16 Ekim 2008 Perşembe

23.11.2007 ve 04.12.2007

yazmayacaktım ama gece gece şeytan dürttü beni gene. bugün filmden çıkıp servisle eve gelirken hangi ayda ve hangi günde olduğumuz düştü aklıma. ulan dedim kasıma ne kaldı şurda; zaman dediğimiz şey ne boktan bir şey.
neredeyse bir seneyi dolduracak sevgili E. ile tanışmamız. 23 kasım 2007, sanki daha dün gibi oysa.
ne çok zaman, mekan, kişi ve olay geçti üzerinden. uzaktan yakına doğru en çok bu blog ve sadece tek bir kişi şahit tüm yazdıklarıma.
ilk yazımı 4 aralık 2007'de yazmışım ben.
büyümek demiştim ya; daha ilerde, bir gün bu blogu belleğimin tozlu raflarından çıkarıp en baştan okuyacağım belki de.
bir süreç izi olacak.
dolu-boş, anlamlı-anlamsız bir sürü karalama.
henüz büyümekte olan bir "ben"den görece daha büyümüş bir "ben"e...

15 Ekim 2008 Çarşamba

şarkılar

ŞARKILAR

ağladını istemem ben ölürsem

beni en sevdiğin halimle hatırla
uzak bir yerde çalıştığımı düşün
hayatta olduğuma inan
bir gün gelir kendiliğinden
geçer bütün üzüntün

her yeni gelen günü
yeni bir ümitle beklemeli
her yeni gün
yeni havalarla gelir
gece, yağan yağmurla uyursun
sabah bir de bakarsın odan güneşli

her gelen vapuru, treni
yeni bir ümitle beklemeli
her gelen vapur, tren
yeni insanlarla gelir
ben esmerdim güzelim
bu sefer bir sarışını seversin
aşk yaşayanlar içindir.


necati cumalı

başka şeyler yazacaktım ama yine benden, kendimden mimli bir nokta oldu, anımsatma için "kişisel depresyon anları"na teşekkürler...

üç film birden

başlık da burdan bakınca başka şeyler çağrıştırdı ama neyse. şimdi alttaki yazıda altın portakaldan ve yaka kartımızdan söz ettik; yorumlarda da beenmayacım canım ben bir nevi mimledi ya iki gün içinde ne gördüm ne tuttum anlatayım dedim hemen.
malum iş güç, bir de sanki bana karşı anlaşılmış gibi eskiden 5 demeden biten işler yığılmış durumda. dün neyse allem ettim kullem ettim 6'da çıkıp 6 buçuk seansına yetişebildim rahatça.(babam sağolsun)

benim için portakalın açılış filmi son cellat oldu. bilenler bilir bilmeyenler için yönetmen şahin gök, başrollerde ise kadir inanır, atilla saral ve jülide kural var. filmde kısaca bambaşka iki hayatın (savcı-arabacı) sahiplerinin bir hapisane koğuşunda bir araya gelişi, arabacı bayram'ın(kadir inanır) düşkünlüğü, naifliği, insanlara karşı çaresizliği karşısında savcı bir babanın(atilla saral) oğluna karşı gösteremediği korumacı tavrını bayram üzerinde göstermesi ve askeri cunta faşizminin hapisaneye katlanarak hükmetmesi anlatılıyor. savcının ve bayramın aynı koğuşa düşme hikayeleri de izleyeceklere kalsın. gerçi altın portakalın resmi sitesinde gayet uzun bir bilgi var filmle ilgili ama... ben genel olarak beğendim bu filmi. özellikle kadir inanırın düşkün bir adam rolünde çok başarılı olduğunu düşünüyorum. özellikle arabacı bayramın atı yaseminle olan bağını çok güzel verdiğini hissettim. filmin sonlarındaki atıyla konuştuğu sahne idi benim favorim, nitekim itiraf ediyorum ağladım da. neyse neticede izleyin derim ben.

