aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ocak 2009 Pazartesi

aşk

bi kere aşık olmuşsan ömrü hayatında
sonrasında da o şekilde hissetmek istiosun
bağımlılık gibi
uyuşturucu gibi benim gibiler için aşk
öldürücü
düzeyde alı
p
o en son noktadaki hazzı
yaşıyosun
ama her seferinde
biraz daha ölüyosun.
bırakmak lazım.

25 Eylül 2008 Perşembe

rüya (bilemedim kaçıncı)


bir rüya görüyorum. yine, yeniden. saçma sapan ama çok anlamlı benim için. çünkü o kadar somut hissediyorum ki varlığını, rüya değil o an sanki ben yanındayım. sarılıyorum. öpmek geliyor içimden. sonra öpüşüyoruz. sandığımın aksine mutsuz olmuyorum. ama bir engel var aramızda. o engel benim vicdanım. yapamam diyorum, bunu başkasına yapamam. üzgün değilim; hatta tam aksine huzurluyum. sonra yeniden sarılıyoruz. içimden seni yeniden öpmek geliyor. o kadar somut bir biçimde hissediyorum ki bunu. ama öpmüyorum; sadece sımsıkı sarılıyorum sana. bütün hücrelerimde aşkımı hissediyorum. biraz daha sarılıyorum sonra. içimden öpmek geliyor; o kadar yoğun ki. öpmemek için seni, kollarımı daha sıkı sarmalıyor, başımı omzuna gömüyorum çok sevdiğim kokunu koklayarak. hüzün yok, acı yok, nefret yok niyeyse sadece huzur var. uyanıyorum. hala huzurluyum. akıp gidiyor her şey, çok net görüyorum.
hani herkesin bir "aşık olduğunu nasıl anlarsın?" formülü var ya, ben de kendiminkini buluyorum:
"bi adama sarıldığında bütün hücrelerinde onu öpme isteği duyuyorsan, aşıksın!"

4 Eylül 2008 Perşembe

masumiyet müzesi


dün ulaştı elime kitabım, akşam üzeri. sanılanın aksine hemen başlamadım. televizyonla (yaprak dökümü) internetle filan oyalandıktan sonra (hazzı ertelemek) gözlerimden uyku akarken (son zamanlarda uyuyamıyorum geceleri gene) başladım. ve daha ilk cümlesiyle -hani duymuşsunuzdur :"hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum."- yakaladı bir yerlerimden. hiçbir kitabı daha ilk sayfalarını okurken "bitirince yeniden okumalıyım dememiştim." ki ben sevdiğim kitapları tekrar tekrar okumaktan büyük zevk duyarım. çok şey söylemicem kitap hakkında, çünkü ben sevdiğim için okur, şarkıları sevdiğim için dinler ve filmleri yalnızca sevdiğim için izlerim. yetkin hissetmem kendimi gerekçelendirmeye, nedenlere bağlamaya. çünkü ben hiç kitap yazmadım, şarkı bestelemedim, hiç film çekmedim. ama şunu söyleyebilirim ki çok yoğun bir hüzün var bu kitapta. ya da beni çok hüzünlendirdi diyelim. uzun zamandan sonra bir kitabı okurken bu kadar soyutlandı dünya benden. heyecanlandım, gülümsedim, üzüldüm okurken. ve en önemlisi bitmesin istedim, bitmesin. [şimdiden yarıladım bile:(] ve şimdi bazılarının hiç bilemeyeceği hiç tadamayacağı bir zevki keşfetmiş gibi hissediyorum kendimi...

1 Eylül 2008 Pazartesi

penceremden gökyüzüne sarkarken aşk - masumiyet müzesi


"
Aşk...
Sonsuza kadar yaşamaya hazırken, beklemeniz gereken bir aşk... Ve genç bir kadın... Cesur bir kadın... Zeki bir kadın... Hayalleri, umutları, rüyaları olan bir kadın...
Yaşadığınız günün her saniyesinde özlediğiniz bir adam için neler yapabilirsiniz?

