
bu aralar çok yakın bi arkadaşım ve kuzenim düğün hazırlıklarındalar. biri ne zamandır nişanlı zaten kuzenim de eli kulağında nişanlanacak. her ikisinin de ilişkisine gıptayla bakmışımdır. yıllardır nasıl sıkılmaz insanlar birbirlerinden, nasıl bitmez aşkları çözebilmiş diilim; ama yalan söyleyenin gözü çıksın her iki çift de nasıl oluyosa hala aşıklar birbirlerine.
neyse her ikisi de gelinlik bakıyorlar filan kendimi garip hissettim. garip hissedince de saçmalamaya başladım galiba ama iki gündür evlenmek istiyorum modu açık bende. daha aday aday aday adayı bilem yokken neyime evlilik bilmiyorum ama karar verdim bakalım hayırlısı.
sıra geldi adayı bulmaya. malum tek başına evlenilmiyo. nerden aday bulacağım ise tam bi muamma. bütün gün adliyedeyim avukatlardan başka görebileceğim kimse yok ne yazık ki. avukat diyince ben de arkamı dönüp kaçma isteği duyduğuma göre bi avukat olursa aday muhtemelen bizim evliliğimiz kaçmacayla geçer. bu seçeneği eledik. hele ki dexter'ın abisine benzeyen avukat abiyle çok karşılaşır oldum ki korkuyorum. tamam beğenirdim dexter'ın rahmetli sayko abisini ama bi adam her an beni kesebilir psikolojisiyle yaşayamam ki...
arkadaşlarımın anneleri de dahil herkes doktor bul diyor, ee benim gönlümde de doktor yatar hep ama nerden bulucam doktoru ben. bu konuda ne kuzenimden ne de arkadaşlarımdan hayır var. zaten çok azıyla adamakıllı konuşulup anlaşılabiliyor; benim beğendiklerimin de bütün hakları saklı klasik olarak, bu seçeneği de doğrudan eliyoruz.
muhtelif meslek gruplarına gelince, bankacılarla oldum olası bi elektriğimiz tutuyor ama o da hep kısa süreli. adam gişenin arkasında sürekli ee benm de arada sırada işim düşüyor. bizimkisi imkansız aşk yani. kaç bankacı tavlayıp sıra beklemekten yırttım da hiçbiri yar olmadı bana görüldüğü üzere. hem günde kaç kişiyle flört ediyolardır onlar... mühendislere gelince alınmasınlar sakın kendileriyle çok tanışıklığım olmasa da biraz teknik kafa buluyorum onları. ama belki fikrimi değiştiren olur bakalım.
işsiz güçsüz aylak takımına gelirsek, ben varmak istesem de babam vermez diyip geçeyim. gerçi ben de işsiz güçsüz ve aylak olacaksam varabilirim ama bize kim bakacak onu bilemedim.
meslekleri geçip genel kriterlere gelirsek, bi kere kedi sevecek, çikoyu kendi öz kedisi gibi sevecek, benimseyecek, kendisine kedi babası denmesine sesini çıkarmayacak. evdeki artan kedi popülasyonuna da sesini çıkarmayacak ayrıyyetten tabii.
sonra az biraz akıllı olacak. çok olmasa da olur ama yarım akıllı demesin kimse. konuşarak ve buna ek olarak koklaşarak anlaşabilinecek biri olacak.
kitap sevecek, kitap. "ıyyyy hiç okumam nasıl okuyosunuz yaaa" tribindeki biri mümkünse uzak olsun benden. dozunda ukala olacak, küçük dağları ben yarattım demeyecek ama ona diyen biri olursa haddini bildirebilecek kadar da hazırcevap olacak.
aklıma şimdilik bu kadar geldi.
hah en önemlisi mümkünse, lütfen ama lütfen avukat olmayacak. yaleppim gerçekten korkuyorum. sen koru. amin.
bu arada ben güya yedi kocalı hürmüz olucaktım, sorarım hani nerde nerde? biri olaydı bari...
bu da şarkısı...
29 Aralık 2008 Pazartesi
nasıl evde kaldım?
