ettiğimiz kavgalara bak mealinde bişiydi. kucağa oturtulma kısmını çok net anımsıyorum ama, hiç aklımdan çıkmadı zaten de keşke bi kenarlara yazsaymışım cümlenin tamamını.
olduğu kadar...
28 Mayıs 2009 Perşembe
değişim
erkekler için önemli not: baştan uyarayım bu yazı kadınlara hitap etmektedir.
bugün bi resme baktım ve belki bencilce de olsa hayatımda son zamanlarda yaptığım en iyi şeyin az biraz zayıflamak olduğuna karar verdim.
yusyuvarlacık, şişman kategorisine girebilecek biri değildim bundan 7-8 ay önce belki ama her geçen gün adım adım yaklaşmıyor muydum buna?
yapıla bir konuşma her şeyi değiştirebildi benim adıma. anahtar kelime netleştirmekti, bir konuşmada idrak ettim ben. sonra değiştirmekti bir şeyleri ve kendimle başlamalıydım. hiçbir zaman insanların imrenerek baktığı bi güzelliğim olmadı ama çirkin kategorisine de girmezdim sanıyorum. ama E.T.ye benzediğim bi resmin varlığı yadsınılamaz bir gerçek.(balık arkadaşım yalvarırırım kaldır o resmi yahuuu facebooktan) neyse işte o konuşmanın geçtiği sıralar nette zayıflamakla ilgili öneriler aramaya başladım. ve imdadıma her zaman hemen hemen her konuda olduğu gibi ekşi sözlük yetişti. orda bir entrye rastladım ve 7-8 ayda neredeyse 8-9 kilo verdim.
entrynin başlığını ve yazarını anımsayamıyorum ama copy paste yapıp mailime yollamıştım o zamanlar. yazıyı aşağıya copy paste yapmadan önce;
1. kilolu olmak çirkin olmak demek değildir, sağlık için ve kendinizi daha iyi hissetmek için zayıflayın derim ben.
2. bende işe yaramış olabilir ama gene de garanti vermiyorum.
3. yazının sahibini bulamadığım için olur a bloguma rastlarsa ondan peşin peşin özür diliyorum.
işte o yazı:
"yalan yanlış, kulaktan dolma bilgilerle yapılan bilinçsiz rejimler sonucunda, verilen kilolari misliyle geri almamızı önleyen rejim yöntemidir. basit kuralları vardır:
1. fazla kilolarınızı, aldığınız hızda vereceksiniz. (bkz: yokuşu, çıkılan vitesle inmek). böylelikle, yerleştire yerleştire aldığınız kiloları, yerleştire yerleştire vereceğiniz için, cozutup ipin ucunu kaçırmadığınız müddetçe, yeniden şişmanlamaya başlamazsınız.
2. hedefleriniz gerçekçi olacak ve kendinizi kandırmayacaksınız. ayda beş-on kilo vermeye calışmak ne gerçekçi, ne de sağlıklıdır.
3. her şeyi yemek serbest olacak. sadece porsiyonları biraz küçülteceksiniz. azaltacağınız miktarı siz belirleyin ve kendinize karşı acımasız olmayın. çayınızı iki şekerle içiyorsanız, bir ay süreyle bir buçuk şekere, sonraki ay bir şekere düşürün. porsiyon tatlının önce üçte birini, sonraki ay yarısını yemeyip tabağınızda bırakmak gibi... bu faaliyeti, aldığınız bütün gıdalara, zararlı alışkanlıklarınıza, zaman içerisinde tedricen uygulayabilirsiniz. meyve ve sebzelere herhangi bir sınır getirmenizin gerekmediğini biliyorsunuzdur zaten.
4. zalim yasaklar koyarsanız, bir süre sonra gözünüz döner, rejimi mejimi sittir eder ve kıtlıktan çıkmış gibi yemeye başlarsınız. efendi olun, akıllı olun.
5. kola, gazoz yerine, tercihen evde yapılmış limonata veya ayran için. (bkz: high fructose corn syrup)
6. sabırlı olun. ikide bir basküle tırmanmayın, hatta baskülü kaldırın ortadan. sadece şunu iyi bilin ki, bu rejim garantilidir ve sizi sağlığınıza kavuşturacaktır. yeterince süre geçtiğinde, kemerinizin rahatladığını zaten göreceksiniz, bundan emin olun.
