21 Eylül 2008 Pazar

hayaller evet birçok hem de...:P

arabayla geziye çıkmak istiyorum ben sonra, kendimin kullandığı arabada çok sevdiğim arkadaşlarımdan bir ya da birkaçının bana eşlik ettiği.
sonra bi kitap yazmak istiyorum.
küçük bir yerde küçücük bir kitapçı dükkanım olsun istiyorum.
bir sürü kediye bakmak istiyorum sonra.
latin amerikayı gezmek istiyorum, hayatımda bir kez de olsa Rio karnavalındaki dansçı kızlara eşlik etmeyi hayal ediyorum.
ntvde haber spikeri olsam diyorum bazen.
ama en çok ikiz bebeklerim olsun istiyorum. (bunun gerçekleşmesi alttaki yazıya bağlı zannımca)
aslında şimdi aklıma gelmeyen daha bir sürü hayalim vardır eminim. hayalperestim ben çok ya beenmaya da ilk iş beni mimledi ya, ben ondan geri kalır mıyım hiç? hemen mimliyorum, hadi delikanlı hayal et bakalım ve kabul ederse cesetizleri...:)))

not:bunlar da daha gerçekleşebilir olduğunu umut ettiğim hayaller...

HAYAL et adam

nasıl başlayacağımı bilmediğim sözlerin kifayetsiz, şu günlerimi anlatmaya yetmeyecek olduğu bir yazı bu. nasıl geldiğinin kim olduğunun başkası için önemsiz; benim için anlatılamayacak kadar özel olduğunu milyonlarca kez söyleme isteği var içimde şuan.
bakışların. önemli olan bakışların. gözlerinin rengini bilmiyorum ben, belki yeşil, belki siyah, belki mavi ve belki de kahvelerin en güzeli. önemi yok ben senin bakışlarını seviyorum. bir daha kimsenin bana böyle bakmayacağını düşündüğüm zamanların ardından gelen bakışlarını.
öyle sıradan bir günde, bir adam çıkarmış bazen karşına. o anlatırken kendini korkarken bulurmuşsun. hem korkarken hem de o anlattıkça aşık olurken. aşık olmaktan korkarken, gönül söz dinlemezmiş işte. usulca, sessizce ve itinayla sokulurmuş hayatına. anlamlandırırmış hayatını, elini uzatırmış sakince, tutarmış elinden.
şimdi kimbilir kaçıncı kez uzanıp elimi tutuyorsun, her seferinde ilk kez elimi tutuyormuşsuncasına heyecanlanıyorum ben. ve sen her seferinde elimi tuttuğunda ben arınıyormuş, geçmişteki mutsuzluklarım, acılarım yok oluyormuş gibi hissediyorum. sonra elini bırakıyorum, sen yeniden tut, bir yara izi daha silinsin benliğimden diye. sen hiç gocunmadan yeniden elimi tutuyorsun. ben yeniden seviniyorum, çocuklaşarak. bu kez diyorum, bu kez sadece şimdi var, sonrasını düşünmeyeceğim, sOn'unu düşünmeyeceğim. korkularımı usulca bir rafa koyuyorum, çünkü bu kez hissediyorum yersiz olduklarını.
ellerin özenli, ellerin benim yüreğimde.
ben yıkılmaktan korkmadım hiçbir zaman. yıkıldıkça baştan kurdum hepsini. yardım istemedim, kendime yeterim dedim, yettim sandım. yanılmışım, yeniden inşa ederken bir şeyleri, yıkılanları fırlatıp atmak yerine kenarımda bırakmışım. şimdi sen o yıkıntıları teker teker yok edip yepyeni bir şey kuruyorsun içimde. yenileniyorum; sevmeyi bilir zannederken kendimi, nasıl sevilir en baştan öğreniyorum seninle.
öğrendiğim o kadar çok şey var ki aslında. mesela yeniden güvenebilmenin nasıl bir şey olduğunubaştan gösteriyorsun bana. sarıldığımda, başımı göğsüne koyduğumda huzurla dalıyorum artık uykularıma. güvendeyim biliyorum; bütün korkular, bütün tasalar ben başımı sana yasladığımda yok olmasalar da yaklaşamıyorlar yanıma.
sonra sahiplenmemeyi aşkın sahiplenmeden öte bir duygu getirdiğini anlatıyorsun bana. "sen benim, ben de senin değilim" diyorsun. anlayamıyorum başta, gözlerimin içine bakıyorsun hep yaptığın gibi uzun uzun açıklıyorsun bana. her seferinde seninle biraz daha büyüyor, aynı anda biraz daha çocuklaşıyorum. içimden yeniden aşık oldum diyorum hem de çok. ben her seferinde biraz daha yetişkin, her seferinde biraz daha çocuk ve her seferinde hepsinden daha çok aşık oluyorum. uzanıp bu kez ben tutuyorum elini.
bazı geceler endişeler usulca giriyor yorganın altına. gözlerim kapalı, "ne geçmiş ne de gelecek var diyorum, önemli olan sadece şimdi. son yok bu defa, mutlu sonlar gerçekliğini yitireli çok oldu. ben onunla mutlu sonlar hayal etmiyorum. şimdi var ve bizim için tek önemli şey şimdi." diyorum. sakince kovalıyorum kaygıları ve usulca uykuya dalıyorum. sabah gözlerimi mesajına açıyorum ve "şimdi"ye yeniden seviniyorum.
bugün yeniden düşünüyorum. bu kez başka. aramızda eskiden kalan yaralarımız yatmıyor, görüyorum. sensiz bir dünü anımsamıyorum ki artık. her şeyi, hayatımda belki de ilk defa her şeyi geride bırakıyorum seninle ben. affediyor ve affedilmek için dua ediyorum. bütün kötü anılarımı teker teker karşıma alıp sakince hepsini temize çekiyorum.
ve şimdi hiç tereddüt etmeden söyleyebiliyorum, "seni seviyorum, seni çok seviyorum..."

