delikanlı yememiş içmemiş saolsun beni mimleyivermiş. benim nefretlik durumlarım öyle pek fiziksel şeyler değil. yani tabii ki birisi odama girerken kapıyı tıklatsın ama çok da takmıyorum -kardeşimin özellikle- odaya paldır küldür dalmasını. ya da ne bileyim yazayım da siz karar verin işte nefretlik mi değil mi?
en çok sinirlendiğim şey kadın olmamdan ötürü azımsanmaktır. yani kadınsın şunu yapamazsın, kadınsın bunu beceremezsin. bre k.çımın kenarı öyle bi yaparım ki o yapamazsın dediğin şeyleri feleğin şaşar. sonra hatta demin söylediğim şeyden bile daha çok sinir olduğum şey birinin gözümün içine baka baka beni salak yerine koymasıdır. çok sinirlenirim, kan beynime sıçrar.
başka başka... hmmm... çok ama çok zeki bir insan olmamakla birlikte zekasına güvenen biri olarak gerçekten zeki bile olsa birinin zekasını abarta abarta övünmesi her şeyde onu ileri sürmesi sinirime dokunur; ancak çok da ses etmem.
ısrarcılık ruhumu sıkar. çok ve boş konuşan insanlara pek tahammül edemem. buluttan nem kapan alıngan tiplerden haz etmem. başka da aklıma gelmiyor valla.:))))
neyse şimdi benim şanslı talihlilerim kimler buna gelelim... başta merope, sonra beenmaya, zoitsa ve tustan sonra ottomans...
10 Eylül 2008 Çarşamba
cool mim: nefretlik durumlar
9 Eylül 2008 Salı
bir rüyaya uyandım...

sabah sabah hem komik, hem garip hem de inanılmaz huzur dolu bi rüyaya uyandım. hatta hemen yazmalıyım dedim ama fırsat olmadı. (işe yetişme durumları) sonrada anca oturabildim bilgisayar başına şimdiye kaldı. oysaki rüya dediğin sabah anlatılır sonra da unutulur. neyse canım bu da böyle olsun. neyse rüyayı anlatacaktım ben. aslında saçma sapan bi yeden başladı rüya, ama bilinçaltı işte nereye bağlayacanı iyi biliyo şerefsiz. neyse ben yeniden lisede miyim lisemde miyim ne tam bilmiyorum ama lise arkadaşlarım var gene. eski günlerdeki gibi zevzeklik edip ortalıklarda dolanıyoruz, ama şimdiki zamandaki halimizdeyiz. neyse sonra kareye eski kırıklarımdan (1.mehmet) (çok mehmet var napiim len elini sallasan mehmete çarpıyo) en yakışıklısı (100 kişiye sorduk 100ü de onu seçti:P:P) girer. ve sonra biz bunun zengin üvey babası sayesinde yabancı bir ülkede okyanus kıyısında bir evde buluveririz kendimizi. buralardaki ayrıntıları çok net hatırlamıyorum ama en güzel tarafı duvardan denize ayaklarımı sarkıtıp yumuşacık kumların ayaklarımı okşadığı sonudur. gerçekten hissettim o yumuşaklığı ve huzur budur dedim içimden, huzur budur... sonra dedim okyanusa ne hacet, git bi sahil kasabasına yerleş ayaklarını da uzat suya oohhhhh, napıcan okyanusu filan. allahım bak hayallerim de o kadar ulaşılmıcak şeyler diil ki, noluuuurrrr, lütfeeennnnnn, lüfffffeeeennn :))))))))
7 Eylül 2008 Pazar
ölü toprağı

üzerime ölü toprağı serpilmiş sanki. (oysa bi ay öncesine kadar her gün neredeyse bi atraksiyon oluyodu hayatımda) içimden hiçbir şey ama hiçbir şey yapmak gelmiyor. ne zamandır sözüm var bilge'yi arayacağım, ya unutuyorum ya da içimden gelmiyor işte. güya bu haftasonu ıspartaya gidecektim, kuzenin yanına. hem çok üşendim hem de ne bileyim cumartesi nöbeti var napıcam dedim. hastaneye yanına gidebilirdim belki ama korktum açıkçası. benim yüzümden kıdemlileri laf filan eder. bu konuda serdar'ın üstüne yoktur. daha ilk