
ne çok alışmışım farkında olmadan. hep gitmeyi planlarken, hiç kök salmadığımı düşünürken -ismimin ağacıyım ya ben-
neredeyse her köşesine bir parçamı bırakmışım. özlemim o kadar başıma vurmuş ki ilk defa kar yağıyor diye üzülmemişim.
ben karı sevmem, soğuğu, rüzgarı...
ama bugün sabahın köründe el değmemiş beyazlıkta görünce dışarısını
"üşümek iyidir, yaşadığını hissettirir"
atlatmak bir şeyleri garip bir duygu. sanki ben değil de başkasıymış gibi. ben bene benzemez bir hale düşmüştüm zaten. korkusu -ve tortusu- kaldı şimdi geriye. bir de bitmeyen sorularım. illa tamamlamak zorundayım ya bütün parçaları. ama geriye kalanlar belki hiçbir zaman tamamlayamayacaklarım ve cevabını öğrenemeyeceklerim. ama zaten bunları da unutmayacak mıyım zaman geçtikçe...
kar devam ediyor, durmaksızın. ben yarın geri dönüyorum. kısacık vuslatlar kaldı şimdi elimde. kal birkaç gün daha diyorlar, yollar kötüdür. soğuğu bahane edip olmazlıyorum. bilmiyorlar alışmaktan korkarım, alışıp dönememekten. hem bekleyenim var benim gözü yollarda. terk ettim sanar üzülür yoksa. sonra ben korkarım, ben korkarım rastlaşmaktan anılarımla. hazır durulmaya başlamışken sular
"giptmesem olmas mııııııı"
17 Şubat 2008 Pazar
cebeci-dikimevi
15 Şubat 2008 Cuma
.
uzun zamandır düşünüyorum, bu ülkede utanılacak ne çok şey var.
geçmişinde, yakın tarihinde, şimdisinde.
belki genel olarak dünyada utanılacak çok şey var ama ondan önce bu ülkenin bir vatandaşı olarak kendi utançlarımız aklıma geliyor.
bi dizi var tam da şu satırları yazarken çalıyor arkadan.
masal gibi geliyor şimdi orda anlatılanlar sanki bu topraklarda yaşanmamış da bambaşka bir zamanda bambaşka bir ülkede olmuş gibi.
halk için yola çıkmış gençler(buna sonuna kadar inanıyorum) acımasızca işkencelere maruz bırakılmış, öldürülmüş.
sonra, sonrası var mı, halk aynı uyutulmuşluğa, duyarsızlığa mahkum
onlar için bir şeyler yapmaya çalışanların bir kısmı ölmüş bir kısmı halen atlatmaya çalışmakta yaşadıklarını.
tek kazançlı çıkan hep kazançlı çıkan yine her zamanki gibi "iktidar" olmuş.
ben sadece dizilere kitaplara yazılara konu olsun istemiyorum yaşananlar.
ben hesap verilsin istiyorum.
tüm çirkinliklerin tüm kötülüklerin hesabı verilsin artık.
biz ne yaptıysak vatan için yaptık demesinler, vatan ne onların anladıkları ne de vatanseverlik onların yaptıkları.
edit: on beş yaşında ölen bir çocuğa üzülmeyen hatta ölümünü alkışlayanların var olduğu bu ülkede ben de kalkıp hesap verilsin istiyorum. densizliğe bakın hele. hiç bi s.km olmaz bizden olmaz.
12 Şubat 2008 Salı
son giden
her giden ayrı bir sızı.
ama son giden geçmeyecekmiş gibi düşündüren bir sızı.
ama son giden ancak insanın kendisi olabilir gittiği yer de 'en uzak diyar'
şimdilik son giden sensin
ama sadece şimdilik.
senden sonra da gidenler olacak hayatımda
ta ki ben gidene değin.
9 Şubat 2008 Cumartesi
not
yazmak için biriktirdiğim bir sürü şey var kafamda ne var ki cafe köşelerinde ne düşüncelerimi toparlayabiliyorum ne de kelimelere dökebiliyorum hissettiklerimi. hele bir gideyim ankaraya söyleyeceğim pek çok şey var okuyucu.
ondandır son zamanlarda yazdıklarımın dağınıklığı.
ulak

ben garip duygularla izledim bu filmi. ta en başında çetin tekindorun sesini duymamla birlikte ürperdim zaten.
bazıları çok beğenmiş bazıları hiç beğenmemiş.