28 Aralık 2008 Pazar
işte hayat
gittiğin gün, hayat bitti sanmıştım
gittiğin gün, ölümü yaşamıştım
gittiğin gün, zaman durdu sanmıştım
meğerse ben yanılmışım
işte hayat, yine akıp gidiyor
işte hayat, sensizde yaşanıyor
işte hayat, böyledir deniyor
zaman her şeyi siliyor
öyle uzak, şimdi bana, yaşadığım hatıralar
bir bulanık film / resim sanki, senle dolu dakikalar
bak yinede zaman zaman, düşünürsem gözlerini
her yanımı anlatılmaz yemyeşil bir sızı kaplar
bence artık, sen sönmüş bir güneşsin
bence artık, sen yankısız bir sessin
bence artık, soluksuz bir nefessin
bence artık, herkes gibisin
26 Aralık 2008 Cuma
sebebi sensin

ey sevgili Dr. John Carter, beyaz önlük zaafımın. gerçi burda beyas önlük yerine çekmişsin yeşilleri ama olsun. her halinle birsin benim gösümde. :P
evet millet geldik evlenilecek erkek köşemizin ilk ve en uzun soluklu kahramanına. ne zamana tekabül eder tam bilemiyorum onunla ilk karşılaşmamız. bizim evde kablolu yoktu. millet cnbc e izliodu, bi de gelip anlatıodu bense pel pel bakıodum sadece. bi gün-lise sonun sonlarına tekabül ediyor yamulmuyorsam- cnbc e halen antenle hayatlarını idame ettiren bizlere de teşrif etmeye karar verdi. ama ER'ı ne zaman islemeye başladım vallahi de anımsayamıyorum.(aslına bakarsanız tgrtdeki corç kulunili bölümlere rastlamıştım birkaç kez ama sarmamıştı pek.) ama bu adama aşık oluşum bir başka ilk bakışta aşk örneğiydi. dünyanın en tatlı, en naif, en yardımsever en en en yavru köpüş bakışlı doktoruydu ve tabii ki ilk görüşte aşık etmişti beni kendine.
yatar kalkar onu sayıklardım ben teee ne zamana kadar. sonra diziden ayrıldı. benim boynum büküldü.
demem o ki, şimdi gelse tuğba, dese, boşandım ben karımdan iki çocuumu da aldım sana geldim, yeminle evlenirim ha:)))
neyse şimdilik ona burdan selam eder, doktor civanım türküsünü çığırarak yollarını gözlerim. huuu sana diyom valla üvey analık etmem bebelere, kendi çocuum gibin severim, sen yeter ki geeeelllll...
23 Aralık 2008 Salı
22 Aralık 2008 Pazartesi
ne zaman yağmur yağsa

gözlerimde şimşekler çakıyor bu aralar. kendi kendime konuşarak dağıtmaya çalışıyorum karabulutlarımı yağmaya başlamasınlar diye.
bugün çok yağmur yağdı. ben de toplaşan karabulutlarını gözlerimin kendimle konuşarak dağıttım her seferinde.
dün gece başladığım kitaptaki şehre günün birinde palamut iriliğinde yağmur damlaları düşüyor; yağan yağmur günlerce durmayıp sel oluyordu. orda bıraktım. dün gece keşke bu şehre de palamut iriliğinde yağmur damlaları düşse de sel olsa demiştim.
eskiden çok yağmur yağardı ve her yağdığında heveslenirdik okullar tatil olacak mı bu sefer de diye. artık ne eskisi kadar çok yağmur yağıyor ne de tatil olacak bir okulum var. özel sektörde çalışanlara da yağmur tatili yokmuş, öğrendim.
bir keresinde o kadar çok yağmur yağmıştı, o kadar çok yağmur yağmıştı ki, ki ben henüz 11ime basmamıştım, hava yemyeşil olmuştu. süleyman hoca bize inatla ingilizce öğretmeye çalışırken biz camdan dışarı bakmıştık. yemyeşil bi hava olur mu hiç? oldu işte.
ama eskidendi bunlar işte. artık buralarda yağmur bile günlerce kalmıyor. yarına güneş açacak, biliyorum. nostaljisini bile düzgün yaşatmayan kahpe yağmurlar var artık.
yalnızım.
eskiden ruhendi yalnızlığım, şimdi fiziki. eskiden kalablıklardan sıkılır bir başıma olmayı özlerdim. şimdi o curcunayı, kalabalık arkadaş toplantılarını özlüyorum. bi evim vardı benim, küçük ama aynı zamanda kocaman. az masraf çok emekle hep beraber pişirdiğimiz yemekler, kurduğumuz sofralar, küçük çaydanlıkta gerekirse haşlayıp da içtiğimiz çaylarımız. sonra yaprak dökmü misali birer birer azaldık. kalmayı becerebilenler kaldı, bense aptal bi aşk acısına bi şehri bıraktım. en manasız gerekçe benimdi, şimdi görüyorum.
