bir kitabı, bir yazarı sevip sevmemek durumunun da ötesinde eleştirinin profesyonelce yapılmasını rica ediyorum.
benim için basittir, bir yazar için iyi ya da kötü demektense çok seviyorum yahut hiç sevmiyorum derim. ama iyi edebiyatçı, edebi bir yapıt meydana getiremiyor demek için en azından kendi edebiyat bilgimin yeterince iyi olması gerektiği kanaatindeyim. o nedenle ben birisinin iyi bir edebiyat eseri ortaya koyamadığını, iyiyi bırak bir edebi eser meydana getiremediğini iddia ediyorsam bunu nedenleri ile birlikte gerekçeli olarak açıklamam gerekir diye düşünüyorum.
orhan pamuk'u bir yazar olarak çok beğeniyorum ve seviyorum-beni okuyanlar bilirler-, nobel edebiyat ödülünü almasının -ödülün adına da dikkat çekerek- kim ne derse desin iyi bir edebiyatçı olmasından kaynaklandığını düşünüyorum.
daha önceleri de söylemişimdir, ödülü veren ben olsaydım sırf "kara kitap" için bile bu ödülü ona verirdim. zira yukarıda da belirttiğim gibi benim için basit bir ayrım sevmek-sevmemek.
amaaaa sevmiyorum diye eleştiri temelsiz ve kişisel görüşten ileri gitmiyorsa bu başka bir şey olur. zira bir yazar sırf siz onun yazdıklarını okuyamıyorsunuz diye kötü bir yazar olmaz. bunu genelleyemezsiniz.
sallıyorum ben de dostoyevski okuyamıyorum, kitaplarından üç satır okudum pencereden fırlattım diye dostoyevski kötü bir yazar mıdır? belki benim nezdimde kötü olarak nitelenebilir ama bunu ben kendi görüşümden genele yayamam, yaymamalıyım diye düşünüyorum.
ben de hep kolaya kaçıp sadece sevdiğim yazarlardan ve onların kitaplarından bahsediyorum değil mi? ama neden zira sevmediğim bir yazarı neden sevmediğimi, edebi açıdan onda gördüğüm eksiklikleri ayrıntılı biçimde açıklayacak sabra ve edebi yetkinliğe sahip olduğumu düşünmüyor olmam.
neyse nerden çıktı şimdi bu demeden kimse kaybolayım sessizce şimdi...:)
23 Kasım 2008 Pazar
rica ediyorum
18 Eylül 2008 Perşembe
ben bazen...
ben bazen kaybolmak isterim, yok olmak hatta buharlaşmak. bazen durduk yere gitmek gelir içimden kimseyi tanımadığım kimsenin de beni tanımadığı bir yerlere. bazen etrafımda bir tek tanıdık yüz görmek, ses duymak istemem. bazen insanlardan sıkılırım, bazen kendimden. bazen kırılırım bazen de kırar. bazen gamsız olurum bazen de ezilirim hayatın yüklerinin altında. bazen aşık olurum. bazen aşktan ölürüm. bazen aşk çözecek zannederim her şeyi. bazen çekilmez biri olurum. bazen planları bozarım. bazen hayalkırıklığına uğratırım, bazen de ben yıkılırım. benim için hayat bazen güzeldir bazen de berbat. bazen bir fotoğraf çekilmek isterim, bazense o fotoğrafa her baktığımda o ana dönmek. bazen bir kitabın içine girmek, o kitaptaki bir karakter gibi hissetmek. bazen hatırlanmak isterim. bazen hiç yoktan unutulmak isterim, unutulmaktan korkarak. bazen çok sarhoş olur saçmalar kendime gülerim, bazense ağlarım. bazen bir sokak köpeği olmak isterim. bazen de bir ev kedisi.
ama en çok da saçmalarım. bu yazı da saçmalamalarımdan biri oldu işte...
not: masumiyet müzesinde vardı böyle bir bölüm, ama bu yazı bugün arabada ne çok bazen'im olduğunu fark edince geldi içimden.