Çok sevdiğiniz kız kardeşiniz, âşık olduğu adamın bebeğini doğurmaya karar verse, onu durdurmaya çalışır mıydınız?
Onun bebeğini, hayalinizi kucağınıza almak üzereyken aldatıldığınıza karar verirseniz ne yapardınız?

Peki ya günler sonra uzun süren uykunuzdan uyansanız... Âşık olduğunuz kadının sizi terk ettiğini öğrenseniz. Değişen yaşamınızı geri almaya çalışırken yeniden âşık olur musunuz?
Aşk... Bulutlar içinde onu düşlediğiniz bir aşk... Pencereden gökyüzüne sarkarken aşk...

"Şaşırıyorsunuz... Gülümsüyorsunuz... Bazen gözlerinizin dolmasına engel olamıyorsunuz. Hikâyedeki esas kızın cesaretine, aşkına hayran kalıyorsunuz. Aşka olan inancınız artıyor."
-Ayşe Arman / Hürriyet

"Kendinize yakın bir kahramanı hikâyede mutlaka bulacaksınız. İlk başlarda farklı gelen üslup, kitabı bir film gibi izlemenize neden oluyor. Bir kadının, bir annenin duygularını paylaşacaksınız."
-Balçiçek Pamir / Habertürk

"Sürükleyici bir kurgu. Bir sonraki sayfada ne olacağını biliyor ama nasıl olacağını tahmin edemiyorsunuz. Hikâyenin gerçekliği etkileyici."
-Kutup Dalgakıran / Sabah"

daha
önce okumadığım bi kitap üzerine konuşmamıştım hiç. ama bu ayrı birden bire netkitap'tan gelen bi maille düşüverdi aklıma. yazarı Murat Kefeli'nin enteresan ve açıkçası biraz da üzücü bir hikayesi var. Nöropatinin nadir görülen bir türüne yakalanmış (dünyada 52 kişide varmış bu hastalık mı her ne ise) önce sesleri ve sözleri ardından da gözlerini kaybetmiş. (merak edenler için:
http://www.ciddigeyik.com/guncel_detay.asp?id=228 ve http://arsiv.sabah.com.tr/...dff87c3d8f2325311c9.html) nedense masumiyet müzesini düşünmeden netkitap'tan sipariş verdim ama bu kitabı dokunmadan, sayfalarını karıştırmadan alamayacağımı hissettim ve ankaraya ve imgeye erteledim. antalyada yaşamamın tek kötü yanı bu galiba, gidip saatlerce vakit geçirebileceğim, hiç aklımda yokken vurulup alabileceğim kitaplar bulunan bir İmge Kitabevi olmaması...:(


masumiyet müzesi ise ayrı apayrı heyecanlandırdı beni. onun için sabredemezdim hemen siparişimi verdim. zaten Orhan Pamuk
'u çok severim hiç düşünmedim bile. eğer hiçbir kitabını okumadıysanız hayatınızda gerçek bir eksiklik olduğunu ciddi ciddi iddia ederim. sıyrılın şu klişe milliyetçi söylemlerden derim ve alın Kara Kitap'ını nobeli hak etmiş mi etmemiş mi öyle karar verin... nasıl emek vererek yazılır kitaplar, ince ince nasıl işlenir ben en çok onda gördüm türk yazarlar arasında. yazımı 6 yıl sürmüş ama 13(yanlış hatırlamıyorsam) yıldır aklında bu kitabın fikri varmış. dile kolay...

10 Mayıs 2008 Cumartesi

akıllan(ma)ma

yanından geçtiğim bir koku saplandı kalbime bense tam 3 adım sonra idrak ettim nedenini; istemsizce dönüp arkama baktım.
sonra bir şarkı sarhoş benliğimi yokladı ne olduğunu şimdi hatırlayamadığım.
ben günler sonra yine kana kana içtim seni ve yeniden senden bahsederek ayıldım.
sense gerçekte kendinden başka kimseyi düşünmedin; üç-beş kırık kalp ya da anlık hatalar olarak kaldık biz sadece.
şimdi ben farkındayım ki şimdi olsa senle aynı hatayı (eğer ki hataysa bu) gene yaparım ve ben yine başımı boynuna yaslar doya doya koklarım.
ve yine doya doya öper dudaklarından bu kez ben bırakmamacasına sarılırım.
oysa benim tek yapmam gereken bu ihtimallerden, senden ve senin hayalinden uzak durmak.
biliyorum, bildiğim icin de gardımı aldım bekliyorum bunların da geçip gideceği günleri...