bu haftasonu sadece pazar günü sigara almaya çıktım ben. sonra durdum, düşündüm. düşündükçe ankarayı özledim. bi şehre değildi ki bu özlem. dedim ki inat edip kalsaydım nasıl olurdu haftasonum?
evde olsam bile bu kadar yalnız hissetmezdim. saat kaç olursa olsun aradım birini, gel beni al derdim nazım geçtiğince. ya da cuma iş çıkışı serdarda olurduk gene hep beraber. şömineyi yakar şarap alırdık. hepimizin ayrı fikirde olduğu bi konuyu tartışır ama sonra etkilemeden hiçbir şey dostluğumuzu aptal bi şeye gülerdik. "içliiiiikkk vıaaarrrr" "ona cafer deniyomuş biliyo musunuz" en son o evde kahkahalarla, gözümden yaş gelene kadar gülmüştüm ben. türlü saçmalığa deli deli gülmeyi özledim.
özledim işte dahası var mı.
ah ankara anılarda ve hayallerde mi kaldın şimdi...
21 Aralık 2008 Pazar
ıspanak mı?

konuya nerden başlasam nasıl anlatsam bilemedim. ben oldum olası ıspanaktan hazzetmeyen , yemeğini yemeyen böreğini de son seçenek olarak yiyebilen bir şahsiyetim. ama birkaç gündür aklımda bir ıspanak yemeği tarifi vardı. şöyle ki; ismi lazım değil akpli büyükşehir belediye başkanımız antalyadaki dolmuşçulara türlü baskılarla yenilettiği dolmuşlara (memnun muyuz? hayır. ama bu başka yazının konusu olsun) birer küçük plazma ekran koydurttu ve orda belediyenin yaptıklarının yanı sıra antalyanın tarihi, yemekleri vs tarzından görüntüler yayınlatıyor.
ben de kaç seferdir dolmuşa bindiğimde ıspanak yemeği pişiren aşçı amcalara rastlıyorum. allahım nefret ediyorum ıspanaktan ama gene de izliyorum.
neyse sonra dedim kendi kendime ben bu yemeği pişiricem. normalde ıspanak nasıl pişirilir fikrim bile yok. ama 5-10 kere izledikten sonra ben aşçı amcaların tarifini kapmış oldum.
dün de mutfakta bir baktım annem ıspanak yıkamakta. dedim yıkadıklarından bana az ayır yarın ben pişiricem.
ve evet kısmet bugüneymiş az önce tarifi uyguladım ve ortaya gerçekten yenilebilir bir yemek çıktı. şimdi benim gibi ıspanakla arası iyi olmayıp düzeltmeyi planlayanlar varsa sütlü ıspanak şöyle pişiriliyor:
önce ıspanakları saplarını kesip bi tencerede tuz ekleyip haşlıyoruz. onlar haşlanırken bir tane orta boy soğanı küçük küçük doğrayıp ayrı bir tavada tereyağıyla (ben zeytinyağı kullandım, az tereyağı ekledim) kavurmaya başlıyoruz. ıspanaklar haşlandıktan sonra suyunu iyice süzüp kesme tahtasında doğrayıp soğanlara ekliyoruz. az bi süre onlar beraberce kavrulduktan sonra göz kararı süt, az da tuz ekleyip kısık ateşte biraz daha pişiriyoruz. ve evet ıspanağı yenilebilir hale gelen yemeğimiz pişmiş oluyor.
şimdi süt-ıspanak nasıl olur demeyin ve benim gibi ıspanağın hiçbir türlüsünü yiyemeyen birinin afiyetle yediği bu basit ve çabuk yemeği pişirip afiyetle yiyin.
not: süt çorbalara da ayrı bir lezzet katar, aklınızda olsun. her çorbaya değil tabii...:)))
20 Aralık 2008 Cumartesi
evren bana işaret mi gönderdi?

googlel analyticssten bi arama:
"you will never catch the fickle wind if you choose the stay"
benim sayfama yönlendirmiş yüce google; neden anlamadım. ilahi işaret mi yoksa?
ayağa kalkmalı en çabuğundan hayırlısıyla...:)))
not: cümle grammer yönünden düzgün mü, ingilizcesine güvenen bana bi deyiversin; zira az kulağımı tırmaladı gibi benim.