not: bu yazı beenmaya'nın mimine yazılmıştır. bir gün geleceğini umduğuma bir de...

18 Eylül 2008 Perşembe

ben bazen...

ben bazen kaybolmak isterim, yok olmak hatta buharlaşmak. bazen durduk yere gitmek gelir içimden kimseyi tanımadığım kimsenin de beni tanımadığı bir yerlere. bazen etrafımda bir tek tanıdık yüz görmek, ses duymak istemem. bazen insanlardan sıkılırım, bazen kendimden. bazen kırılırım bazen de kırar. bazen gamsız olurum bazen de ezilirim hayatın yüklerinin altında. bazen aşık olurum. bazen aşktan ölürüm. bazen aşk çözecek zannederim her şeyi. bazen çekilmez biri olurum. bazen planları bozarım. bazen hayalkırıklığına uğratırım, bazen de ben yıkılırım. benim için hayat bazen güzeldir bazen de berbat. bazen bir fotoğraf çekilmek isterim, bazense o fotoğrafa her baktığımda o ana dönmek. bazen bir kitabın içine girmek, o kitaptaki bir karakter gibi hissetmek. bazen hatırlanmak isterim. bazen hiç yoktan unutulmak isterim, unutulmaktan korkarak. bazen çok sarhoş olur saçmalar kendime gülerim, bazense ağlarım. bazen bir sokak köpeği olmak isterim. bazen de bir ev kedisi.
ama en çok da saçmalarım. bu yazı da saçmalamalarımdan biri oldu işte...

not: masumiyet müzesinde vardı böyle bir bölüm, ama bu yazı bugün arabada ne çok bazen'im olduğunu fark edince geldi içimden.

16 Eylül 2008 Salı

... sebebim

... bir gün bir kış masalında
sevip yitirdiğim şimdi artık korkudan
şarkılar mırıldanan
öpüşünle yaralı
bir kız çocuğuyum ben...

15 Eylül 2008 Pazartesi

the weeping song






but i won't be weeping long...