ikinci film ise blindness-körlük. yönetmeni Fernando Mierelles. Julianne Moore, Mark Ruffalo ve Danny Glover başrollerdeler. danny amcamız saolsun geldi, bizi onurlandırdı. biraz gecikme oldu ama sanatçı kaprisi diyip geçiyoruz. kendilerini ben pek bi naif ve içten buldum zira filmde de aynen öyle idiler. film çok yoğun bir tarfikte arabasıyla kırmızı ışıkta durmuş bir adamın kör olmasıyla başlıyor. ama bilindik bir körlük değil bu "sanki tüm ışıkları yakmışlar da sonsuz bir beyazlık varmış gibi." sonra birden bu hastalık bu adamın ilk temas (bildiğimiz anlamda kullanmıyorum, aynı ortamda bulunmak da bir nevi temastır) ettiği kişilerde ortaya çıkıyor ve hükümetçe hemen karantinaya alınıyorlar. bu adamın ilk temas ettiği kişilerden biri bir göz doktoru. hastalık sadece doktorun karısında görülmüyor fakat o da körmüş gibi yapıp kocasıyla gidiyor. burası ilk karantina bölgesi ve 3 koğuştan oluşuyor. ilk andan itibaren korkuyu, ötekileştirmeyi ve faşist tutumu yavaş yavaş hissetmeye başlıyorsunuz. koğuşlar gittikçe kalabalıklaşıyor, bu durum içinde belki biraz anlayışla karşılayabiliyorsunuz gardiyanların öfkesini ve faşist tavrını ama sonra 3. koğuştan bir adam çıkıp önce krallığını ilan ediyor sonra da karantinaya alınmış kişilerin arasında faşizmin ortaya çıkışını görüyoruz. daha sonrası ise çok güzel giden, çok ama çok naif bir hikaye.(daha çok anlatmayayım da merak edin:)) bence mutlaka izlenmeli denilebilecek filmlerden.

neyse efendim 3. filmimiz Vicky Cristina Barcelona. yönetmeni Woody Allen. başrollerde ise Javier Bardem, Patricia Clarkson, Penélope Cruz, Scarlett Johansson var. (sanırım erkek okuyucuların gözleri parladı tam bu noktada, haksız da sayılmazlar hani) neyse film iki yakın arkadaşın (vicky ve cristina) yaz tatili için barselonaya gelmeleri ile başlıyor. çok fazla ayrıntıya girmeyeceğim. ama ben sanırım kendi adıma bir şeyler buldum istediğim ve istemediğim aşk/aşklar adına. kendinizi iyi hissetmek istiyorsanız mutlaka izleyin derim ben. bir de penelope cruz bence filmdeki en iyi oyuncuydu, en renkli karakterin o olması boşuna değilmiş bence.:)

neyse işte böyle iki güne 3 film hem de iş güç arasında güzel oldu, ama sanmayın ki bitti daha koskoca 5 gün var önümde ve ben günde 2 film izlemeyi planlamaktayım. baştan söyleyeyim hepsini anlatmaya mecalim kalır mı onu bilemem. zaten pek de beceremiyorum ya pes edebilirim çabucak. sevgiler, saygılarrrr...

12 Ekim 2008 Pazar

45. Antalya Altın Portakal Film Festivali - yaka kartı



evetttttt 10 ekim tarihi itibariyle güzel kentimizin en güzel organizasyonu başlamış bulunmakta. efendim ben 5 senedir bu tarihlerde ankarada olmamdan mütevellit hep kaçırmışımdır altın portakalı. ama bu sene madem antalyadayım ben de varım dedim bu işte. cuma iş çıkışı tesadüfen korteji yakalamamı da bir işaret sayıp canım arkadaşım B. ile migrosta buluştum bugün. kendileri her sene mutlaka bi yaka kartı edinip tüm festival filmlerini izlemiş bir enteldir.:P zaten geçen sene festivalin son gününde beni ve bi arkadaşımı takva'nın galasına sokup yapabileceği güzelliklerin en büyüğünü de yapmıştır diyecektim ki bu sene bana süpper bi güzellik yaparak bunu gölgede bıraktı. ne mi bu güzellik?