13 Nisan 2008 Pazar

aşk üzerine

"Sevdiğimiz insanla olmak mı daha mutluluk vericidir, yoksa bizi sevenle yaşamayı tercih etmek mi? Seveni sevmeye çalışmayız da genellikle, sevdiğimiz bir şeye aşık olmak isteriz. En iyi hissedebileceğimiz kendi duygularımızdır, bir başkasında boy verenler o ölçüde geçmez ne de olsa.
Clive Staples Lewis’in annesi sonunda dayanamayıp teslim olmuştu kendisini yedi yıl bekleyen adamın sabırlı sevgisine. Peki acaba hangisi daha mutlu olmuştu? Böyleydi yaşam, aşk karşılıklı olsa bile eşit olmuyordu; bir taraf mutlaka daha çok seviyordu diğerinden…
Beraberliklerde sevgisi fazla olan yaralanıp üzülmüyor muydu bu durumdan; diğeri başka birilerini, bir şeyleri özlemiyor muydu o zaman…
Çok sevdiğimiz hallerde herhangi birini, bir yeri, bir şeyi, uğradığımız yanılsamayla avunuyorduk belki de. Göremiyorduk bazı gerçekleri, karşıdan bakanlar gibi. O yüzden çok sevdiğimiz o kenti, İstanbul’u, dışarıdan gelip ziyaret eden yabancı yazarlar, güzeli de çirkini de, iyiyi de kötüyü de hemen fark ediyordu halbuki. Şehrin “ışığını” gördükleri kadar yolların “çamurunu” da gözden kaçırmıyorlardı. Ve bura insanlarının karakterine sinen yanlışları, doğruları…
Aslında bazen bazı şeyler dışına yansıyan kusursuzluğu, ihtişamı taşımıyordu içinde. Tam aksine Daphne du Maurier’nin hayatı gibi türlü irkiltici sırları örtüyordu.
Kimi hayatlar da Sevgi Soysal’ınkine benzer duru bir su şeffaflığındaydı. Ve o gönlünün sesini dinliyordu hep, hasret çekmektense tercih yapıyordu. Sevdiği şeyleri yaşamak için alıştıklarını, alışkanlıklarını bırakmayı göze alabiliyordu.
Doğrusunun ne olduğunu bilemiyorduk yine de hiçbirimiz. Onu pişmanlıklarımız belirliyordu… "

Rengin soysal K Dergi/77. Sayı

5 Nisan 2008 Cumartesi

sui generis ilişkiler hakkında saçmalamalar


sui generis ilişki nedir? adı üzeri sui generis olduğundan tam anlamıyla tarafımdan tanımlananamış bir ilişki çeşidi olmakla beraber buyrunuz beğenirseniz alırsınız diyebileceğim birkaç fikrim var bu konuda:
1. bu tip ilişkide taraflardan biri kuvvetle muhtemel körkütük, deli gibi, taparcasına vs. aşıktır. ama karşı taraf ya hiç aşık maşık değildir, ya da kararsızdır duygularında.

2. kozlar tabii ki aşık olmayan kararsız tarafın ellerindedir.

3. aşık olan taraf köpek modunda dahi olabilir; haklıyken de haksızken de özür diler, umut eder, acı çeker, yerlerde sürünür, bir tek sevgi kırıntısı için yalvarabilir.

4. aşık ol(a)mayan karasız taraf canı isteyince gelir, canı isteyince sever(anlıktır çoğu kez bu sevgi), canı isteyince öper ve hatta canı isteyince sevişir vs.

