24 Nisan 2008 Perşembe

biliyorum sana giden

Biliyorum sana giden yollar kapalı
Üstelik sen de hiç bir zaman sevmedin beni

Ne kadar yakından ve arada uçurum;
insanlar, evler, aramızda duvarlar gibi

Uyandım uyandım, hep seni düşündüm
Yalnız seni, yalnız senin gözlerini

Sen Bayan Nihayet, sen ölümüm kalımım
Ben artık adam olmam bu derde düşeli

Şimdilerde bir köpek gibi koşuyorum ordan oraya
Yoksa gururlu bir kişiyim aslında, inan ki

Anımsamıyorum yarı dolu bir bardaktan su içtiğimi
Ve içim götürmez kenarından kesilmiş ekmeği

Kaç kez sana uzaktan baktım 5.45 vapurunda;
Hangi şarkıyı duysam, bizimçin söylenmiş sanki

Tek yanlı aşk kişiyi nasıl aptallaştırıyor
Nasıl unutmuşum senin bir başkasını sevdiğini

Çocukça ve seni üzen girişimlerim oldu;
Bağışla bir daha tekrarlanmaz hiçbiri

Rastlaşmamak için elimden geleni yaparım
Bu böyle pek de kolay değil gerçi...

Alışırım seni yalnız düşlerde okşamaya;
Bunun verdiği mutluluk da az değil ki

Çıkar giderim bu kentten daha olmazsa,
Sensizliğin bir adı olur, bir anlamı olur belki

inan belli etmem, seni hiç rahatsız etmem,
Son isteğimi de söyleyebilirim şimdi:

Bir geceyarısı yazıyorum bu mektubu
Yalvarırım onu okuma çarşamba günleri

*cemal süreya

kalbim rehin


"dudağından öperken bıraktığım kalbim rehin

koynunda uyurken düştüğüm kuyu derin"


en çabuğundan rehnin kalkmasını beklemekteyim....

bilinmese de olur

sevmekle nefret etmek arasında gidip gelen bir sarkaç var içimde. seni, onu ve bazen kendimi...
ta başından beri zaman zaman sen olmasaydınla başlayan varsayımlar üzerinde duruyorum. hiç tanışmamış olsaydık, yaşananlar hiç yaşanmamış olsaydı...
ama insan denen şu yaratık çok bencil. iade etmek/çöpe atmak(her şeyin ve hepimizin bir gün çöp olacağına istinaden) zor geliyor o bir elin parmakları sayısı bile etmeyecek günleri... sanki daha da uzayabilecekken bir başkası tarafından fütursuzca elimden çalınmış gibi hissettiğim
imalar, göndermeler yok artık. evet böyle hissediyorum. mantığa yer yok burda, aşkta mantığa yer yok zaten.
diğer olasılık geliyor ve zihnimin bir köşesinden süzülüp ele geçiriyor beni, benliğimi...
sonu baştan çizilmiş bir öyküde "eğer"le başlayan cümleler kuruyorum.
eğer o cuma gitmemiş olsaydım
eğer senin yanından bir dakika bile ayrılmasaydım
eğer bir başkasının aklına/gönlüne(buna inanmıyorum gerçi) gelip girmesine müsade etmeseydim ya da engel olabilseydim
peki ya elimden gelir miydi bunlar?
ya da bunlar engel olur muydu yaşanacaklara?
ama gönül bu (türkçedeki en güzel kelimelerden biri de bu bence gönül, gönül, gönül)
birilerinin parkta/sokakta/bir yerde unuttuğu bir oyuncağı ilk ben buldum öyleyse benim diyen bir çocuk misali ötekinin/ötekilerin de onu isteyebileceğini görmezden gelen...
bu hikayade herkesin "eğer"le başlayan cümleleri var.
oysa şimdi ben sevmekle nefret etmek arasında bir sarkacın ucunda sallanmaktayım. hem sevip hem nefret etmek değil bu.
bir gün sevip incinirken öteki gün öfkelenip hoyratlaşan
iz(ler) bırakarak.
bütün gücümle birisinin/birilerinin beni anlamasını bekleyerek.

"cinler belirsizlikle maluldur.
insanlar da belirsizlikten duydukları korkuyla."
elif şafak- araf s.194

22 Nisan 2008 Salı

kop gel günahlarından

ibo kop gel günahlarından'ı söylemiş, güzel ve de eğlenceli söylemiş bir ara ekleyeceğimdir...:) (tam oynamalık olmuş valla)

"kim bu gözlerindeki yabancı
yaralar beni yüreğimden
hani ben olacaktım yalancı
başının tacı..."

benim de içimde bir kıro vaaarrrr:):)


edit: "nazın zın" kısmı dikkat edilesi:):)

19 Nisan 2008 Cumartesi

ilhan irem

fonda ilhan irem anlasana çalıyor

benimse adamı silkeyeyip karşındakinin anlayacağı bir şey yok sen sevdin o sevmedi işte her şey bu kadar basit diyesim geliyor..

ooofffffffff sıkıldım resmen.