evvvvvveeeeeeeetttttt bu seneeee benim de bir yaka kartım varrrrrrrrrrrrrrrr.
hemen ne öğrencisi demeyelim yüksek lisans da öğrencilik sıfatı veriyor, naberrr:)))
işin tek kötü tarafı haftaiçi gündüz çalışıyor olmam, velakin ben de 18:30 ve 21:30 seanslarını ve gelecek haftasonu sabahtan akşama tüm vaktimi portakala ayırmaya karar verdim. bir de shuttle die bir hizmet koymuşlar ki tadından yinmez. bin shuttlea AKM bin shuttle a Migros hatta Hillside Su. heheheheh.
merak edenler için link geliyorrrrrrr: burdan.

9 Ekim 2008 Perşembe

büyümek

"bazen kendi ellerimizde olmayabiliyor hayat" diyoruz ya, değil aslında. herkesin hayatı sadece kendi ellerinde olabiliyor, başka kimsenin değil. bu sadece kime ne derecede izin verdiğimize yahut o başkalarının sözlerini ya da ta kendilerini ne kadar önemsediğimizle ilintili.

mutsuzluklarımızda çevrenin etkisi çoğu zaman azımsanamayacak ölçüde olsa da onları aşmada ta kendimizden başka kimsemiz yok çoğu zaman da.

şu hayatta kimsenin hayatı mükemmel değil, biliyorum ve hatta eminim. elindekilerle ne kadar yetinebildiğin önemli. kendimi öteleyip durdum, asıl benliğimi. daha çok mutsuzluklarım, pişmanlıklarım olacak buna da eminim. ama şu öteleme durumunu elimden geldiğince bastırmaya çalıştığımdan beri daha iyi hissediyorum kendimi. durup sorguluyorum kendimi ama hala daha içimden geleni yapıyorum. sonunda da pişman olmamayı öğreniyorum. çünkü tüm bunları başkası değil sadece ben yaptım. ben. umarsız bir bencillik değil bu ama artık kendimi en çok ben acıtmıyorum. başkalarının acıttıklarından daha yakıcı kendi ellerimle yaptıklarım.

bilmiyorum anlatabiliyor muyum demek istediklerimi. çünkü aslında dediğim gibi yavaş yavaş netleşiyorum. sözlere dökülmüyor hala daha birçok yanımı kaplamış fluluklar.

ama bir şey çok net işte ben hala büyüyorum ve bu büyüme süreci daha ne kadar sürecek bilmiyorum, önemsemiyorum.

çünkü önemli bir süreç bu büyüme denilen; çok kırıklar, çok morluklar, bir o kadar göz yaşları ve bir o kadar da güzel anılar, anlar, mutluluklar ve çok önemli dostlar getiriyor.

bu yazı da çok sevdiğim ve bu büyüme sürecimi değerlendiren-değerli yapan dostlarım ve zaman zaman kızdığım ama çoğu zaman anladığım ve çoğu zaman da anlamadığım, anlayamadığım bir kadın için.

poor misguided fool


as soon as you sound like him give me a call
when you're so sensitive
its a long way to fall
whenever you need a home i will be there
whenever you're all alone
and nobody cares
you're just a poor misguided fool
who thinks they know what i should do
a line for me and a line for you
i lose my right to a point of view
whenever you reach for me
i'll be your guide
whenever you need someone to keep it inside
whenever you need a home
i will be there
whenever you're all alone and nobody cares
you're just a poor misguided fool
who thinks they know what i should do
a line for me and a line for you
i lose my right to a point of view
i'll be your guide in the morning
you cover up bullet holes
as soon as you sound like him give me a call
when you're so sensitive its a long way to fall
you're just a poor misguided fool
who thinks they know what i should do
a line for me and a line for you
i lose my right to a point of view