7. geldik en önemli kurala! bu kuralı seveceksiniz (tıpkı 3 no'lu kuralı sevdiğiniz gibi). ayda bir defa, en çok ne seviyorsanız, canınız o gün neler çekiyorsa, patlayana kadar, kusana kadar yiyin. sucuksa sucuk, börekse börek, şambabaysa şambaba. o gün her şey, her miktarda serbest olacak. bir süredir azalan kalori alımınız nedeniyle, metabolizmaniz değişen duruma uyum sağlamış ve kalori yakmayı ekonomize etmiş haldedir. böylelikle, hem metabolizmanızı kandırmış ve ona, "nooluyo yaaaa? hani "idare etme durumu"na geçmiştik? kaynak bu kadar bolsa, ben de bol bol yakarım anasını satıyim!" dedirtmiş olacak ve hem de nefsinizi tatmin etmiş, rüyanıza iskenderlerin girmesini engellemiş olacaksınız. (evet iyi bildiniz. iki aydır rejim yaptığınız halde, kilonuzda milim kımıldama gözlemeyişinizin sebebi, bu kuralı bilmiyor olmanızdı!)
8. şartlarınız elveriyorsa, günde onbeş dakkacık, yarım saatçik yürüyebilirseniz ideal olur.
geçin efenim o tempolu yürüyüşleri, eşofmanları filan! günlük kıyafetinizle, geze geze, kasmadan, terlemeden... "zamanım yok" filan diyip çamura yatmayın, kırmayın kalbimi. ama gerçekten zamanınız yoksa, çıktığınız merdiven sayısını biraz arttırın.
bütün bunları kaytarmadan yaptınız; altı ay sonra sizi görenler "a aaaa!!! tığ gibi olmuşsun ayol! süzülmüşsün, gıdın kalmamış" filan demezlerse, paranızı iade ederim.
haa, bi de, zinhar aç karnına market alışverişine çıkmayın.
edit: 14 kasim 2005 tarihli hürriyet gazetesinde, osman müftüoğlu hoca bakın ne demiş:
yediklerinizi azaltmalısınız
bilimsel bir beslenme planı, sizin tükettiğiniz günlük enerji toplamınızdan genelde 500 kalori kadar bir kısıtlama yapar. çok özel durumlarda bu kısıtlamayı 1000 kaloriye kadar çıkarabilir. 500 kalorilik kısıtlamadan ne çıkar demeyin! böyle bir kısıtlama size ortalama olarak her 10-12 gün için bir kilogram civarında kilo kaybını garanti eder. bu, ayda 2.5-3, yılda 20-30kg?lık bir kilo kaybı demektir. 500 kalorilik bir kısıtlama yapmanız için 2 dilim ekmek, 3 yemek kaşığı pilav, 4 yemek kaşığı kuru fasulye, 2 yemek kaşığı yağ ve 1 iri muzu eksik yemeniz yetecektir. eğer bu kadarcık bir kısıtlamayı bile göze alamıyorsanız, bizim önerimiz böyle bir çabanın içine hiç girmemenizdir.""
ben ne yaptım, merak ederseniz,
sabahları nesfit+haşlanmış yumurta+beyaz peynir+domates salatalık(ekmeksiz bir öğün)
öğlenleri ne olursa ama yarımm porsyon
akşamları başta sadece meyve sebze + kahve (tavsiye etmem) sağlıksız olduğunu görünce sıcak yemek ne olursa ama mutlaka yarım porsiyon ve ekmeksiz.
ekmeksiz yapamayanlar için (ben de başta böyleydim) çavdar ekmeği.
en önemli kural bu diyete başlamadan öbnce bir kere tartılın sonra 2 -3 ay çıkmayın tartıya filan. misal benim evimde tartı yoktu, 1 ay oldu en fazla alalı.
yürüyemem diyenler için püf noktası hiç asansör kullanmamaktır. ben mümkün oldukça yürüdüm ama adliyede filan hiç asansör kullanmadım. topuklu filan demedim hemen hemen her gün 5 kat merdiven inip çıktım. alışırsınız, zor filan demeyin.
bundan 3-4 hafta filan önce de ebru şallının nette dolaşan bi pilates dvdsi var onu indirip aletsiz hareketleri yapmaya başladım.