5. mümkün olduğunca bu tarz ilişkilerden kaçınmak gerekir.

6. ve en önemli madde; böyle bir ilişkiden kurtulmanın tek yolu o insanı kişinin hayatından çıkarması, görüşmemesi, aramaması, sormaması, haber almamasıdır. çünkü karşılıklı bir zaaf gelişmiştir ortada. biri aşıktır diğeri de egolarının tatminine alışmıştır.
aşık olan açısından zordur bunu yapmak ama acılı da olsa yegane çözümdür. sonra vay efendim ben niye mutsuzum, niye aşk acısı çekiyorum diye sürüneceğine bir tek hamleyle halloluverir her şey.
çünkü öpüştüğün adamdan dost olmaz, OLAMAZZZZZ!!!

2 Nisan 2008 Çarşamba

şüphe


fonda placebodan every you every me çalıyordu son ses.
beşevlerden kızılaya.
karşımda aşık bir çift.
benim kulaklarımda "I know I'm selfish, I'm unkind. Sucker love I always find, Someone to bruise and leave behind. All alone in space and time. There's nothing here but what here's mine. Something borrowed, something blue. Every me and every you.Every me an every you,Every Me..."
garip geldi.

ben şarkının içindeydim de sanki karşımda da hep uzaktan bakacağım sahne.
allahtan kızılaya gelince şarkı da yol da bitti; üçümüz de kalabalığa karıştık.

ama onlar üç kişinin kalabalığa karıştığından habersizdiler.

çünkü aşk bencildir.

çünkü aşk üçüncüyü almaz yanına.
ben de kabullenip bunu yepyeni bir şarkıyla kulaklarımda yalnızlığımın koluna girdim ve yoluma devam ettim.

not:
evvel bir zamanda benim olmayan bir ingilizce kitabından kopardığım bir sayfadaki bir resimdi bu. nette aramış bulamamıştım; kırmızı defterimi bulunca fotoğraflayıp buraya koydum... çünkü istediğim ve ne demek istediğimi anlatabilecek resim buydu.