7 Ekim 2008 Salı

tespit II


bayram arkası düşündüm düşündüm bir tespitte daha bulundum kendimle ilgili. sanırım benim üniversite ve ilk gençlik yıllarımda aslında yapmak isteyip de yapamadığım bir şey varmış.
-miş'li geçmiş zaman kipini kullanıyorum zira dediğim gibi yeni fark ettim bu yapmak istemiş ve fakat yapmamış olduğum şeyi.

neyse lafı fazla uzatmadan neymiş bu şey anlatayım. ben meğersem,
deli danalar gibi gezip tozabileceğim, içebileceğim, dersleri okulu filan boşlayabileceğim, saçlarımın olmadık renklerde boyanmış, gotik makyajlar yapmış olduğum bir dönem istermişim. ve evet en önemli nokta gitarcı,
davulcu ya da ne bileyim müzisyen bir sevgili ile
yapmak istermişim bunları. (ahanda
şurdaki yazı ortaya çıkardı içimdeki bu gizli kalmış canavarı ve tabii bir de G. ve sevgili çılgın kız arkadaşı.)
şöyle sorumluluklarını bir kenara koymuş, canının istediği g
ibi yaşayan ve hatta okulu bile uzatmayı göze almış ve hatta uzatmış. yani kısaca so-rum-lu-luk-tan uzakkk!!!
şimdi almışım yaşımı başımı elime mesleğimi, birincisi nasıl çalgıcı sefkili bulucam, hadi onu buldum diyelim sabah işe gitme mecburiyetini nasıl sallayacağım (gecelerce içicez gezicez tozucaz ama di mi ya, evde kös kös oturacak değilis ya), hadi işi saladım diyelim annemlerden ne demeye para isteyeceğim? yani geçti anacım geçtiii bendennn... ühühühühüüüüü.
ben anca bayramdı seyrandı fırsat bulup içer küçük çaplı flörtler yaşayabilirim elin çalgıcılarıylaaaa. eh ama G. el sayılmaz hem de hiç. hehehehh.

neyse demem o ki amaaaann dedim işte diyeceğimi. tespit bundan ibaret millet.


not: resim alakasız oldu biliyorum ama çok severim ben resmi yahuuu:)

6 Ekim 2008 Pazartesi

tespit

sanırım şu hayatta gerçekten müziğe kabiliyeti (ama gerçekten kabiliyeti) olanları kıskanıyorum ben en çok.