19 Aralık 2008 Cuma
doktor sevdim herkes hayran... :P

bütün arkadaşlarım bilir; şu dünyada hayran olduğum bir meslek varsa o da doktorluktur. oldum olası severim doktorları, allahtan da genel de hep iyileriyle karşılaştım. en nihayetinde kuzenim doktor, çok yakın arkadaşlarım var onlar doktor. hastaneler hiç korkutucu gelmez bana, hatta okuyanlar beni bilir, arkadaşımın nöbetine eşlik ettiğim bile olmuştur. doktor tanıdıklarımın hepsi de der bana zaten doktor olmalıymışsın sen diye, ama kader işte. neyse doktor olamadım doktor bulayım desturuyla hareket ediyorum ben de:PpP
tıpla - doktorlukla alakalı ne kadar dizi varsa bilirim izlerim, belgesel melgesel her şey ilgi alanımdadır.
şu sıralarda da house dizisine sarmış durumdayım. dr house'un ukala, çok bilmiş, kendini beğenmiş ama hemen hemen her zaman haklı haline hastayım. aslında böyle bi adamla evlenilmez ama napayım ikidir kendimi ekrana bakıp sırıtırken salyalarım akmış buluyorum. bana da laf taksın, uyuz etsin ama cazibesine kapılayım, dilim tutulsun istiyorum. :PpP o nedenle evlenilecek erkekler listemi bir tane daha artırıp sevgili Hugh Laurie namı diğer Dr Gregory House'u evlenilecek erkekler listeme katmış bulunmaktayım. sevene sevmeyene hepimize hayırlı olsun.
not: bağımlı bi de ama olsun yaaaaa, iyi piyano çalıyooo:))))
15 Aralık 2008 Pazartesi
ben de ayakkabılarımı fırlatıyorum

"Irak'ta dün düzenlenen basın toplantısı sırasında ABD Başkanı George Bush'a ayakkabılarını fırlatan Iraklı gazeteci Muntazar El Zeydi'ye destek sürüyor." aynen böyle yazıyor sabah gazetesinin bugünkü internet sayfasındaki haberde. (link)
ben de ayakkabılarımı çıkarıp bush'a fırlatarak destek olmak istiyorum. amerikalı bir tiranın ırak'a ve halkına yaptıklarının yanında az bile bu tepki.
sabah sabah tvde yüzümü güldüren en güzel şeydi bu haber. üzüldüğüm tek şey ıskalamasıydı...
14 Aralık 2008 Pazar
yalnız benim için bak

okan yalabık ve polat bilgin'den sonra dün gece bi kere daha anladım ki sevgili okan bayülgen benim evlenilecek erkek listemde olmalı.
oldum olası bayılıyorum ben bu adama yahu. yani kim ne derse desin bir sürü eğrinin yanında medyada en az eğrilerden biri o bence. programında kürtçe şarkı okutabilecek kadar cesaretli demek istemiyorum, kelime bu değil aslında, nasıl desem bir sürü kişiyi karşısına almak pahasına dirayetli fikirlerinde. okan bayülgen kitlelere oynamadı, oynamıyor işte.
her insan kadar kusurlu ama başkaları gibi mükemmeli oynamıyor. olabildiğince kendisi gibi. sivri dilli, lafını esirgemeyen bir deli o. dün geceki programda tayfun, kendi bestesi olan kerim tekin'in kar beyazdır ölümünü, kerim için söyleyeceğim dediğinde ve arkadaşını büyük bir içtenlikle andığında, okan bayülgenin gidip tayfunu yanağından (kesinlikle alnından diil) öpmesi sadece içinden gelmesiyle ilintiliydi.
bunları geçtim beni en çok bazen insanlara, ekrana bakarken gözlerinin parlaması, gülerken içten gözleriyle gülmesi etkiler en çok. pek kimseye nasip olmaz böyle güzel bakabilmek.
neticede seviyorum, şu saniye gelsin şu saniye evlenirim.
:))))
not: gerçi dün gece açıkladı evleniyormuş kendileri. çok çok ama çok mutlu olur inşallah:)))) çok seviyorum beeeee!!!
12 Aralık 2008 Cuma
11 Aralık 2008 Perşembe
o kadar çok sevmek
o kadar çok sevmedim seni.
o kadar çok sevmeme yetecek kadar kalmadın hayatımda.
bir aşktan aklımda kalan derslerim vardı. en başında korkmuştum sevmekten, ihtimalli cümlelerle yaklaşmıştım sana.