1 Nisan 2008 Salı

mektup


kulakların çınlıyor mu, çok merak ediyorum.
çünkü ben ne zaman bu soğuk şehre gelsem senden bahsetmeye başlıyorum.
eskisi gibi değil ama. laf arasında denk geliyor bir bakmışım ismin dökülüveriyor dudaklarımdan.
serdar'da kaldık sınav çıkışı; hani senin bir gece arkadaşlarınla buluştuktan sonra gelip beni aldığın evde.
mutfak masasında karşılıklı oturmuştuk; senin suratın asıktı; seni eve girmek zorunda bıraktım diye.
çünkü sen en başından beri benim hayatıma dahil olmak istememiştin ve ben seni zorlamıştım.
zorla bir şeyler yaptırılmasını sevmezsin sen. ama bu tavrının arkasında başka şeyler varmış şimdi anlıyorum.
çünkü sen beni değil alabilme ihtimalin olan başka şeyleri istiyormuşsun.
yanyanayken hiç söylemedim sana seni ne kadar çok sevdiğimi, sana ne denli aşık olduğumu.
çünkü benim eski bir aşktan kalan yara izlerim vardı ve savunma mekanizmaları yaratmıştım kendime. kendimi kandırmakmış oysaki yaptığım sadece. çünkü bildiğim halde yadsımışım bir insanı tanımadan sevebilmenin ne denli kolay olduğunu ve aşkın bendeki tezahür ediş şeklini.
uzun zamanlar geçmişti çünkü; ve benim aklımın ucundan geçmezdi böyle bir aşka çarpmak.
çok hazırlıksız yakalandım, doğru dürüst çalıştıramadım savunma mekanizmalarımı ve böyle olunca da ters tepti her şey.
ben gardımı aldım; duvarlarımı kaldırdım diye avuturken kendimi, o zamansız tanışmamızın ertesindeki pazar günü beni bıraktığın arkadaşım sonradan söyledi gözlerimin nasıl da parladığını. halbuki sen daha kahvelerimizi içerken sende, olabileceklerin rengini belli eden sözler sarf etmiştin bana. bense "ben sana aşık olabilirim" demiştim aşık olduğumu fark edemeden kendimi korumak istercesine,sadece bir ihtimalmiş gibi davranarak. hiç unutmuyorum o anın ayrıntılarını: koltuğu, içtiğimiz kahveyi, balığını-cuma'ydı değil mi?- öperken elini boynuma götürüşünü. ne çok sigara içmiştim ben o gece, hatta sen uyuduktan sonra da kalkıp içmiştim birkaç tane daha. rahatsız ve güvensiz hissederek kendimi; olabileceklerin baskısı altında...(o zaman farkında değildim tabii ki) işte o gecenin ertesi bu.
ben bambaşka şeyler isterdim; hep beni serdardan aldığın gece gibi el ele yürüyelim; sen çekinme hayatıma dahil olmaktan, arkadaşlarımla tanıştırayım seni, sen de beni... mesela annenin sesini merak etmiştim; onu duysaydım... ama hep dediğin gibi, sen böyleydin, böyle...
ve en önemlisi değer görmek isterdim senden. o hiç göstermediğin değeri.
şimdi aşk bitti gibi geliyor bana; üçbuçuk ay olmuş seni görmeyeli, sesini duymayalı. (günleri seninle birlikte saymaya başladım ben.) gözden ırak olan gönülden de ırak olurmuş ya benimki o hesap. seni görmeye hazır olmam için daha uzun zamanlar geçmeli biliyorum. o nedenle hem özleyip görmek istemem hem de artık hayatımın kenarından bile geçmemeni dilemem.
ama gerçekten dilediğim tek bir şey var; çünkü o acıtıyor en çok beni: hiç aklına gelmediğimi düşünmek. iyi-kötü nasıl olursa olsun aklına gelebilmek benim derdim. çünkü benim aklım ve hain beynim bu denli meşgulken senin fikrinle senin beni hiç düşünmüyor olma ihtimalin adil gelmiyor bana.
soracak bir sürü sorum var sana. ama soramıyorum. sorsam ne kazanırım ki zaten?
asla okumayacağın, okusan bile seni ırgalamayacak sayfalar dolusu mektuplar eder zaten bunlar.
bu da onlardan birisi oldu mesela şimdi. okumayacaksın biliyorum-kendin dememiş miydin "üzüleceğim şeyler yazdıysan okumayayım" diye-
birisine neden beni sevmedin diye sorulmaz; sevmenin gerekçeleri olmaz; ama ben durmuş soruyorum "tamam sevmedin de hiç mi değer vermedin diye..."

25 Mart 2008 Salı

aşkı kalıcı kılmayı kim biliyor?*

"...
Aşkı kalıcı kılmayı kim biliyor?
1. Aşka semtin en güzel pastanesine çikolatalı pasta almaya gittiğinizi, eğer kalırsa, pastanın yarısını yiyebileceğini söyleyin. Aşk gitmeyip kalacaktır.
2. Aşka ondan bir yadigar istediğinizi söyleyip saçından bir lüle alın. Saçı ucuzcu bir mağazadan alınmış, üç tarafında yin/yang sembolleri olan bir tütsü aletinde yakın. Yüzünüzü güneybatıya dönün. Yanan saçın üzerine eğilip inandırıcı biçimde egzotik bir dilde hızlı hızlı konuşun. Yanmış saçın küllerini alıp yüzünüze bıyık çizmek için kullanın. Aşkı bulun. Ona yeni biri olduğunuzu söyleyin. Aşk gitmeyip kalacaktır.
3.Aşkı geceyarısı uyandırın. Ona dünyada yangın çıktığını söyleyin. Hızla yatak odasının penceresine koşun ve pencereden dışarı işeyin. Rahat bir edayla yatağa geri dönün, aşkı her şeyin yoluna gireceği konusunda temin edin. Uykuya dalın. Sabah uyandığınızda aşkı yanınızda bulacaksınız.
..."
* Tom Robbins, Ağaçkakan