4 Ekim 2008 Cumartesi

bayram bitişi


resmen iyi geldi şu bayram tatili bana. ne güzel bir şeymiş yeniden bildik, tanıdık ve güvenilir arkadaşlarla olmak. yeniden lise zamanlarındaymış gibi hissettim kendimi. her gün dışarı çıkmalar, kaleiçi gezmeleri...
bir şehri şehir yapan iyi dostlar ve sınırsızca harcanabilecek boş vakitlermiş bunu anladım. anladığım bir sürü de şey oldu. canım arkadaşım sayesinde anahtar bir kelime buldum mesela: netleştirmek. o kadar güzel tarifledi ki bana içinde bulunduğum ruh halini ve hayatımı. (öperim buradan) ne diyordum önemli olan ne kadar istediğinle ilintili hayatının daha net olması. ve aslında her şey istemek fiilinin altında yatıyor.
nereye kadar yahu bu "ben acıyı seviyorum sebebi bu" tribi. aşk denen şey tekil değil bir kere ve her zaman da işteş olamıyor ne yazık ki. işteş olamaması biraz kötü belki ama güzel tarafı tekil olmaması. bir kere aşık oldum bir daha da olamam diye bir şey yok. en azından benim için. çok iyi biliyorum. evet dönüp baktığımda iki kişi çok iz bıraktı sadece ama iki demek çoğulluk demek çoğul olması demek bir üçüncü ya da beşinci olmayacağı anlamına gelmemesi demek. ya da illa ki iz bırakan değil de iz bırakılan olmak demek değil. yani aşk tekil değil işte.
bir de hepimiz benciliz işte, hep bizim istediğimiz insan olsun diyoruz yalan mı? eh bu da pek de kolay gerçekleşebilen bir istek değil.
neyse konu bu değildi sanki yaf. netleştirmek diyordum. nasıl daha net olur hayat, kendini kandırmaktan ya da yargılamaktan ya da suçlamaktan ya da kendine eziyet verecek neyi yapıyorsan ondan vaz geçerek olur gibime geliyor.
misal aşk/ayrılık/aldatılma/kandırılma acısı. bir süre gerçekten devam ediyor. tamam kabul ediyor ve buna bir şey demiyorum. ama bir süre sonra insan bu eziyeti kendi, bizzat, şahsen kendi elleriyle kendisine yapmaya başlıyor. aslında bıraksa gerçekten o anlam yüklediği sokaklar, objeler, nesneler birer birer kaybedecek anlamlarını. çünkü misal o sokak alt tarafı bir sokak, pamuk şeker bildiğin sağlıksız ama çok lezzetli bir yiyecek, twix denen o çikolata da bildiğin albeni işte :P:P (yazar burda kendisine gönderme yapıor efem)
neyse kişisel gelişim kitaplarından fırlamış bi yazı gibi anlaşılmasın bu lütfen. zira sadece kendim üzerinden yola çıkıyorum sadece. (ıyyykk nefret ederim o kitaplardan da zaten.)
oy ben bayram bitişi diye başlamışım nerelere gelmişim. bu bayram şu yukarda anlattığım netleşme-netleştirme olayından başka uzun zamandan beri ilk kez çok ama çok neşeli bir sarhoşluk yaşadım. viski enejileri ard arda yuvarlayıp etraftan bir de rakı-bira ne varsa otlanıp epey dağıttım. sonra alkolle ilgili bir şey keşfettim. (eminim çok önceden keşfedilmiştir) sanırım alkol insan üzerinde normalde sadece düşüneceği ama yapmayacağı şeyleri düşünüp söyleten üstüne de yaptıran bir etki yaratıyor. tek sorun dut gibi olduğumdan mütevellit bazı ayrıntıları hatırlamıyor olmam.:P:P neyse ki iyi arkadaşlar var da onlar toplama görevini başarıyla üstleniyorlar. daha önce hiç kıyafetlerimle sızmamıştım ben yauuu:)))
bir de gece çevirmeye yakalanışımız vardı ki avukat abla (:P) kimliği hiçbi işe yaramıyormuş az kalsın görüyorduk. allahtan arabayı kullanan canım kardeşim eraycım alkolsüzdü de arabadan yayılan buram buram içki kokusunun dut gibi olmuş ablalardan gelmekte olması geceyi kurtardı (sanırım). ama ben hala polis abinin(amca da olabilir net hatırlayamadım şimdi) arabanın muayenesi eksik diyip bizi gene de göndermesini hangi hikmete bağlasam bilemedim. hiç öyle bir ohhh çekmemiştim valla.
neyse ki kazasız belasız bir bayram daha bitti, yarın son tatil gününden sonra yeniden monoton iş hayatına dönmek zor olsa da epey enerji ve huzur ve rahatlık biriktirmiş gibi hissediyorum kendimi. kurbana tamı tamına iki ay var ve ben uzaklardan gelecek canım arkadaşlarımı şimdiden dört gözle beklemeye başlamış bulunmaktayım.
neyse lafı daha da uzatıp gevelemeden geçmiş ramazan-şeker bayramınız bir kere daha kutlu olsun milleeettttt:)))

onno için- yol arkadaşım-ben sana küsüm aslında





kime yazıldığını bilmeden radyoda duyup çok beğenmiştim ama dinledikçe içimde bir yerlere dokundu. ağlak olmadan ne güzel yazmış sezen gene. en iyisi siz dinleyin karar verin...