son olarak şimdi kaç kilosun derseniz bi süredir 56.5te çakılı kaldım. ama hiç acelem yok. zaten hedefim 45 kiloya filan düşmek değil. 52-53 filan benim için ideal olacak, ama zaten hiç de acelem yok. önemi olan yazıda da dendiği gibi kalıcı ve sağlıklı bir şekilde kilo vermek.
neyse fazla uzatmadan öperim şekerler...:)))
kaynağı buldum: işte buuuu
27 Mayıs 2009 Çarşamba
düzen mi, bana mı dediniz?
fazlaca mı hayalperestim ben acaba?
ondan mı bu kadar çabuk umutlanmam bu kadar çabuk hayalkırıklığına uğramam. hala şaşırabiliyorum insanlara, ne garip.
bazen günlerin çabucak geçmesini istiyorum bazen de zamanımı israf ettiğim düşüncesine kapılıyorum. ne önemli şu hayatta peki? bundan 10 sene sonra geriye dönüp baktığımda ne olacak ellerimde hayatıma dair? kurmayı sürekli ertelediğim düzenler mi yoksa pişmanlıklar mı? okul bitti, staj bitti, hayatımız kurmalı saatlere dönüştü. sabah kalk işe git, akşam olsun eve gel. bundan mı ibaret hayat, değilse alternatifi ne peki?
her şeyi bırakıp dilini, huyunu, suyunu bilmediğin insanlarla yaşamak mı? nerede ve nasıl mutlu olunur?
mutsuz muyum? değilim ama mutlu muyum sorusuna da net bir cevabım yok benim. zaten mutluluklarım sadece "an"larda saklı değil mi benim. şu gün, şu saatte, şurda, şunlarlaydım ve çok mutluydum diye bir liste yapabilirim hemen. süreğen hale gelir mi bilmiyorum. benim için mutsuzluk belli bir zaman dilimine yayılabilse de süreğen hale gelebilen şey monotonluk şu hayatımda. ne mutsuz ne de mutlu. aynı ve sıkıcı bir şekilde birbiri ardına dizilmiş günler.
bu nedenle çok seviyorum ya fotoğrafları. mutlu anları biriktirmeme yardımcı.
herkes düzen kurma peşinde bense düzensizlik. korkuyorum kalıcı olmaktan dünya üzerinde...
25 Mayıs 2009 Pazartesi
18 Mayıs 2009 Pazartesi
17 Mayıs 2009 Pazar
kısa kısa
*göksel'e fena taktım, playlistimde sürekli o dönüyor.
*msn denen şeye gıcık olmaya başladım iyice, genelde çevrimdışı takılsam da bi dosya için çevrimiçi olmamla beni beklermiş gibi üzerime atlayanlar var. cevap yazmayınca ya da geç yazınca kızanlar var bi de. hele işteyken açtığım zamanlar. işte msn açılır mı demeyin. listemde avukat arkadaşlarım var, gün oluyor fikir istiyorum, gün oluyor dilekçe/müzekkere örneği. bi de benim kendi işim değil ki yahu, kendi işim olsa durup çene çalar geyik yaparım ben de.
*feysbuk denen zımbırtıdan takip ediyorum, mezun/öğrenci herkesler üniverste şenliklerinde içme gezme modunda. tıp fakültesinden başkaca doğru dürüst fakütesi olmayan b.klu akdeniz üniversitesinin şenlikleri olmuş, geçmiş haberimiz olmadı. zaten bişiye de benzemiyo ya neyse. ankaradakiler çok kıskanıyorum, acayip hasetlik besliyorum size haberiniz olsun!!!
*bazı insanlar var, o kadar kırılmalarına rağmen birisine, acı çekmelerine rağmen o kişiyi hayatlarından çıkarmıyorlar. sevgilerini kırgınlıklarından, acılarından, yaşadıklarından üstün tutuyorlar. ben yapmadım, yapamadım hiçbir zaman. kendimi önde tuttum hep. doğru olansa hangisi bilmiyorum.