13 Ocak 2008 Pazar

küçük prens

benim masalımdaki bu değil ama:)

zamanın birinde( öyle zamanın birinde dediysem çok önceleri filan değil yahu, tam da şimdiki zamanda) küçük, miniminnacık bir prens yaşarmış.
küçük dediysem öyle yaşça küçük değil canım, lafın gelişi.
çok yakışıklıymış bu prens, tam da şu şeytan tüyü dedikleri şeye sahip olanlardan.
yeni bir kızla tanışmaya görsün hemen etkileyiverirmiş bu kızı.
yok canım etkilermiş dediysek isteyerek değil
hani şeytan tüyü var ya onda,
ondan.
kız kendisine tutulup üzülmesin diye de elinden geleni yaparmış
ama nafile
kaçan kovalanır ya her zaman aşık oluverirmiş kızlar hemencik ona.
ama o, hiçbirine aşık olmazmış.
çünkü o, hayatı boyunca aşkı tadamayacak şanssız insanlar güruhundanmış. (hemen celallenip nasıl tatmaz kimse aşkı her insan hayatında bir kerecik de olsa aşık olur demeyin efendim. var böyle bir grup. aşık olsa da aşka inanmadığı için fark edemeyenler onlar.)
neyse dağıtmayalım masalımızı.
günlerden bir gün yine şapşal mı şapşal bir kız aşık olmuş prensimize. hem de bir gün içinde. kız öyle pek güzel bir kız değilmiş ama çok cesaretliymiş, şu atalarımızın cahil cesareti dediklerinden.
ama prens açık sözlüymüş baştan söylemiş kıza marazını.
kız da kabul etmiş.
kabul etmiş etmesine de kalbinin kabul etmediğini anlayamamış.
her biri, bir yıla bedel yedi koca günü yan yana, koyun koyuna, el ele, göz göze geçirmişler.(sorun tam da burda ya prens kızın yanındayken söylediklerine paralel davranmamış.)
sonra prense başka bir kız daha aşık olmuş.
prens yine aşık olmamış ama çok hoşlanmış bu kez.(öyle düşünüyorum)
bu yeni kız aslında diğerine çok benzermiş.
(hatta başka zamanda başka koşullarda tanışsalarmış bu kızlar benzerliklerine şaşarlarmış)
o kızla da güzel zamanlar geçirmiş prensimiz.
( onunla ne kadar zaman ne yaşadıkları bilinmiyor bundan ötürü kaç yıla bedel kaç gün geçirdikleri
anlatıcı için şaibeli.)
neyse prens yine aradığı şeyi(aradığının ne olduğu bilinmiyor) bulamamış olacak ki o kızı da üzmüş.
onu üzdüğüne üzülerek hem de.
çünkü prens kimseyi üzmek istemezmiş.
hikayede ona aşık olan ilk kız zaten önemsizmiş de bu ikincinin bu kadar üzülmesi...
zaten kronik mutsuz olan bünyesini kötü etkilemiş bu.
acı çekmiş.
şimdi ise 'biri'ni beklemekteymiş prensimiz.
o zamana, o biri gelene kadar- ki şahsi kanaatim o biri hiç gelmeyecek-
kaç kalp daha kıracağını
düşünür
şimdiden üzülürmüş.
acaba?
ama anlatıcıya üzülmediği kesin diğerini anlatıcı da bilemiyor...


not: bu yazı akşamüzeri saat 6 civarı yazılmış olmakla birlikte internet bağlantısının hainliği sebebiyle bu saatte yayımlanabilmektedir.(gereksiz bir açıklama ama yapmak istedim, ne de olsa benden başka kimse yok:)
not2: yazı masalsı bir tarzda yazılmış olmakla birlikte karakterler gerçek hayattan alınmadır. ama prensin hissiyatları tamamen anlatıcının akıl yürütmesidir. gün olur prens okuyacak olursa alınıp gücenmesini istemez anlatıcı. maruzatını bildirmesiyle birlikte gerekli düzeltmeler yapılır. aynı şey masalda sözü geçen ikinci karakter için de geçerlidir.