"benim sensiz kolum, bacağım, ocağım yok..."

2 Ekim 2008 Perşembe

viski energy drink


yeni tatlara açık olalım şu viskiyi bir de enerji içeceği ile içelim. tadı güzel, sarhoşluğu güzel daha ne olsun... enerji yanında neşe de veriyo bak. yok ya da o neşe en sevdiklerimle olmamdan kaynaklanmış olabilir. neyse ya hadi hep beraber içelim açılalım millet :P:P

saat kaç oldu hala sarhoşum yahuuu:P

bir de soran olursa "çok sarhoştum, hatırlamıyorum."

yasal uyarı: enerji içeceği ile alkol almak sağlığa zararlı olabilir.

30 Eylül 2008 Salı

bayram yazısı

bugün bayram. ama eski bayramlar gibi değil. zaten uzunca zamandır bizim ailenin bayramları böyle. tatil vasfından değerlendiriyoruz. neyse benim diyeceğim o değil. bayramla birlikte kararlar aldım. sağolsunlar iki tane çok sevdiğim arkadaşım süper etkili oldu. (iyi manada) karar alıp uygulamanın ne demek olduğunu bana göstrdiler. meğerse ben uzun zamandır doğrudürüst bir karar alıp uygulamamışım. akıntıya bırakır insan kendini tamam da bu kadar da olmaz yani.
neyse netleştiriyorum hayatımı, kapatıyorum bir sürü sayfayı. çok uzun zaman önce yapmam gereken bir şeyi tam da şimdi yapıyorum ve hem kendimi hem de onları rahat bırakıyorum. çok saçmaladım, kendime zarar verdim bunlar olurken.
neyse ne neticede sanırım doğru yolu buldum ve daha da uzatmaya gerek olamdan, başlıkla uyumlu bağlamak lüzumuyla herkese iyi bayramlarrrrrrrr.

25 Eylül 2008 Perşembe

rüya (bilemedim kaçıncı)


bir rüya görüyorum. yine, yeniden. saçma sapan ama çok anlamlı benim için. çünkü o kadar somut hissediyorum ki varlığını, rüya değil o an sanki ben yanındayım. sarılıyorum. öpmek geliyor içimden. sonra öpüşüyoruz. sandığımın aksine mutsuz olmuyorum. ama bir engel var aramızda. o engel benim vicdanım. yapamam diyorum, bunu başkasına yapamam. üzgün değilim; hatta tam aksine huzurluyum. sonra yeniden sarılıyoruz. içimden seni yeniden öpmek geliyor. o kadar somut bir biçimde hissediyorum ki bunu. ama öpmüyorum; sadece sımsıkı sarılıyorum sana. bütün hücrelerimde aşkımı hissediyorum. biraz daha sarılıyorum sonra. içimden öpmek geliyor; o kadar yoğun ki. öpmemek için seni, kollarımı daha sıkı sarmalıyor, başımı omzuna gömüyorum çok sevdiğim kokunu koklayarak. hüzün yok, acı yok, nefret yok niyeyse sadece huzur var. uyanıyorum. hala huzurluyum. akıp gidiyor her şey, çok net görüyorum.
hani herkesin bir "aşık olduğunu nasıl anlarsın?" formülü var ya, ben de kendiminkini buluyorum:
"bi adama sarıldığında bütün hücrelerinde onu öpme isteği duyuyorsan, aşıksın!"

24 Eylül 2008 Çarşamba

haiku


"yuva yaptılar,
kalbimin bacalarına,
yitirdiğin o kırlangıçlar."*


*tom robbins, dur bir mola ver



22 Eylül 2008 Pazartesi

bu havada gidilmez