şimdi o kadar çok sevmeme yetecek kadar hayatımda kalmadığına -inanmazsın belki ama- memnunum.
neydi aşk?
bende sadece sendin. her aşkta sadece maşuktu bende. gerisi hikaye.
peki ya değer görmek/göstermek, sadakat, sevgi, bağlılık?
eski bir aşktan kalma yara izlerimle, aynı yerlerden kanayacağımı bile bile yumup gözlerimi seni sevmiştim.
ama sen, seni o kadar çok sevmeme yetecek kadar kalmadın hayatımda.
iyi ki de kalmadın.
çünkü aşktan daha önemli şeyler vardı hayatta. değer görmek, bağlanmak mesela.
çünkü aşk tekildi yaşanırken; bütün eski aşkları, yaraları bir kenara kaldırıp insanın ilk kez aşık olduğunu hissetmesiydi. başka vücutlar yoktu huzur aranacak. huzur aşktaydı, aşk da maşukta.
iyi ki o kadar çok sevmeme yetecek kadar kalmadın hayatımda.
o kadar çok sevseydim seni saçlarına sinmiş başka kadınların apış arası kokularını alacaktım.
kıyafetlerinde başka vücutlara sıkılmış parfümlerin kokusu kalacaktı belli belirsiz.
kangren olacak bir aşkı en başında uzaklaştırdım kendimden, içgüdüsel.
bu aşka dair yaptığım en iyi şey buydu belki de.
upuzun gelen ama sanki bir göz açıp kapamalık süreymişcesine geçen bir seneden sonra bu aşka dair hiçbir şeyi özlemediğimin farkındayım.
anahtar kelime netleştirmekti, becerdim bunu da.
"Acı çekmek mantığın kazaya uğramasıdır; en önemli görev mantığını sürekli net kullanabilmektir."
Ayn Rand
not: "başka kadınların apış arası kokusu" tabiri Milan Kundera'nın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'nden alıntıdır.
esmerim biçim biçim

sayın godsyndrome beyefendinin de desteklemesiy ve onun blogunun my fair lady isimli köşesinden esinlenmeyle kendi evlenilecek erkekler köşeme başlamış bulunmaktayım.
aslına bakılırsa bundan aylar önce şu yazımda bunun temellerini atmışım lakin arkasını getirmek bugüneymiş.
godsyndrome beyefendiye de söylemiştim "my fair gentleman"im değişkenlik gösterir. o zamanki ruh halim kimi beğeniyorsa odur yani. amma velakin evlenilecek erkek kategorisi nadiren artar ya da azalır.
misal mart ayında okan yalabık'a varasım gelmiş, şu sıralar ise gönlümde yatan aslan bambaşka:
yol arkadaşım dizisinin suat'ı, sayın polat bilgin.
kendileri dizide naif, içten, duygusal, sadık ve en önemlisi aşık adam rolünü 10 üzerinden 10 puanı hak edecek biçimde oynadığından mütevellit kalbimi kazanmış, sol elime yüzüğü takma yolunda ilerlemiştir.
ama mümkünse dizideki gibi gelsin, suat olarak. ilgililere duyrulur.
not: resim http://yolarkadasimkanald.blogspot.com/ dan alınmıştır.
8 Aralık 2008 Pazartesi
bayram ruhu

dün çok sevdiğim arkadaşlarımla buluştuk. malum bayram, geldiler uzaklardan sağolsunlar. uzun zamandır tanıdığım, sevdiğim insanları görmeye ihtiyacım varmış; iyi oldu. neyse dün konuşurken bayramın ilk günü için herkesin ailesiyle planları olduğu ortaya çıktı. bi benim yoktu len okuyucu. ki zaten eve gelmedim, klasik canım arkadaşımda kalma durumu oldu. oysa eskiden öyle miydi. bayram demek ya bi gün önceden ya da sabahın köründe ananenin köyüne gitmek demekti. dayılar, kuzenler filan buluşmacaydı yani. sonra babannenin köyüne geçmece amcalar, halalar ve o taraftan kuzenlerle kavuşmaca. bayram harçlığı bilem veriyolardı o zamanlar. şimdi ben versem yeri yani. böhüühüüü yaşlandık. neyse geçen bayram anlatamadım, bu bayramı vesile bilip her bayram kuzenler olarak eski evi talan etme anımızı yazıcam. benim bayram ruhum da bu olsun. neyse demin de dedim ya her bayram ilk ananeye gidilirdi. çok ama çok sevdiğim şimdilerde