tom robbins etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tom robbins etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Kasım 2008 Pazar

en yakınımdaki kitap

bugün sevgili nily'nin blogunda bir yazı gördüm. çok hoşuma gitti. zira lisedeyken biz bir nevi falmışcasına oynardık bunu. kimse mimlenmiyormuş, okuyan ve isteyen devam ettiriyormuş. tabii ki hemen atladım, hem dedim ki kendi kendime çıkacak cümle bana bu akşamlık fal olsun.

konu : en yakınımdaki kitap.

Oyunun (bizce falın) kuralları :

  • kendinize en yakın kitabı alın.
  • sayfa 56'yı açın, 5. cümleyi bulun.
  • cümleyi bu kurallar ile birlikte yayımlayın.
  • En sevdiğiniz, en moda veya en entellektüel kitabı seçmeyin, en yakınınızdakini alın.
nily'nin yazısını okuduktan sonra etrafıma bakındım. daha bugün toparlamıştım odamı ve bütün kitaplar kitaplığımda dizili, yani yakınımda yamacımda hiç kitap yok. sonra aklıma yatağım geldi. benim yastığımın kenarında mutlaka kitap/kitaplar durur. yatmadan önce mutlaka okurum. geçenlerde de bahsettiğim tom robbins kitabı "sıcak ülkelerden dönen vahşi sakatlar" güzel güzel durmaktaydı başucumda.
heyecanla 56. sayfayı açıp 5. cümleyi buldum: "...Bu yüzden belki dört gün." anlamsız geldi ilk başta. dudağımı büktüm, gözlerimle acaba yatağımdan daha yakında başka kitap var mı diye bakındım. sonra aklım başıma geldi, switters'ın kaderini değiştiren, perulu bi adamın (juan carlos) ağzından çıkan bir cümle azımsanamazdı. "al işte fal istedin fal çıktı. perşembeyi bekle bakalım."

22 Kasım 2008 Cumartesi

Sıcak Ülkelerden Dönen Vahşi Sakatlar


"Sıcak Ülkelerden Dönen Vahşi Sakatlar, uluslararası bir entrikanın ve Güney Amerikalı münzevi bir şamanın lanetine uğrayarak tekerlekli sandalyeye mahkum olan hınzır bir CIA ajanının öyküsüdür. Bu mahkûmiyet, ruhani bir "yükseliş" potansiyeli de taşır. Zira Fatima'nın üçüncü kehanetinin yeniden keşfinin ve şaşırtıcı içeriğini ifşa etme mücadelesinin vakayinamesini de tutan roman, aynı zamanda ruhani aydınlanmaya doğru bir yolculuktur. Vahşi Sakatlar bir yandan da kendisinden on yaş büyük bir rahibeye duyduğu saplantı kösnüllükle, lise çağındaki üvey kız kardeşinin bekâretini bozmak için duyduğu dayanılmaz arzu arasında gidip gelen bir adamın portresidir. Bütün bunlara çalıntı bir Matisse tablosuyla, sürekli yinelediği mantra'sı gelecek kuşakları aydınlatacak bir nitelik taşıyan bir papağanı da eklersek, Tom Robbins'e yakıştırılan "sözün break dansçısı" nitelemesini haklı çıkaran bir romanla karşı karşıya olduğunuz anlaşılır.

CIA ajanı kahramanımız Switters'ı birbiriyle çelişen arzular yönetir. Bilgisayardan nefret eder, ama tam bir siber-âlem büyücüsüdür; anarşisttir, ama hükümet için çalışır; barış yanlısıdır, ama silahsız dolaşmaz; derin bir ruhaniyet duygusu taşır, ama duadan ya da örgütlü dinden kendini sakınır; masumiyetin korunması fikrini saplantı haline getirmiştir, buna karşılık yeniyetme üvey kız kardeşinin masumiyetinin peşindedir.


Switters'a musallat olan, her birimizin kafasını kurcalayan o bildik çatışmadan farklı değildir aslında. Çözüm içimizdeki çelişen unsurlardan birini seçmek değil, ikisini de kucaklamaktır. İnsanlar hayatlarında kesinliğe özlem duyarlar. Oysa kesinlik, Tanrının barış mesajını yaymak için savaşmayı tercih ettiğimiz, cinayet işleyenleri ölümle cazalandırdığımız bir dünyada, bu çözümü olmayan çelişkiler dünyasında hiç bir sorunu çözmez. Robbins olumluyla olumsuzu, yin ile yang'ı birbirinden ayrılmaz görür. Hepimizin bindiği bir tahterevallidir söz konusu olan. Herkes aynı tarafa binerse, oyun kaçınılmaz olarak son bulur. Vahşi Sakatlar bir yanıyla, bir ajanın soluk soluğa okunan, mizah dolu macerasıdır. Başka bir düzeyde ise, canlılığın, devinimin, değişimin, ele avuca sığmazlığın, damgasını vurduğu çağımızda, tablonun bütününü gözlerimizin önüne seren, ciddi fikirlerle dolu roman olarak da okunabilir."