14 Eylül 2008 Pazar

as i sat sadly by her side

şans


şans bizim bahçemizde yaşayan yavru kedilerden bi tanesi. aslında adı şans değil(di), ölüm gelirse eğer onu başkası sanıp geri dönsün diye eski bi geleneğe uyup adını değiştirdim ben. aslında dün öğlen hiçbir şeyciği yoktu şansımın, güzel güzel karnını doyurmuş, kurul kurul kuruldayarak kendini sevdirmişti. sonra akşam yemeğinde karın bölgesinde bi yara gördüm. geç bi vakitti, yara küçüğe benziyordu, goncayı (vet.imis) da arayıp onay aldıktan sonra onu ertesi gün için (yani bugün) getirmemiz kararlaştırıldı. neyse öğleden sonra yarası iyice açılmış, dışarıya doğru bir parça çıkmış halde delikanlıyla, goncayla özgüre götürdük. (falez veteriner kliniği) nasıl yaralandıysa şans kötü yaralanmış, yara karaciğerinin hemen üstünde ve derinmiş, fıtık yapmış... yani kendi kendine iyileşme şansı yokmuş. küçük bir operasyonla fıtık yapan kısmı kestiler ve yarayı diktiler. şimdi şansımız delikanlıda misafir, kafasında bir huni, cumaya kadar yiyeceği antibiyotikleri beklemekte. 10-11 gün sonra hayırlısıyla dikişleri alınacak, kafasındaki huniden kurtulacak. tabii kötü ihtimal her zaman var; ama ben düşünmemeye çalışıyorum şimdilik. inanıyorum ki ben bahçe kapısından girer girmez koşup gelen, bıcır bıcır, kuruldak, sevimli haline geri dönecek şans. belki güzel bi yuva bulucaz ona, belki de delikanlıdaki misafirliğini daimileştirecek, belki... ama yeniden iyi olacak. bebişleri olacak sonra... dünyanın en iyi kedisidir o çünkü, hiç çıkarmaz tırnaklarını, sürekli kuruldar, ısırmaz hiçç...
delikanlıya;
yeterince teşekkür edemedim bile aklım hep şansta olduğundan,
teşekkür ederimmm, çok teşekkür ederim...

10 Eylül 2008 Çarşamba

cool mim: nefretlik durumlar

delikanlı yememiş içmemiş saolsun beni mimleyivermiş. benim nefretlik durumlarım öyle pek fiziksel şeyler değil. yani tabii ki birisi odama girerken kapıyı tıklatsın ama çok da takmıyorum -kardeşimin özellikle- odaya paldır küldür dalmasını. ya da ne bileyim yazayım da siz karar verin işte nefretlik mi değil mi?

en çok sinirlendiğim şey kadın olmamdan ötürü azımsanmaktır. yani kadınsın şunu yapamazsın, kadınsın bunu beceremezsin. bre k.çımın kenarı öyle bi yaparım ki o yapamazsın dediğin şeyleri feleğin şaşar. sonra hatta demin söylediğim şeyden bile daha çok sinir olduğum şey birinin gözümün içine baka baka beni salak yerine koymasıdır. çok sinirlenirim, kan beynime sıçrar.

başka başka... hmmm... çok ama çok zeki bir insan olmamakla birlikte zekasına güvenen biri olarak gerçekten zeki bile olsa birinin zekasını abarta abarta övünmesi her şeyde onu ileri sürmesi sinirime dokunur; ancak çok da ses etmem.

ısrarcılık ruhumu sıkar. çok ve boş konuşan insanlara pek tahammül edemem. buluttan nem kapan alıngan tiplerden haz etmem. başka da aklıma gelmiyor valla.:))))

neyse şimdi benim şanslı talihlilerim kimler buna gelelim... başta merope, sonra beenmaya, zoitsa ve tustan sonra ottomans...