ben sinema eleştirmeni olabilecek film eleştirisi yapabilecek birisi olarak görmüyorum kendimi. benim için sevdiğim ve sevmediğim filmler vardır. ya da kitaplar ya da insanlar. kimsenin sevmediği bir şeyi/bir kimseyi/ya da başka bir şeyi nedensiz sevebilirim mesela.
bu film için de böyle ben çok sevdim. içimde bir yerlere dokundu zira. çok basit bir şey "iyi olabilmek" işlenmiş. işin içine biraz ne birazı baya baya mistizm ve masalsılık katılınca benim için 1-0 önde başladı zaten. o zamansızlıkta ve mekansızlıkta olmak istedim. bir insan yaşadığı gerçeklikten bu kadar mı sıkılır ben sıkıldım. mümkünse beni orta dünyaya, hogwartsa, ya da bitmeyecek öykünün içine gönderiverin, vallahi de billahi de hiç şikayet etmem.
neyse netice de bu filmi tekrardan izlemeye de karar verdim sinemadan çıkar çıkmaz. öyle sözler etmiş ki çağan ırmak yazmam lazım bir kenara, aklıma.
"yapan kadar bilip de susan da günahkardır."
7 Şubat 2008 Perşembe
astro-bilmem ne
6 Şubat 2008 Çarşamba
5 Şubat 2008 Salı
:(
bugün hatırladım da geçenlerde rüyamda seni gördüm. rüyada sarılması birinin iyi gelmiyormuş insana. çünkü insan nasıl olduğu meçhul bir şekilde rüyalarda her şeyi bilir ya, aynen öyle bu sarılmanın da yalandan olduğunu biliyordu rüyadaki ben.
her şeyin yalandan olması gibi sana dair olan...
4 Şubat 2008 Pazartesi
sevgililer günü
biraz erken bi sevgililer günü yazısı olacak ama napayım o gün kuvvetle muhtemel ankara yollarında olacağım. hem ruhsat işlemlerini hızlandırmak, hem harç dekontumu enstitüye verip yeni kimliğimi almak hem de sınav için ankarada olacağım.
özledim valla ankarayı düşüncesi bile heyecan verici.
tekrar aileyle yaşamak da çok sıkıcı kimse bu hataya düşmesin efem.
neyse başlık ne ben ne yazıyorum.
şubat ayı malum sevgililerin ayı.
şu yaşıma geldim bir kere de sevgilim olmadı şu tarihte.
düzgün ilişkim olmadı ki tarihi tutturabileyim.
en heyecanlısı 2 sene önce ankara tıp göz hastalıkları abd.ye rahmi için sevgililer günü kartı bıraktırmam olmuştu arkadaşıma.(niye kendim bırakmamıştım hatırlayamadım şimdi) ya öyle öyle yaptığım manyaklıklar ve zevzeklikler saymakla bitmez benim konu aşk olunca. sanki sevgililer günü kartı yollamıştım da ne olmuştu koca bir HİÇ! bir anı olarak yerini aldı o kadar:) kartı yollamam mütekabil 4 ay sonra bizim okulun orda onunla ve sevgilisiyle burun buruna gelmiştim o kadar!!! bir kere de taktik oyna di mi ya, yok olmaz üzülüp acı çekmem lazım benim, patolojik durumum. esra duysa poor prognoz(böyle mi yazılıor bilmiorum ama) derdi benim için.
yani demem o ki bu sevgililer gününde yolda olacağımdan yapabileceğim ve yapmak istediğim hiçbir manyaklık yok.
derdime yanayım ben en iyisi bol bol...
kedi

şu dünyada delirmeye insandan sonra en yakın başka bir varlık varsa o da kesinlikle kedi. yahu gün geçmiyor ki ben bu hayvanlara ilişkin enteresan bir hikaye dinlemeyeyim. şöyle efendim, hikaye bir arkadaşımın kedisi sürahi(şimdi nerelerde bilinmiyor, yani akıbeti meçhul) ile köpeği arsız arasında geçiyor. (ikisi de süper isimler ama değil mi, arsız ve sürahi) neyse efendim arsız arkadaşımın annesine çok düşkün. bir gün anne evden çıkıyor bir yere gitmek üzre. arsız da adı gibi arsız ya ipini koparmak için uğraşıyor uğraşıyor sonunda becerip fırlıyor bahçeden. ama anne çoktan dolmuşa filan binmiş olsa gerek. neyse burdan sonrası tesadüf eseri olaya tanık olan komşularının ağzından. arsızın ipini koparmasıyla birlikte fırlamasının ardından sürahi de tam gaz arsızın arkasından koşuyor tasmasından yakalayıp eve geri getiriyor. zaten bu sürahi pek normal bi kedi de değil mahallenin en belalı köpeğini sindirmiş zamanında. köpeği kulubesine filan sokmazmış. üstüne bir de köpeğin mamasını yer hayvanı aç bırakırmış. sonra kaybolup gitmiş.