günlerden herkesle kaynaşmıştı. politik olduğundan filan değil, yanlış anlamayın. acaip bi etkisi var onun insanlar üzerinde, tanıştırdığım her arkadaşım sevmiştir onu. o nedenle rahattım ankarada onun yanına polikliniğe gidip asistan odasında oturmaktan filan hiç çekinmezdim. zaten epey zamandır korkmuyorum hastanelerden. bizim için adliye nasılsa hastane de doktorlar için aynı. bi yerden sonra ev gibi... neyse en nihayetinde ıspartaya gidemedim. eylül ayı içinde ankara işi de yattı, nitekim ramazan. ankaradakiler ısrarla ekimde gel doya doya, gönül rahatlığıyla içelim diyorlar. ben de ne dicem oki dedim. bayramda kaş'a kaçalım demiştik merveyle. bakalım bayrama da daha var. denizin son demlerinin tadını çıkarır kaş'a uygun şekilde manyaklık yaparız belki. bu arada ben kaş maceramızdan beri içmedim. yani bi bira filan içmişimdir de şöyle adamakıllı bi sarhoş olmadım. içmekten ziyade istanbulda içmeyi özledim sanırım. ne keyifli olurdu, dağıtıp saçmalamazdım da ben. masumiyet müzesini okuduktan sonra istanbulum depreşti. ankarada olsam ertesi güne bilet alır giderdim. ama şimdi yollar uzun üstüne üstlük bi de iş güç var...:( neyse ece gelsin bayramda hele. özledim, çok özledim böceğimi. ama bunların hepsine daha zaman var. şu sıkıntıdan, ölü toprağından kurtulmam lazım. en iyisii haftaiçi bi sinemaya gideyim ve artık bilge'yi de bi ariyimmm...
6 Eylül 2008 Cumartesi
5 Eylül 2008 Cuma
4 Eylül 2008 Perşembe
masumiyet müzesi

dün ulaştı elime kitabım, akşam üzeri. sanılanın aksine hemen başlamadım. televizyonla (yaprak dökümü) internetle filan oyalandıktan sonra (hazzı ertelemek) gözlerimden uyku akarken (son zamanlarda uyuyamıyorum geceleri gene) başladım. ve daha ilk cümlesiyle -hani duymuşsunuzdur :"hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum."- yakaladı bir yerlerimden. hiçbir kitabı daha ilk sayfalarını okurken "bitirince yeniden okumalıyım dememiştim." ki ben sevdiğim kitapları tekrar tekrar okumaktan büyük zevk duyarım. çok şey söylemicem kitap hakkında, çünkü ben sevdiğim için okur, şarkıları sevdiğim için dinler ve filmleri yalnızca sevdiğim için izlerim. yetkin hissetmem kendimi gerekçelendirmeye, nedenlere bağlamaya. çünkü ben hiç kitap yazmadım, şarkı bestelemedim, hiç film çekmedim. ama şunu söyleyebilirim ki çok yoğun bir hüzün var bu kitapta. ya da beni çok hüzünlendirdi diyelim. uzun zamandan sonra bir kitabı okurken bu kadar soyutlandı dünya benden. heyecanlandım, gülümsedim, üzüldüm okurken. ve en önemlisi bitmesin istedim, bitmesin. [şimdiden yarıladım bile:(] ve şimdi bazılarının hiç bilemeyeceği hiç tadamayacağı bir zevki keşfetmiş gibi hissediyorum kendimi...
2 Eylül 2008 Salı
tatlı hayat
geçen gün ölümü düşündüm. hem de uzun uzun. uyku tutmaz ve başım da çatlayacak gibi ağrırken aklıma ölüm geldi. ben normalde düşünmem ölümü pek fazla, babaannem dışında ciddi bir kaybım olmadı. babaannem giderken de ankaradaydım, annemler söylemediler bile dönünce haberini aldım. oysa çok severdim ben onu, okuma yazma bilmezdi belki ama birçok okumuş yazmış insandan daha güzel, daha aydın bakardı dünyaya. gencecik yaşında dul kalmış, tek başına 7 çocuğunu adam etmiş ve bir de bu arada çoklarının beceremediği bir şeyi becermiş: insanları yargılamamayı.