9 Eylül 2008 Salı

bir rüyaya uyandım...


sabah sabah hem komik, hem garip hem de inanılmaz huzur dolu bi rüyaya uyandım. hatta hemen yazmalıyım dedim ama fırsat olmadı. (işe yetişme durumları) sonrada anca oturabildim bilgisayar başına şimdiye kaldı. oysaki rüya dediğin sabah anlatılır sonra da unutulur. neyse canım bu da böyle olsun. neyse rüyayı anlatacaktım ben. aslında saçma sapan bi yeden başladı rüya, ama bilinçaltı işte nereye bağlayacanı iyi biliyo şerefsiz. neyse ben yeniden lisede miyim lisemde miyim ne tam bilmiyorum ama lise arkadaşlarım var gene. eski günlerdeki gibi zevzeklik edip ortalıklarda dolanıyoruz, ama şimdiki zamandaki halimizdeyiz. neyse sonra kareye eski kırıklarımdan (1.mehmet) (çok mehmet var napiim len elini sallasan mehmete çarpıyo) en yakışıklısı (100 kişiye sorduk 100ü de onu seçti:P:P) girer. ve sonra biz bunun zengin üvey babası sayesinde yabancı bir ülkede okyanus kıyısında bir evde buluveririz kendimizi. buralardaki ayrıntıları çok net hatırlamıyorum ama en güzel tarafı duvardan denize ayaklarımı sarkıtıp yumuşacık kumların ayaklarımı okşadığı sonudur. gerçekten hissettim o yumuşaklığı ve huzur budur dedim içimden, huzur budur... sonra dedim okyanusa ne hacet, git bi sahil kasabasına yerleş ayaklarını da uzat suya oohhhhh, napıcan okyanusu filan. allahım bak hayallerim de o kadar ulaşılmıcak şeyler diil ki, noluuuurrrr, lütfeeennnnnn, lüfffffeeeennn :))))))))

7 Eylül 2008 Pazar

ölü toprağı


üzerime ölü toprağı serpilmiş sanki. (oysa bi ay öncesine kadar her gün neredeyse bi atraksiyon oluyodu hayatımda) içimden hiçbir şey ama hiçbir şey yapmak gelmiyor. ne zamandır sözüm var bilge'yi arayacağım, ya unutuyorum ya da içimden gelmiyor işte. güya bu haftasonu ıspartaya gidecektim, kuzenin yanına. hem çok üşendim hem de ne bileyim cumartesi nöbeti var napıcam dedim. hastaneye yanına gidebilirdim belki ama korktum açıkçası. benim yüzümden kıdemlileri laf filan eder. bu konuda serdar'ın üstüne yoktur. daha ilk günlerden herkesle kaynaşmıştı. politik olduğundan filan değil, yanlış anlamayın. acaip bi etkisi var onun insanlar üzerinde, tanıştırdığım her arkadaşım sevmiştir onu. o nedenle rahattım ankarada onun yanına polikliniğe gidip asistan odasında oturmaktan filan hiç çekinmezdim. zaten epey zamandır korkmuyorum hastanelerden. bizim için adliye nasılsa hastane de doktorlar için aynı. bi yerden sonra ev gibi... neyse en nihayetinde ıspartaya gidemedim. eylül ayı içinde ankara işi de yattı, nitekim ramazan. ankaradakiler ısrarla ekimde gel doya doya, gönül rahatlığıyla içelim diyorlar. ben de ne dicem oki dedim. bayramda kaş'a kaçalım demiştik merveyle. bakalım bayrama da daha var. denizin son demlerinin tadını çıkarır kaş'a uygun şekilde manyaklık yaparız belki. bu arada ben kaş maceramızdan beri içmedim. yani bi bira filan içmişimdir de şöyle adamakıllı bi sarhoş olmadım. içmekten ziyade istanbulda içmeyi özledim sanırım. ne keyifli olurdu, dağıtıp saçmalamazdım da ben. masumiyet müzesini okuduktan sonra istanbulum depreşti. ankarada olsam ertesi güne bilet alır giderdim. ama şimdi yollar uzun üstüne üstlük bi de iş güç var...:( neyse ece gelsin bayramda hele. özledim, çok özledim böceğimi. ama bunların hepsine daha zaman var. şu sıkıntıdan, ölü toprağından kurtulmam lazım. en iyisii haftaiçi bi sinemaya gideyim ve artık bilge'yi de bi ariyimmm...