*bu yakınlarda hayatımda ilk defa uçağa bineceğim, garip. bakalım bi rezillik yaşamadan gidip gelebilecek miyim:))) ilk kez bu kadar yakın bi arkadaşımın düğününe gidiyorum, kulağa garip geliyor. ankaraya da gittim bununla beraber ay sonunu görebilecek miyim meçhullerdeyim. kısfmet:))
*sanırım erkeklerden gerçekten soğumuşum. joni gelse aman diyebilecek durumdayım zannımca. yok len demem demem, yeter ki gelen joni olsun:)))
*hiç işe gidesim yok, ben hobilerimle uğraşsam ama biri bana maaş bağlasa:)) böyle bi grup var feysbukta. girdim.
*bi de yaz geldi, deniz mevsimi açıldı buralarda, kıskandırmak gibi olmasın...
14 Mayıs 2009 Perşembe
göksel - mektubumu buldun mu
göksel eski zamanların şarkılarını coverlayıp süper bi albüm yapmış diye duymuştum. sonra son günlerde radyolarda bi şarkı dönmeye başladı gökselin buğulu sesiyle. ben bazı şeylere ilk görüşte vurulurum. bu her şey olabilir, bu şarkıda da aynen öyle oldu. dinledim ve vuruldum. hüzünlü, buğulu (kimse aksini iddia etmesin, göksel hayranlığım fanatiklik derecesindedir:P) bir ses ağlamak güzeldir, diyordu ağlamak güzeldir. sonra bugün başka bir şarkıda göksel "yandı yandı içim yandı, içti aşkı kanmadı, kalbimin istediğini almak nasip olmadı" demesin mii:) dedim ne de çok özlemiştim gökseli duymayı radyolarda, ama beni radyo kesmez hemen bulmalı edinmeliyim albümü.
nitekim eve gelir gelmez araştırmalara başladım. başka zaman olsa başka bir şarkıyı bulamam ya kısmet şurası karşıma çıkıverdi. hemen indirdim dinlemeye başladım, hiç de hayalkırıklığına uğramadım. ama sadece indirmek benim gözümde göksele haksızlık olur, en kısa zamanda albümü de edinmeye kararlıyım.
o zaman yandı yandı içim yandı diyerek devam edelim, kalbimin istediğini almak nasip olmadıııııı
11 Mayıs 2009 Pazartesi
erkekler boktur!
dün kardeşime erkeklerin ne kadar pis, malak, mal ve hatta ilkel olduklarından bahsedip örnekler veriyordum ki bana "sen yoksa frijit mi oldun" dedi. öylece kalakaldım diyecek hiçbir şey bulamadım. yani bunun frijitlikle ne alakası var, sonuna kadar da arkasındayım söylediklerimin. yani son iki-üç gündür karşıma çıkanlar nefret katsayımın artmasında epey etkili oldu kabul de bu frijitlik değil.
ben erkeklerle ilgili gerçekleri söylüyordum sadece. en kibarı, en eğitimlisi bile iki tane daha erkekle yanyana gelince içindeki hayvanı zort diye piyasaya çıkarıverir.
hani cem yılmaz bi gösterisinde anlatıyor ya erkekler yalan söyleyemez, yalan söyleyemdikleri için de yalancı olan erkeklerdir diye. işte kökeninde de bebeklikten beri aileleri tarafından sırf erkek oldukları için hiçbir şeyi (pipilerine kadar) gizlemelerine gerek olmadığı, hatta bununla gurur duymaları gerektiğinin empoze edildiğini söylüyor cem amca. işte o nedenle ne kadar kendini eğitse de erkek yetiştirilme tarzı ve erkek her zaman egemen yapının bir ürünü olarak çok çabuk ve kolayca hayvanlaşıyor. çünkü onun "çükü" dünyanın en değerli hazinesi ve puccanın dediği gibi bulduğu bilumum deliğe sokarak düzeltebileceğine inanıyor.
gecenin bi vakti çüküne güvenerek, sadece bir çüke sahip olduğu için iki kızı "götürebileceğini" düşünen ilkel insan müsveddesine istediğini vermeyince tepkisi "seni bi s.kerim ... olur" "seni bi s.ksem düzelirsin" vs vs oluyor. ilaç mı bu mübarek. sen hayatında parasını ödemeden bir kere bile bi kadınla yattın mı ki bu ahkamlar nerenden çıkıyor. gönül rahatlığıyla karakolluk bile olamıyorsun ki bu yozlukta. gerçi ben kullanmayı pek sevmediğim mesleki statümü ve kıyafetimi çok güzel giyinip kan kusturabilirdim pekala ona ama... aması işte. onun yerine yer yüzünden silmek geldi içimden sadece. bi tane gereksiz insan, kımıl zararlısı yok oluverirdi işte, ne güzel. ey erkekler, insancıl yanımın yok oluşundan sizler sorumlusunuz.
haddini bilmek şu hayattaki en önemli meziyetlerden biri, çüklerinizden mütevellit bu konuda pek bi beceriksizsiniz ne diyeyim.