ne diyordum, ölümü düşündüm. ölümcül hastalıkların pençesindeki insanları, çocukları. haksızlık gibi geldi. ölsem dedim, ben ölsem belki annem babam bir de kardeşimle arkadaşlarım üzülecek; ama dünya dönmeye devam edecek, başkaları yaşayacak, yaşamaya devam edecek. oysa ben ne çok şey kaçırmış olacağım, ne çok. hani Efrasiyâb'ın Hikayeleri'nde ölüm geldiğinde herkes azraille pazarlık ediyor ya o misal (İhsan Oktay Anar-Efrasiyâb'ın Hikayeleri) ya da Tom Robbins'in Parfümün Dansı kitabındaki 1000 yıl yaşayan Kral Alobarla kadim eşi Kudra hesabı. ölüm adaletsiz, hayat kısa geldi.
gelme dedim ölüme gelme!
ben yine yeniden aşık olucam, ben henüz okumadığım onca güzel kitabı okuycam, ben görmediğim yerleri görücem daha. ve daha aklıma gelmeyen bir sürü şey var dedim.
acısıyla, tatlısıyla, bunalımlarıyla, sıkıntısıyla, kıskançlıklarıyla, sağ gösterip sol vurmalarıyla ah tatlı hayat sen ne kısasın.
1 Eylül 2008 Pazartesi
penceremden gökyüzüne sarkarken aşk - masumiyet müzesi
"Aşk...
Sonsuza kadar yaşamaya hazırken, beklemeniz gereken bir aşk... Ve genç bir kadın... Cesur bir kadın... Zeki bir kadın... Hayalleri, umutları, rüyaları olan bir kadın...
Yaşadığınız günün her saniyesinde özlediğiniz bir adam için neler yapabilirsiniz?
Çok sevdiğiniz kız kardeşiniz, âşık olduğu adamın bebeğini doğurmaya karar verse, onu durdurmaya çalışır mıydınız?
Onun bebeğini, hayalinizi kucağınıza almak üzereyken aldatıldığınıza karar verirseniz ne yapardınız?
Peki ya günler sonra uzun süren uykunuzdan uyansanız... Âşık olduğunuz kadının sizi terk ettiğini öğrenseniz. Değişen yaşamınızı geri almaya çalışırken yeniden âşık olur musunuz?
Aşk... Bulutlar içinde onu düşlediğiniz bir aşk... Pencereden gökyüzüne sarkarken aşk...
"Şaşırıyorsunuz... Gülümsüyorsunuz... Bazen gözlerinizin dolmasına engel olamıyorsunuz. Hikâyedeki esas kızın cesaretine, aşkına hayran kalıyorsunuz. Aşka olan inancınız artıyor."
-Ayşe Arman / Hürriyet
"Kendinize yakın bir kahramanı hikâyede mutlaka bulacaksınız. İlk başlarda farklı gelen üslup, kitabı bir film gibi izlemenize neden oluyor. Bir kadının, bir annenin duygularını paylaşacaksınız."
-Balçiçek Pamir / Habertürk
"Sürükleyici bir kurgu. Bir sonraki sayfada ne olacağını biliyor ama nasıl olacağını tahmin edemiyorsunuz. Hikâyenin gerçekliği etkileyici."
-Kutup Dalgakıran / Sabah"
daha önce okumadığım bi kitap üzerine konuşmamıştım hiç. ama bu ayrı birden bire netkitap'tan gelen bi maille düşüverdi aklıma. yazarı Murat Kefeli'nin enteresan ve açıkçası biraz da üzücü bir hikayesi var. Nöropatinin nadir görülen bir türüne yakalanmış (dünyada 52 kişide varmış bu hastalık mı her ne ise) önce sesleri ve sözleri ardından da gözlerini kaybetmiş. (merak edenler için: http://www.ciddigeyik.com/guncel_detay.asp?id=228 ve http://arsiv.sabah.com.tr/...dff87c3d8f2325311c9.html) nedense masumiyet müzesini düşünmeden netkitap'tan sipariş verdim ama bu kitabı dokunmadan, sayfalarını karıştırmadan alamayacağımı hissettim ve ankaraya ve imgeye erteledim. antalyada yaşamamın tek kötü yanı bu galiba, gidip saatlerce vakit geçirebileceğim, hiç aklımda yokken vurulup alabileceğim kitaplar bulunan bir İmge Kitabevi olmaması...:(
masumiyet müzesi ise ayrı apayrı heyecanlandırdı beni. onun için sabredemezdim hemen siparişimi verdim. zaten Orhan Pamuk'u çok severim hiç düşünmedim bile. eğer hiçbir kitabını okumadıysanız hayatınızda gerçek bir eksiklik olduğunu ciddi ciddi iddia ederim. sıyrılın şu klişe milliyetçi söylemlerden derim ve alın Kara Kitap'ını nobeli hak etmiş mi etmemiş mi öyle karar verin... nasıl emek vererek yazılır kitaplar, ince ince nasıl işlenir ben en çok onda gördüm türk yazarlar arasında. yazımı 6 yıl sürmüş ama 13(yanlış hatırlamıyorsam) yıldır aklında bu kitabın fikri varmış. dile kolay...