kitabın arka kapağında yazılı bu metin. ankara'da imgede gezinirken görüp almıştım hemen, hiç tereddütsüz. ne de olsa yazarı tom robbinsti. kötü olamazdı. o nedenle o zaman okumamıştım kitabın arkasında yazanları. oysa ben biliyor olsam bile kitabı, almadan önce gene de okurum arka kapağını, sonra rastgele bir yerini açıp birkaç cümle, bazen birkaç paragraf okurum. oysa dün alabildim elime okumak için ve ilk defa dün okudum bu metni. son birkaç gündür yaşadığım sıkıntıları, kendimle savaşımı, kötü-iyi çelişkisini bir anda anladım ve kovaladım seçim yapma zorunluluğunu. içimde herkeste olduğu kadar -daha fazlası değil- bir kötü cüce var. kıskanç, kötücül, ben merkezci, bencil, düşüncesiz ve hatta marazlı.
insan her daim erdem'li olamıyor ve hatta olmamalı da belki.
söylemek istediklerimi kelimelere dökemiyorum ama olsun varsın. ben anladım ya sadece yeter, yetmeli...

24 Eylül 2008 Çarşamba

haiku


"yuva yaptılar,
kalbimin bacalarına,
yitirdiğin o kırlangıçlar."*


*tom robbins, dur bir mola ver



2 Eylül 2008 Salı

tatlı hayat

geçen gün ölümü düşündüm. hem de uzun uzun. uyku tutmaz ve başım da çatlayacak gibi ağrırken aklıma ölüm geldi. ben normalde düşünmem ölümü pek fazla, babaannem dışında ciddi bir kaybım olmadı. babaannem giderken de ankaradaydım, annemler söylemediler bile dönünce haberini aldım. oysa çok severdim ben onu, okuma yazma bilmezdi belki ama birçok okumuş yazmış insandan daha güzel, daha aydın bakardı dünyaya. gencecik yaşında dul kalmış, tek başına 7 çocuğunu adam etmiş ve bir de bu arada çoklarının beceremediği bir şeyi becermiş: insanları yargılamamayı.

ne diyordum, ölümü düşündüm. ölümcül hastalıkların pençesindeki insanları, çocukları. haksızlık gibi geldi. ölsem dedim, ben ölsem belki annem babam bir de kardeşimle arkadaşlarım üzülecek; ama dünya dönmeye devam edecek, başkaları yaşayacak, yaşamaya devam edecek. oysa ben ne çok şey kaçırmış olacağım, ne çok. hani Efrasiyâb'ın Hikayeleri'nde ölüm geldiğinde herkes azraille pazarlık ediyor ya o misal (İhsan Oktay Anar-Efrasiyâb'ın Hikayeleri) ya da Tom Robbins'in Parfümün Dansı kitabındaki 1000 yıl yaşayan Kral Alobarla kadim eşi Kudra hesabı. ölüm adaletsiz, hayat kısa geldi.

gelme dedim ölüme gelme!
ben yine yeniden aşık olucam, ben henüz okumadığım onca güzel kitabı okuycam, ben görmediğim yerleri görücem daha. ve daha aklıma gelmeyen bir sürü şey var dedim.

acısıyla, tatlısıyla, bunalımlarıyla, sıkıntısıyla, kıskançlıklarıyla, sağ gösterip sol vurmalarıyla ah tatlı hayat sen ne kısasın.

25 Mart 2008 Salı

aşkı kalıcı kılmayı kim biliyor?*

"...
Aşkı kalıcı kılmayı kim biliyor?
1. Aşka semtin en güzel pastanesine çikolatalı pasta almaya gittiğinizi, eğer kalırsa, pastanın yarısını yiyebileceğini söyleyin. Aşk gitmeyip kalacaktır.
2. Aşka ondan bir yadigar istediğinizi söyleyip saçından bir lüle alın. Saçı ucuzcu bir mağazadan alınmış, üç tarafında yin/yang sembolleri olan bir tütsü aletinde yakın. Yüzünüzü güneybatıya dönün. Yanan saçın üzerine eğilip inandırıcı biçimde egzotik bir dilde hızlı hızlı konuşun. Yanmış saçın küllerini alıp yüzünüze bıyık çizmek için kullanın. Aşkı bulun. Ona yeni biri olduğunuzu söyleyin. Aşk gitmeyip kalacaktır.
3.Aşkı geceyarısı uyandırın. Ona dünyada yangın çıktığını söyleyin. Hızla yatak odasının penceresine koşun ve pencereden dışarı işeyin. Rahat bir edayla yatağa geri dönün, aşkı her şeyin yoluna gireceği konusunda temin edin. Uykuya dalın. Sabah uyandığınızda aşkı yanınızda bulacaksınız.
..."
* Tom Robbins, Ağaçkakan