neyse ne diyordum bu kediler hakkaten delirebilir. mesela alvin, yahu hayvan hem küçük bir kaplandı hem de eve kimseyi kabul etmezdi. misafir sevmiyor hayvan. yahu bi de bebekliğinden beri tanıyosun beni sen kırk yılın başı arkadaşıma kalmaya gelmişim zehir etmişti geceyi bana. sosisle kandırayım demiştim sosisi güzelce mideye indirip ayağıma attığı güzel pençeyle de teşekkür etmişti. manyak hayvan işte. o da kimbilir nerde şimdi. özledim mi, bilmiyorum geçmişimden bir parça ya geçmişi özlediğim için sürekli onu bile özledim denilebilir.
bu arada çiko da tam gaz kızgınlık dönemine girdi. limuzin edasıyla başımızı şişirerek evde gezinip duruyor. kediş eve gelmiyor zaten gelse de kızmıza pek pas vereceğini zannetmem ya. resmen aşık oluyo bunlar da. ama sonrası iyi işlerini gördükten sonra sen yoluna ben yoluma hesabı. yok aldatılmak, yok acı çekmek filan. gerçi çiko bebeklğinden beri çocukluk arkadaşımın sevgilisne aşık ya o ayrı. hayvan sahibi gibi illa imkansızı isteyecek. aman o kadar emin ki endamından güzelliğinden ona yüz verilmediğini anlamayacak kadar burnu havada kızımızın.
aman niye bunları yazdı ki bu şimdi diyen olursa, efendim blog günlük gibi kullanılmamlı yazıyordu bir yerlerde. ben de hep günlük gibi kullandığımdan ötürü bir değişiklik yapayım dedim.
neyse bu da böyle bir yazı olsun bakalım.
eyvallah
kapılar kapandı bak işte
yüreğim sıkıştı hüzünle
sevincim içimde buz oldu
kalakaldım böyle sessizce
tanıdıkdı yalnızlık oysa
haklısın belki yolunda
hazırdım bu kez mutluluğa
nereden çıktı şimdi ayrılık
öyle bos öyle boş ki bu dünya
güneşim sandım seni oysa
girdabın içinde yaşarken
yakamoz yakamoz çakar aklıma
susadım sana tek bi nefeste
yaşadım aşkımı bir hevesle
gözümün önünde durma nolur
yaşamak öyle zor ki bu bedende
hadi yoluna eyvallah
mutlu ol gülüm inşallah
sen biten günün ardından
bi başına kalma inşallah.
2004 yılının şarkısı bende. bu sabah çaldı da yaklaşık 4 sene sonra yine yeniden ne kadar benzer şeyler yaşadığımı hatırlattı bana. nakarat kısmını şöyle söylerdim ama " hadi yoluna eyvallah, mutsuz ol geber inşallah, sen biten günün ardından, bir başına kal be inşallah"
komik geldi bugün ama yine bu şekilde söyledim.
resmen kodlama denilen bir şey varsa benim beynim onu yapıyor. durup duruken hakanı ve o günleri düşündüm bütün gün.
bir döngüyse bu lanet böylece sürüp gidecek korkuyorum. evet hem de çok kor-ku-yo-rum...
3 Şubat 2008 Pazar
sol yüzük parmağı
iki viski energy drink+ bir tekila shot üzerine kafama takılıp kaldı sol yüzük parmağım.
ilk elimi tutmamıştın sen
ilk sol elimin yüzük parmağını tutup sıkıca çekmeme müsade etmemiştin.
zaten çekmezdim ya...
çekmedim de zaten.
neyse o kafayla epey bir süre sol elimin yüzük parmağına takıldı aklım.
garip durup duruken zihin neler yapabiliyor insana.
neydi, kalbe giden tek damar burdan mı geçiyordu bir de unuttum şimdi...
2 Şubat 2008 Cumartesi
özledim
ankarayı özledim.
arkadaşlarımı özledim.
bilgisayarımı özledim.
evde boş boş yatmayı özledim.
paşayı özledim.
kampüsü özledim.
şimdi uzağımda olan ve özlenmeyi hak eden her şeyi özledim tamam da neden en çok seni özledim bilmiyorum.
en çok seni özledim evet .