8 Ocak 2008 Salı

rüya



rüyalarımdan korkar oldum sen hayatıma girip çıktığından-çıkardığımdan- beridir. çünkü hiç şaşmadı bugüne değin, seni ne zaman rüyamda görsem olur olmadık yerlerde karşıma çıktın. yıllar önce karar vermiştim, bir ilişki bana zarar veriyorsa bitirmeliyim o ilişkiyi diye. bana zarar veren insanı tamamen hayatımdan çıkarmalıyım diye. bundan yaklaşık dört sene önce bıçak gibi kesip attım, çıkardım seni hayatımdan. sonra zamanla yaşadığım, bana yaşattığın, acıları, üzüntüleri de unuttum. nimet ya unutmak, ben de unuttum.
şimdiyse aynı acılar, abuk düşünceler, zamansız ve yersiz ağlamalar başka birinden ötürü tezahür ediyor bende. ve ben dün gece seni rüyamda gördüğümden beri sana anlatmak istiyorum son bir ayımı, olur olmaz herkese anlattığım gibi. kimsenin elinden bir şey gelmez ya senin de gelmez biliyorum...
ben fena halde aşık oldum demek istiyorum. senden sonra aşık olduğumu sanmıştım ama bu kez gerçekten aşık oldum, hem sen gibi hem de senden çok farklı birine. sana hiç sımsıkı sarılıp uyuyamamıştım, sen izin vermemiştin ya bu kez elini tuttum bu adamın, bu kez sımsıkı sarılıp uyudum demek istiyorum.
bunları bilsen ne değişir, bilmiyorum. belki de hiçbir şey. belkisi filan yok aslında hiçbir şey değişmez, ama bil istiyorum işte. herkes bilsin, ben bir adama çok fena tutuldum, kendime bile söylemedim başta ama farkına bile varmadan o kadar yükselmişim ki düştüğümden beri kanım durmak bilmedi.
bugün evden çıkmayacağım, seni görmek istemiyorum.
seninle alakasız bir yerde, alakasız bir zamanda karşılaşmak istemiyorum.
ben seni değil ne yazık ki hala onu istiyorum, bilmeden fütursuzca aşık olduğum, dudakları bal tadında, kahverengi gözleri olan ilk gördüğüm anda aklıma, ruhuma, düşüncelerime giren adamı. ben onunla yedi yıl süren bir uykuya dalmak istiyorum, uyandığımızda onun da bana aşık olduğu, her şeyin daha güzel olduğu bir uykuya.
ben bu aralar hep imkansız şeyler istiyorum.
keşke zamanı geri sarabilsem, keşke...

5 Aralık 2007 Çarşamba

günlerin köpüğü

boris vian.
yıllar geçmiş üzerinden, okuyup da candan da öte bir dosta hediye edeli.
sahafların birinde- o zamanlar sürekli kitap aldığım sahaftı yanılmıyorsam-
tesadüfen, hiçbir fikrim olmadan elime aldığım bir kitaptı.
fantastikti, olağanın dışındaydı, gıcır gıcır değil aksine okuyanların izini taşıyan cinsten
yüreğine dokunan
şimdi yeni baskısı var(o zamanlar baskısı yoktu)
ama o keyfi vermedi bana, çeviriden midir, yoksa benim büyüyüp somutluğa yaklaşmamdan mıdır bilemedim.
bunları yazmayacaktım aslında
başlık olarak aklıma geliverdi birden yoksa amacım günlerin ne kadar çabuk ve umarsızca geçip gittiğinden yakınmaktı bir kez daha.
ellerimden kayıp gidiyor zaman ama ben kendime aileme yarar sağlamak adına ne yapıyorum?
kocaman bir HİÇ!
artık hayatıma bir çeki düzen vermemin zamanı geldi de geçiyor
farkındayım.