şimdi gelelim fasülyenin nimetlerine;
1. çok yakın olduğum çook sevdiğim erkekler yok mu? hem de çok fazla. ama onların da yeri gelince hayvanlaştığını yadsımıyorum o nedenle kimsecikleri de tenzih filan etmiyorum. alınmak serbesttir, anlayacağınız.
2. frijit olmadım, umarım olmam da:P şaka bi yana lezbiyen filan olmadığıma göre ben de yeniden bir erkeğe aşık olacağım. ve biliyorum ki aşık olduğum adam hayvanoğlu hayvan olacak.
3. bu bir genelleme yazısıdır, genellemelerden nefret eden, hatta bütün genellemelerin yanlış olduğunu düşünen ben gene de genellememin arkasında duruyor ve "erkekler boktur" demeye devam ediyorum. kabul edin işte, hıh.
4. erkeklerin bok olmasında kadınların payı yok mudur, bütün suç onlardadır hatta. bi tek amazon kadınlarını istisnai tutarım, bi de amazon kaınlarının ruhlarını taşıyan modern amazonları.
5. bi de bu alakasız olacak ama ankaradayken dilek'in şimdi ismilerini unuttuğum arkadaşları şöyle bi tespit yapmışlar yazmadan geçemedim: her erkeğin aşık olduğu bi tane erkek var. misal bunlar senelerce aynı evde yaşıyolar, beraber içip beraber sıçıyolar vs. ama bu beraberlikten hiç sıkılmıyolar. yani adamın biri için başka bi adam vaz geçilmez. yani tamam kadınlarda da var bu durum görece ama, kadınlar gerçekten çok uzun süreli yanyana olmaya, her şeyi beraber yapmaya tahammül edemiyorlar. misal ben 3 gün aynı insanla görüşsem sıkılıyorum. (çok uzun zamandır görmemiş ve özlememiş değilsem tabiii) ama erkekler öyle diil. (bu konuda yorum bekliyorum)
6. aklıma daha da yazacak bişi gelmedi, hepiniz b.ksunuz yaşasın kadın olmak diyip propaganda havasında ve de çok alakasız bir şarkıyla son vermek isterim. nil'den gelsin;
8 Mayıs 2009 Cuma
angara bebesi oldum ben yeniden
o kadar gittim geldim bi ankara yazısı yazmadan olmayacak. bugün düşündüm o kadar gezdim ettim anlatmazsam olmazzz.
çok garipti bu kez, hem çok yabancı hissettim kendimi hem de bildik tanıdık. aştiye sabahın kör vakti indim, ego kuyruğu bekledim ki o bile hoşuma gitti, o derece özlemişim yani. neyse geceden serdarı aramama rağmen bi türlü ulaşamama rağmen kurtuluşta ankaraydan zıplayıp kapısına dayandım. neyseki evdeymiş, kapıyı açıp hadi hadi hiç uykumuzu bölme geç içeri yat diye karşıladı eşşek sıpası. bir iki saat uyuyup dilekte kahvaltıya geçtik, bunlar tuz gölüne gezi planlamışlar öğlenin bi vakti kalkıp karagöle gittik. tuz gölüne diye niyetlenip karagöle gitmemiz de ayrı bi şaşkınlık ama konu serdar olunca normal oluyor haliyle:) çok güzel bir yermiş gerçekten ankarada ikamet edenler mutlaka gidip görsün derim ben:) onlar böyle dağ tepe gezip durmaktan keçi gibi olmuşlar; oraya buraya kolaycacık tırmanyorlar ben zavallıysa el mahkum yardıma dileniyorum. serdar bey iki tutsa elimi üçüncüde unutmasından mütevellit cihan isimli arkadaşlarına kaldım ben de. şaşkoloz serdar yardım etmediiği gibi dedikodular üretip elemanı utandırdı sürekli. en son "cihan, hayatım dedikodulardan daha kıymetli tut şu elimi yardım et!!!" diye çemkirmek zorunda kaldım. ahanda burası karagöl:) resim de dileğin şaheseri.