4 Eylül 2008 Perşembe
masumiyet müzesi

dün ulaştı elime kitabım, akşam üzeri. sanılanın aksine hemen başlamadım. televizyonla (yaprak dökümü) internetle filan oyalandıktan sonra (hazzı ertelemek) gözlerimden uyku akarken (son zamanlarda uyuyamıyorum geceleri gene) başladım. ve daha ilk cümlesiyle -hani duymuşsunuzdur :"hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum."- yakaladı bir yerlerimden. hiçbir kitabı daha ilk sayfalarını okurken "bitirince yeniden okumalıyım dememiştim." ki ben sevdiğim kitapları tekrar tekrar okumaktan büyük zevk duyarım. çok şey söylemicem kitap hakkında, çünkü ben sevdiğim için okur, şarkıları sevdiğim için dinler ve filmleri yalnızca sevdiğim için izlerim. yetkin hissetmem kendimi gerekçelendirmeye, nedenlere bağlamaya. çünkü ben hiç kitap yazmadım, şarkı bestelemedim, hiç film çekmedim. ama şunu söyleyebilirim ki çok yoğun bir hüzün var bu kitapta. ya da beni çok hüzünlendirdi diyelim. uzun zamandan sonra bir kitabı okurken bu kadar soyutlandı dünya benden. heyecanlandım, gülümsedim, üzüldüm okurken. ve en önemlisi bitmesin istedim, bitmesin. [şimdiden yarıladım bile:(] ve şimdi bazılarının hiç bilemeyeceği hiç tadamayacağı bir zevki keşfetmiş gibi hissediyorum kendimi...
1 Eylül 2008 Pazartesi
penceremden gökyüzüne sarkarken aşk - masumiyet müzesi
"Aşk...
Sonsuza kadar yaşamaya hazırken, beklemeniz gereken bir aşk... Ve genç bir kadın... Cesur bir kadın... Zeki bir kadın... Hayalleri, umutları, rüyaları olan bir kadın...
Yaşadığınız günün her saniyesinde özlediğiniz bir adam için neler yapabilirsiniz?
Çok sevdiğiniz kız kardeşiniz, âşık olduğu adamın bebeğini doğurmaya karar verse, onu durdurmaya çalışır mıydınız?
Onun bebeğini, hayalinizi kucağınıza almak üzereyken aldatıldığınıza karar verirseniz ne yapardınız?
Peki ya günler sonra uzun süren uykunuzdan uyansanız... Âşık olduğunuz kadının sizi terk ettiğini öğrenseniz. Değişen yaşamınızı geri almaya çalışırken yeniden âşık olur musunuz?
Aşk... Bulutlar içinde onu düşlediğiniz bir aşk... Pencereden gökyüzüne sarkarken aşk...
"Şaşırıyorsunuz... Gülümsüyorsunuz... Bazen gözlerinizin dolmasına engel olamıyorsunuz. Hikâyedeki esas kızın cesaretine, aşkına hayran kalıyorsunuz. Aşka olan inancınız artıyor."
-Ayşe Arman / Hürriyet
"Kendinize yakın bir kahramanı hikâyede mutlaka bulacaksınız. İlk başlarda farklı gelen üslup, kitabı bir film gibi izlemenize neden oluyor. Bir kadının, bir annenin duygularını paylaşacaksınız."
-Balçiçek Pamir / Habertürk
"Sürükleyici bir kurgu. Bir sonraki sayfada ne olacağını biliyor ama nasıl olacağını tahmin edemiyorsunuz. Hikâyenin gerçekliği etkileyici."
-Kutup Dalgakıran / Sabah"
daha önce okumadığım bi kitap üzerine konuşmamıştım hiç. ama bu ayrı birden bire netkitap'tan gelen bi maille düşüverdi aklıma. yazarı Murat Kefeli'nin enteresan ve açıkçası biraz da üzücü bir hikayesi var. Nöropatinin nadir görülen bir türüne yakalanmış (dünyada 52 kişide varmış bu hastalık mı her ne ise) önce sesleri ve sözleri ardından da gözlerini kaybetmiş. (merak edenler için: http://www.ciddigeyik.com/guncel_detay.asp?id=228 ve http://arsiv.sabah.com.tr/...dff87c3d8f2325311c9.html) nedense masumiyet müzesini düşünmeden netkitap'tan sipariş verdim ama bu kitabı dokunmadan, sayfalarını karıştırmadan alamayacağımı hissettim ve ankaraya ve imgeye erteledim. antalyada yaşamamın tek kötü yanı bu galiba, gidip saatlerce vakit geçirebileceğim, hiç aklımda yokken vurulup alabileceğim kitaplar bulunan bir İmge Kitabevi olmaması...:(
masumiyet müzesi ise ayrı apayrı heyecanlandırdı beni. onun için sabredemezdim hemen siparişimi verdim. zaten Orhan Pamuk'u çok severim hiç düşünmedim bile. eğer hiçbir kitabını okumadıysanız hayatınızda gerçek bir eksiklik olduğunu ciddi ciddi iddia ederim. sıyrılın şu klişe milliyetçi söylemlerden derim ve alın Kara Kitap'ını nobeli hak etmiş mi etmemiş mi öyle karar verin... nasıl emek vererek yazılır kitaplar, ince ince nasıl işlenir ben en çok onda gördüm türk yazarlar arasında. yazımı 6 yıl sürmüş ama 13(yanlış hatırlamıyorsam) yıldır aklında bu kitabın fikri varmış. dile kolay...