6 Eylül 2008 Cumartesi

pamuk şeker

biliyorum.
ama kabullenemiyorum.
içimdeki kötü fısıldamakla kalıyor, kalsın...

5 Eylül 2008 Cuma

iki resim iki mimlenmiş nokta hayatımdaki




4 Eylül 2008 Perşembe

masumiyet müzesi


dün ulaştı elime kitabım, akşam üzeri. sanılanın aksine hemen başlamadım. televizyonla (yaprak dökümü) internetle filan oyalandıktan sonra (hazzı ertelemek) gözlerimden uyku akarken (son zamanlarda uyuyamıyorum geceleri gene) başladım. ve daha ilk cümlesiyle -hani duymuşsunuzdur :"hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum."- yakaladı bir yerlerimden. hiçbir kitabı daha ilk sayfalarını okurken "bitirince yeniden okumalıyım dememiştim." ki ben sevdiğim kitapları tekrar tekrar okumaktan büyük zevk duyarım. çok şey söylemicem kitap hakkında, çünkü ben sevdiğim için okur, şarkıları sevdiğim için dinler ve filmleri yalnızca sevdiğim için izlerim. yetkin hissetmem kendimi gerekçelendirmeye, nedenlere bağlamaya. çünkü ben hiç kitap yazmadım, şarkı bestelemedim, hiç film çekmedim. ama şunu söyleyebilirim ki çok yoğun bir hüzün var bu kitapta. ya da beni çok hüzünlendirdi diyelim. uzun zamandan sonra bir kitabı okurken bu kadar soyutlandı dünya benden. heyecanlandım, gülümsedim, üzüldüm okurken. ve en önemlisi bitmesin istedim, bitmesin. [şimdiden yarıladım bile:(] ve şimdi bazılarının hiç bilemeyeceği hiç tadamayacağı bir zevki keşfetmiş gibi hissediyorum kendimi...

2 Eylül 2008 Salı

tatlı hayat

geçen gün ölümü düşündüm. hem de uzun uzun. uyku tutmaz ve başım da çatlayacak gibi ağrırken aklıma ölüm geldi. ben normalde düşünmem ölümü pek fazla, babaannem dışında ciddi bir kaybım olmadı. babaannem giderken de ankaradaydım, annemler söylemediler bile dönünce haberini aldım. oysa çok severdim ben onu, okuma yazma bilmezdi belki ama birçok okumuş yazmış insandan daha güzel, daha aydın bakardı dünyaya. gencecik yaşında dul kalmış, tek başına 7 çocuğunu adam etmiş ve bir de bu arada çoklarının beceremediği bir şeyi becermiş: insanları yargılamamayı.

ne diyordum, ölümü düşündüm. ölümcül hastalıkların pençesindeki insanları, çocukları. haksızlık gibi geldi. ölsem dedim, ben ölsem belki annem babam bir de kardeşimle arkadaşlarım üzülecek; ama dünya dönmeye devam edecek, başkaları yaşayacak, yaşamaya devam edecek. oysa ben ne çok şey kaçırmış olacağım, ne çok. hani Efrasiyâb'ın Hikayeleri'nde ölüm geldiğinde herkes azraille pazarlık ediyor ya o misal (İhsan Oktay Anar-Efrasiyâb'ın Hikayeleri) ya da Tom Robbins'in Parfümün Dansı kitabındaki 1000 yıl yaşayan Kral Alobarla kadim eşi Kudra hesabı. ölüm adaletsiz, hayat kısa geldi.

gelme dedim ölüme gelme!
ben yine yeniden aşık olucam, ben henüz okumadığım onca güzel kitabı okuycam, ben görmediğim yerleri görücem daha. ve daha aklıma gelmeyen bir sürü şey var dedim.

acısıyla, tatlısıyla, bunalımlarıyla, sıkıntısıyla, kıskançlıklarıyla, sağ gösterip sol vurmalarıyla ah tatlı hayat sen ne kısasın.