bu da benim eserim, pek bi olumlu tepkiler aldım ehehehe. ama güzel resim di mi yaniii:) bi de serdar doğada bulduğu her şeyin tadına bakma çabasını yansıtmasaymış bu resme daha da süper olacakmış ama napalım:)))
aa bi de şu resimde görüleceği üzere kendisi keçi olmanın yanında gerçekten uçabilen bi kuştur aynı zamanda:))
karagöl gezimizin tek eksik yanı yanımızda yiyecek içecek namına hiçbir şey, gerçekten hiçbir şey almamış oluşumuzdu. millet mangallar, kısırlar, köfteler götürürken biz anca bakıp ağzımızı şapırdattık. ama dönüşte karşıyaka mezarlığının yakınlarındaki mengen evinde yediğimiz yemek harikaydı. ankaralılar mutlaka gitsin anacım. yalnız bndeki tarif bu kadar: karşıyaka mezarlığının oralardaki mengen evi:)
akşam eve dönüşümüz filan herkes bi kenarda sızıp kaldı. ben tabii ki gene en sona kalanlardandım, uykucu olamadım hiçbir zaman napayım:))
cumartesi için godsy beyle söleşmiştik zaten. ben baştan geç kalır bünyemden ona bahsedip iyi ki uyarmışım nitekim neredeyse bir saat geç kaldım. imgede epeyce beklettim kendisini burdan tekrar tekrar özürlerimi iletirim efem. çok keyifliydi muhabbet her zamanki gibi onla. gerçi çikoyu neden getirmedin yaza kadar bende kalsaydı diyip beni kızdırdı biraz ama anlamıştır herhal kedükümü kimselere vermeyeceğimi:D:D kimselerii çekiştirmedik, simimya hojamın kulaklarını çınlattık sadece birazcık, keşke o da yanımızda olaydı dedik:)) (simin hanım ısrarla evden kaçmanı talep edyorum bak:)) sonra benim üniden arkadaşlarım bastı sırayla imgeyi. godsi bey bi bahane üretip kaçtı (yedim sanma) saatlerce imgede oturup muhabbet ettik. baya özleşmişiz sarılıp sarmaşıp durduk; resimlerden de görüleceği üzre. herkes ne kadar zayıflamış olduğumdan dem vurdu, iyice gaza geldim ben dee:D:D aa bi de saçlarımın renginden tabii, kesin olarak rengimi bulmuş olduğuma kanaat ettim ben de:)
imgede denizin yaptığı browniyi silip süpürecek kadar uzun kaldıktan sonra nihayet sıkılıp nefese geçme planımızı uygulamaya koyduk. imgeden konur sokağı izlerken çağları görmemiz daha bi güzel oldu. o olmasa nefeste yer bulmamız imkansızdı ayıca.
nitekim ben bu kez fazla içmesem de epeyce eğlendik, oynadık kurtlarımızı döktük. hiçbir parçada dans etmeyen iskender kolbastı çalınca trabzonluluğu gösterip bi güzel döktürdü ki gecenin en eğlenceli taraflarından biri de buydu. fotoğraf makinesi elimde sürekli fotoğraf çektim abuk subuk. (eklemeye üşeniyorum:))
sonra dilek geldi bizi aldı filan.
pazar günü haliyle gene aynı tayfa toplaşıp kahvaltı ettik, tabu oynadık, yemek yedik filan derken kendimi süper eğlenmiş ama yorgunluktan bitkin bi halde kumlucada hacizde buluverdim. ordan adliyeye dönüp çalıştım ve hatta büroya gidip bayılmadan çalışmaya devam ettim.
çok güzeldi gene, güzelliği kısa oluşundaydı bi de galiba. hayat mutlu olduğun anlardan ibaret, ve mutluyken zaman gürül gürül akan bir çağlayan gibi çok çabuk geçip gidiyor. geri dönmeye kesin karar verdim bu kez. hayatım olmak istediğim yerde dostlarımla anlamlı.