pediatrist olmaya çalışan kuzenimle bayramdan bayrama görüşebilirdik o vakitler. zaten o zamanlar kim inanırdı onun koskoca doktor olacağına, kötü kedi şerafettin resimleri çizen bi metalci özentisi amatör basketbolcuydu kendileri. (çok değiştin sen len dudu:P) neyse ben, kardeşim, dudu(kızmayasın dudu diyorum diye) bi de öbür dayımın kızı bayram vesilesiyle toplanmış olurduk. ee genciz o zamanlar, g.tümüzde kurt kaynıyo köyü turlamaya çıkardık. ilk durağımız da ninemizin eski evi olurdu. hikayesi tam anımsayamasam da bu eski evde annemin amcasının da payı mı ne varmış, dedm ölünce rahat vermemiş nineme. dayım da nineme yeni ev yaparaktan kadıceğizi kurtarmış bu anlaşmazlıklardan. ama bu ev sonra kimseye nasip olmayaraktan çürümeye almış kendisini. neyse efendim öncelikle eski evi tarif edeyim ben anımsadığım kadarıyla. bi tane bahçe kapısı vardı mesela, sonradan yıkıldıydı zannımca. ordan içerde bi bahçe. tahta merdivenlerden yukarı çıkılır, hayata gelinir. hayat ne diceksiniz şimdi. (türküsü bilem var bilmem bilir misiniz? "cemile gız ne gezersin haaaayaaatta, basma da fistan parlak da fotin ayaktaa... diye devam eder) şimdi tahta merdivenlerden çıktık ya kapı karşıladı sizi diye düşündünüz diil mi? ama hayır. balkonumsu bi yere ulaşmış oluyoruz, oranın adı hayat işte. böle hayata bağlanan yanyana dizili 3 oda kapısı karşılar sonra. böylece hayatın da üç oda uzunluğunda dikdörtgen bi balkonumsu şey olduğunu anlamış olduk beraberce, di mi? neyse biz 4 kuzen her sene bir nevi bu evle de bayramlaşırdık. başlarda o kadar da terk edilmiş ve yıkılmak üzere değildi. gidip odalarını kurcalar, kendimizce dolaplarında hazine arardık. bi keresinde bi şeyler de bulmuştuk ama şimdi anımsayamıyorum ne bulduğumuzu. (bu konuda yorum kısmında dududan yardım bekliyorum.) üstümüzün başımızın kirlenmesinden annelerimiz de anlardı gene eski eve gittiğimizi. bayramlıkları kirletmenin suçluluğuyla sıtırasız (bu kelimeyi kimse bilmez. bizim sülalenin kadınlarına has bi kelimedir. sevimsiz demekmiş) oluverirdik. arap dayımdan gizli bakkala gidip bayram paralarını da abur cubura yatırırdık. gerçi o hep yakalayıp kulağımızı çekiodu ama olsun. sonra ne mi oldu. hepimiz eşşek kadar olduk. bayramlar anlamını yitirdi. ananem kış gelice bizde kalmaya başladı, babannem öldü. ve eski ev iyice çürüdü.(yani en son gördüğümde bile fena haldeydi, çürümüştür herhalde:() biz köye gitmez, köylülerin "siz kimleeedensigis gaç gıı bi deyven bakem" sorularına sırayla "hacuslang kezbanın, mustafanın gızıyım; süleymanın torunuyum" cevaplarını vermez olduk. arap dayım bile kızmaz oldu bakkala gidiyoruz diye. gerçi bakkal mı kaldı postmodern dünyada; köydekiler bile market artık. "biz büyüdük ve kirlendi dünya" anlayacağınız.
not: herkesin bayramı kutlu olsun bu arada:)))))
4 Aralık 2008 Perşembe
iyi ki doğdun blog

canım blogum,
bak acı tatlı koca bir seneyi geride bıraktık seninle. derdimi tasamı çektin eksik olmayasın. ne yazsam boş hadi bakalım bi sene daha görebilecek miyiz.
not: hediye göndermek isteyenler bana e-mail ile ulaşabilirler, ben bloga iletirim seve seve:P:P hediye olaraktan kitap birincil seçenektir. (mesela tom robbinsten sıska bacaklar olabilir, marquezden her şey olabilir, dur bakayım hangi kitapları alma niyetim vardı ki benim. beenmayanın bi kırmızı defter sözü vardı mesela:P ehehhehheheh şımardım. şaka bi yana biri şu zaman bişi desin de azcık yavaş aksın be ya, en güzel hediye bu olur valla bak:))))