16 Mart 2008 Pazar

alıntı-1*

" ...
Oysa düşünceler kesinlikle istikrarsızdır. Yanlış kullanılabilmekle kalmaz, yanlış kullanılmaya davetiye çıkartırlar. Ve düşünce ne kadar iyi olursa buharlaşabilme özelliği o kadar çok olur. Nedeni, yalnızca iyi düşüncelerin dogmalaşmasıdır. İşte bu süreç sayesinde yeni, teşvik edici, insanlık adına yararlı bir düşünce, ölümcül olan robot dogmaya dönüşür. Düşüncelerin dogmalaşması, tepkime sonucunda ortaya çıkan tehlikeli taşıyıcılar bakımından hidrojenin helyuma, uranyumun kurşuna ya da masumiyetin kokuşmuşluğa dönüşmesiyle yarışır. Neredeyse onlar kadar da amansızdır.

Sorun, düşünceyi başlatan ya da geliştirende değil, ikinci düzeyde başlar. Düşüncenin cazibesine kapılan, onu benimseyen, son tırnakları da kırılana dek ona asılan, onu ortaya çıktığı ruh halinde barındıracak genel bakıştan, esneklikten, düş gücünden, en önemlisi mizah duygusundan şaşmaz biçimde yoksun insanlarla başlar. Düşünceler ustalar, dogma ise müritler tarafından oluşturulur ve Buda da daima arada güme gider.

Yol açtığı bütün sefaletler nedeniyle Dünya Sağlık Örgütü'nün yapılacak işler listesinin başında gelmesi gereken, dar görüş adında, özellikle sevimsiz ve cesaret kıracak denli sık rastlanan bir bela vardır. Dar görüş, beyin egodan daha az enerjik olduğunda çoğalan optik bir mantar yüzünden oluşur. Siyasete maruz kalınca karmaşık bir hal alır. İyi bir düşünce, sıradan dar görüşün filtre ve kompresörlerinden geçirilince öte taraftan ölçü ve değer açısından azalmış olarak çıkmakla kalmaz, yeni dogmatik biçimlenimiyle başlangıçta niyetlenilenin tersi etkiler üretir.

İşte bu şekilde, İsa Mesih'in sevgi dolu düşünceleri, Hıristiyanlık'ın kötülük saçan klişeleri haline gelmiştir. İşte bu nedenle, tarihteki neredeyse her devrim başarısızlığa uğramıştır: Ezilenler iktidarı ele geçirir geçirmez 'devrimi korumak' için totaliter taktiklere başvurarak ezenlere dönüşürler. İşte bu nedenle, önyargının ortadan kalkmasını arzulayan azınlıklar hoşgörülerini yitirir, barış arzulayan azınlıklar militanlaşır, eşitlik arzulayan azınlıklar kendilerini üstün görmeye başlar ve özgürleşmeyi arzulayan azınlıklar saldırganlaşır (kendini baskı altında tutmanın ilk belirtisi gergin bir kıç değildir).
..."

* Ağaçkakan, Tom Robbins, İngilizceden Çeviren: Fatma Taşkent, Ayrıntı Yayınları, s. 81-82

öylesine

ne garip başka hayatlarda var olmaya çalışmak, kendi varlığından memnun olmamak.
başka türlü bir şey benim istediğim diyip duruyorum da ne istediğimi tanımlayamıyorum bir türlü.
peki ya "o başka türlü şey"i bulmaya çabalıyor muyum?
hayır.
peki ne yapıyorum ben, bazen sadece var olmaya devam etmek midir yaşamak?
belki de bazen değil her zaman sadece var olmaktır yaşamak.
takıntılı, sorumsuz, kötücül, düşüncesiz ve bencil olarak.
bu dönem böyle bi dönem benim için n'apalım.

demin kuzenim " kuzi ben seni çok seviyom yav ölcek miyim neyim söyleyesim geldi" diye mesaj atmış, insanın sevildiğini duyması lazım bazen. iyi geliyor.
bi de ölümü hastalıkları çok düşünenler ölümü ve hastalıkları kendilerine en çok çekenlerdir gibisinden bir şeyler diyor tom robbins. bundan sonra düşünmemeye karar verdim bencilce uzun yaşamak istiyorum. eceyle eskiden hayal ettiğimiz gibi buruş buruş iki büklüm ihtiyarlar olarak yad edelim istiyorum bu günleri, gülerek.

lost izleyecektim vaz geçtim ders de çalışasım yok tom robbinsten alıntılar yapmak istiyorum bloguma sonra hatırlamak istediğimde kolayca bulabileyim diye.

bu da böyle bir yazı olsun...

13 Mart 2008 Perşembe

,

çok sıkılıyorum bu aralar
içimden hiçbir şey gelmiyor.
bir sigara paketindeki küçük ayrıntı hafıza çöplüğümü deşip hatırlatmasın.
şu aralar yapmaktan tek keyif aldığım şey Tom Robbins okumak.

aşkı kalıcı kılmanın yolunu bilen var mıdır acaba?