1 Eylül 2008 Pazartesi

penceremden gökyüzüne sarkarken aşk - masumiyet müzesi


"
Aşk...
Sonsuza kadar yaşamaya hazırken, beklemeniz gereken bir aşk... Ve genç bir kadın... Cesur bir kadın... Zeki bir kadın... Hayalleri, umutları, rüyaları olan bir kadın...
Yaşadığınız günün her saniyesinde özlediğiniz bir adam için neler yapabilirsiniz?

Çok sevdiğiniz kız kardeşiniz, âşık olduğu adamın bebeğini doğurmaya karar verse, onu durdurmaya çalışır mıydınız?
Onun bebeğini, hayalinizi kucağınıza almak üzereyken aldatıldığınıza karar verirseniz ne yapardınız?

Peki ya günler sonra uzun süren uykunuzdan uyansanız... Âşık olduğunuz kadının sizi terk ettiğini öğrenseniz. Değişen yaşamınızı geri almaya çalışırken yeniden âşık olur musunuz?
Aşk... Bulutlar içinde onu düşlediğiniz bir aşk... Pencereden gökyüzüne sarkarken aşk...

"Şaşırıyorsunuz... Gülümsüyorsunuz... Bazen gözlerinizin dolmasına engel olamıyorsunuz. Hikâyedeki esas kızın cesaretine, aşkına hayran kalıyorsunuz. Aşka olan inancınız artıyor."
-Ayşe Arman / Hürriyet

"Kendinize yakın bir kahramanı hikâyede mutlaka bulacaksınız. İlk başlarda farklı gelen üslup, kitabı bir film gibi izlemenize neden oluyor. Bir kadının, bir annenin duygularını paylaşacaksınız."
-Balçiçek Pamir / Habertürk

"Sürükleyici bir kurgu. Bir sonraki sayfada ne olacağını biliyor ama nasıl olacağını tahmin edemiyorsunuz. Hikâyenin gerçekliği etkileyici."
-Kutup Dalgakıran / Sabah"

daha
önce okumadığım bi kitap üzerine konuşmamıştım hiç. ama bu ayrı birden bire netkitap'tan gelen bi maille düşüverdi aklıma. yazarı Murat Kefeli'nin enteresan ve açıkçası biraz da üzücü bir hikayesi var. Nöropatinin nadir görülen bir türüne yakalanmış (dünyada 52 kişide varmış bu hastalık mı her ne ise) önce sesleri ve sözleri ardından da gözlerini kaybetmiş. (merak edenler için:
http://www.ciddigeyik.com/guncel_detay.asp?id=228 ve http://arsiv.sabah.com.tr/...dff87c3d8f2325311c9.html) nedense masumiyet müzesini düşünmeden netkitap'tan sipariş verdim ama bu kitabı dokunmadan, sayfalarını karıştırmadan alamayacağımı hissettim ve ankaraya ve imgeye erteledim. antalyada yaşamamın tek kötü yanı bu galiba, gidip saatlerce vakit geçirebileceğim, hiç aklımda yokken vurulup alabileceğim kitaplar bulunan bir İmge Kitabevi olmaması...:(


masumiyet müzesi ise ayrı apayrı heyecanlandırdı beni. onun için sabredemezdim hemen siparişimi verdim. zaten Orhan Pamuk
'u çok severim hiç düşünmedim bile. eğer hiçbir kitabını okumadıysanız hayatınızda gerçek bir eksiklik olduğunu ciddi ciddi iddia ederim. sıyrılın şu klişe milliyetçi söylemlerden derim ve alın Kara Kitap'ını nobeli hak etmiş mi etmemiş mi öyle karar verin... nasıl emek vererek yazılır kitaplar, ince ince nasıl işlenir ben en çok onda gördüm türk yazarlar arasında. yazımı 6 yıl sürmüş ama 13(yanlış hatırlamıyorsam) yıldır aklında bu kitabın fikri varmış. dile kolay...