31 Ağustos 2008 Pazar
sevmek zamanı /al aşkım beni yanına - her şeye hazırım seninle

taktım bu aralar bu şarkıya...
her şeye hazırdım seninle bi gece sen uyurken kulağına fısıldamıştım bu şarkıyı çok aşığım ben bu adama korrkusundan uyuyamadan hiç uyuyamazdım ki zamanı durdursam zaman şimdi dursa diye beklerken her dakikayı ama her dakikayı sayarak sabah olmasa iş olmasa yedi yıl demiştin ya yedi yıl neydi ki üç tane yedi yıl üstüne de bi üç yıl nasıl geçti anladık mı hiç olsun varsındı bi yedi yıl daha çok mu aşka ben vardım işte yine umarsızca elimi taşın altına koymuştum umrumda bile diildi önemli olan neydi hem ben mi yanılıyordum aşk değil miydi hem de her şeyin üzerinde olsun varsın ben bu şarkıyı fısıldamıştım işte kulağına "yarım kalmış bi şarkı olalım kollarımdasın benimlesin ya" her şeye hazır(d)ım her şeye...
30 Ağustos 2008 Cumartesi
doğu
hala garip geliyor
çok garip
sevdiğim bir başkasıyla.
ama sadece benden başka, oysa bana benzer.
bir tarafımın umrunda değil, öbür yanım inanmak istemez.
en çok da doğum bırakmaz, oysa üç tarafımdan saldım seni.
ama zincirleyen ne ise ayaklarımı ne kuzeye ne güneye ne de batıya kaçabiliyorum.
olmuyor işte, elimden gelmiyor.
en sevmediğim renk gri, ama şimdi her şey bana inat gri.
27 Ağustos 2008 Çarşamba
26 Ağustos 2008 Salı
kısa kısa
25 Ağustos 2008 Pazartesi
beggin'
yok yok şu saatten sonra kimseye yalvar(a)mam beni sev diye, şarkı eğlenceli eh blog da benim istediğim zaman bi yandan dinlerim fena mı?
hem çok modaymış bu sene ben anca yakaladım, eksik kalmiyim... heheheheh
shadow of my life is hangin' over me
broken man that i don't know
will leave it standing, devil's dancing with my soul"
ben seni arayamam
arayamadım da zaten, arayamam be gururum izin vermez...
24 Ağustos 2008 Pazar
bi yastıkta kocayın!!!
çisem benim taaa hazırlıktan arkadaşım. mini mini bebeykenden tanıyoruz yani birbirimizi. dün ben ehliyet sınavına girdim tesadüfen kendi lisemde. anılarım depreşti merveyi aradım. merve söyledi, çisemle yasin evlenmeye karar verdiler alelacele atlayıp istanbuldan geldim, yarın sen de gel diye. gitmes miyim tabiii, koşa koşa gittim. canım benim o kadar sevindi ki, insanlar yok davetiyemiz nerde, arayp haber vermedin diye gelmediler dedi. ne önemi var ki, ben çisemi tanıyorum geldiğime, bu mutlu gününde yanında olduğuma sevir biliyorum ne gerek var saçma egolara kapılmaya. gittim tabii hem de ne iyi ettim. prenses gibi olmuşş benm canım arkadaşımmm...
bu fotoğrafı çekmemden bi beş dakika sonra baktım kimsenin ayağa bastığı filan yok çisem'e ayağına bas ayağına bas diye utanmadan bağıran da ben oldum. garip geliyor hala yahu, teker teker evleniyor ya da nişanlanıyor arkadaşlarım. oysa ben o türlü türlü saçmalıklar yapabildiğimiz günleri anıyorum halaaa... şu resimdeki üç hatunu ve ben bu resmi çekerken yanımda oturmakta olan adamı tam 13 yıldır tanıyorum. ve istiyorum ki üç onüç yıl sonra dahi zaman hiç geçmemiş gibi biraraya gelebiliriz...
mutluluklar, çok çok mutluluklarrrrrrrrr...
bu arada çisem beni onur konuğu ilan etttiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii:):):)