5 Mayıs 2009 Salı
gerçekleşmeyen dileklerim ve ben
ya evet bikaç gündür biloglarda filan görüyorum hıdrellez yaklaşıyor filan falan diye. nedense bu sene içimde hiç bahar havası yok. geçen sene ne ümitlerle dilekler dileyim yat limanından denize salmıştım bi halt olmadı. bu sene zaten burda bahar gibi de diil. 2 gündür şakır şakır yağmur yağıyo. geçen seneyi düşününce allam hırka var üzerimde şuan.
neyse konu o değil de, ben yarım saat öncesine kadar bu sene dilek dilememeye kararlı iken annecim saolsun gene başıboş umutlara gark ettirdi beni. bi ara kapı açıldı biri geldi sandım. sonra tekrar açıldı. meğersem bunun aklına yeni gelmiş koşa koşa bahçeye inmiş gelmiş. geldi başıma sen dilek dilemiyon mu. yok anacım tutmuyo benm dilekler dedim ama heveslendirdi beni bi kere. durduramadım kendimi. rsim yeteneğim de dillere destan olduğu için çizdiğim araba opel marka uzay gemisine (niye opel derseniz araba olduğu anlaşılsın maksat, bi de en kolay amblem onda. nasıl çizseydim aslan, kaplan), ev gecekonduya (ki tek camı var kiralık ilanının asılı olduğu) sevgili de koca kafalı bi morona benzedi.
diledim dilemesine ama hiçbirinden de umutlu diilim yav. bi kere araba ve ev hayal zira önce ödemem gereken öğrenim kredisi borçlarım var dağ gibi. sevgiliye gelince sevdim sevilmedim sevei sevemedim çıkmazında biri için olsa olsa gerçek bi kocakafa sokabilirim hayatıma o da gerçekleşmiş dilekten sayılmaz.
neyse şarkıyı ekleyelim de tam olsun. hadi bakalım buyrunn dinleyin
2 Mayıs 2009 Cumartesi
ünzile
"yağmuru kim döküyor
ünzile kaç koyun ediyor
dayaktan uslanalı
hiçbir şey sormuyor"
29 Nisan 2009 Çarşamba
kafası karışık bir balık ankara yolcusu
bugün giderim yarın giderim, şimdi gittim yakında gidicem derken aylar sonra gene ankara yollarına düşüyorum efem. 1 mayıs resmi tatil olmasa gidebileceğim yoktu gerçi ama bi gün fazla kardır diyip karar verdim patrondan da iznimi aldım biletimi çantama kattım yarın gece yola çıkıyorum.
"gitmek" hallerinde olup da benim kadar yola çıkarken tedirgini yoktur herhalde. ne bileyim içimde hem bi heyecan hem de burukluk olur nedense. biliyorum eski hayatıma bi dönüş gibi olacak gene döndüğümde adaptasyon sorunları yaşayacağım. sanırım bana geri dönmek kısmı koyuyor. kökleri olmayıp da bu kadar kolay bağlanabilen benden başka biri var mıdır, bana söylesin?
çok ama çok özledim herkesi, garip bi heyecan. bi de en nihayetinde godsiyle kavuşup kaynaşıcaz o da ayrı bi heyecan.
bi süreliğine buralarda olamayacağım gerçi bu aralar pek de yazdığım yok ama bu seferkinin bahanesi olsun bari.
yazının bitişine şu sıralar radyolarda duyup pek bi takıldığım bi şarkıyı eklemeden olmaz:D:D
manga - dünyanın sonuna doğmuşum
24 Nisan 2009 Cuma
resim-2
zaman geçiyor.
zaman geçiyor.
resimler var sadece anlara dair.
ben gidiyorum, ben geliyorum.
resimler o anda kalıyor.
ben resimlere bakıyorum.
zaman geçmeye devam ediyor.
hem daha dün gibi aynı anda da geçmiş oluveriyor güzel günler.
iyi ki resimler var,
yoksa benimkisi kötü bir hafıza.
ölünce sadece resimlerde kalıyoruz galiba.
ben bu aralar tek bir resmi çok seviyorum ama, bir resme bakıp ordaki ihtimali seviyorum.
seviyorum.