şimdi nasıl açıklasam bilmiyorum ama benim bazı nedenlerden ötürü nefret ettiğim şeyler kişiler olaylar filan vardır. yani ben bu şeyleri ya da şahısları kötü kodlamışımdır.

mesela vizontele tuuba'yı hiç izlemedim ve asla izlemeyecek olsam da nefret ederim o filmden.

yine kırmızı bir arabam olmayacak benim hiçbir zaman.

ve ben manisa ilinin sınırlarından dahi geçmeyeceğim geçsem de asla sevemeyeceğim tek şehir olacak şu dünya da.

ilhan irem de bunlardan biri işte. kötü kod bana kötü şeyleri hatırlatan.

şimdi hatırlayamadığım bir sürü var bunlardan. hah hatırladım bile sakaryadaki o pis köfteci.

ve bir de bizim sokağın öteki tarafı...

yazdıkça aklıma geliyor. en iyisi gideyim ben:)

edit: caldion erkek bir de ıyykkk bu kadar kötü bir koku olamaz.


17 Nisan 2008 Perşembe

ağla(ya)mamak


gerek yok ki kokulara hatırlamak için,

gerek yok derslere yine yeniden en baştan yaşamak için.

son üç dört gündür kendimi hiç olmadığım kadar dipte hissetmekteyken ben bunu kimseye anlatamayışım, tam da tersine her şey yolunda ve mutluymuşcasına davranmak zorunda kalışım...

zorundalık dedim ama kimse zorlamıyor ki beni 'kan kusup kızılcık şerbeti içtim' demeye...

ben kendimi zorluyorum sanırım.

sanırım ben evvelden beri hep böyle olmayı biliyorum; göstermeden ve hisssettirmeden hep güçlü hep iyi hep ayakta durarak. en dibe inemeyip bir türlü düşerken yalancı dallara tutunup dalın yeniden kopmasını bekleyen ve bu arada sürekli kendine acıyan bir zavallı.

bu ben olabilir miyim?

bilmiyorum.

bildiğim tek şey var o da ne istediğimi bilmediğim.

üç gündür ağlama isteğiyle doluyum ama o kadar uzun zaman oldu ki hıçkıra hıçkıra ağlamayalı.

olmadığım kadar yalnızım ve ben bu aralar tek başıma ağlamak istemiyorum.

ne garip insanlar yalnızken ağlarlar en çok bense yanımda birini isterim.

aynen 3. sınıfın bütlerinde Güjan'a ağlayışım gibi...

ailem dışında tüm sevdiklerim uzakta şimdi ve ben aileme hiç yansıtmadığım için sıkıntılarımı kendimi kapana kıstırılmış gibi hissediyorum. ağlayamadan...

kendime acımak istemiyorum.

insanlara öfkelenmek hiç istemiyorum.

istediğim tek şey bir tek alo ve bir tek üzgünüm lafı, sanki o zaman rahatlayıp kurtulacağım her şeyden...

16 Nisan 2008 Çarşamba

insanları, özellikle de yakınlarımı kırmamaya onlara kötü sözler söylememeye karar verdim.
çünkü eninde sonunda üzülen gene ben oluyorum.
üzülmek pahasına da olsa sinirlenmemeye çalışıp münakaşa etmeyeceğim kimseyle
çünkü daha çok zarar görüyorum sonrasında.
öğrendim.

13 Nisan 2008 Pazar

bu tam da bana


" 'Kaleme inandığımdan daha çok makasa inanırım' Truman Capote

Duyguların bedeli yoktur. O yüzden karşılığı beklenmez. Bekliyorsanız eğer, duygularınızın sahiciliğini bir yoklamanız gerekir.

Aşık olduğunuz kişi tarafından sevilmediğinizde, terk edildiğinizde, ya da aldatıldığınızda acı çekmeniz, mutsuz olmanız, hayal kırıklığına uğramanız doğaldır ama öfkelenmeye, kin gütmeye, öc almaya hakkınız var mıdır? Artık sevmediğiniz birinin sizi onu sevmeye mecbur edemeyeceğine nasıl inanıyorsanız, birlikte olmayı daha fazla arzu etmediğiniz birinin onunla kalmanız konusunda ısrarcı olmaması gerektiğini nasıl düşünüyorsanız sevdiğinize karşı da aynı ölçülerde adil olmayı öğrenmeniz şarttır.

Acıyı atlatmanın, çıkış yolu bulmanın çözümü herkes için farklıdır. Kimi, kendinden çok genç karısı tarafından aldatılan Alberto Moravia gibi “durumu entelektüalize etmeye” çalışır kimi İvan Bunin’in sevgilisi gibi kaçıp uzaklaşmakta bulur çareyi.

Peki, sevdiğinizin içindeki ‘insan’ın umursamazlığıyla, sizi hiçe saymasıyla kırılıp yaralanırsanız; geçmişteki rüyanızın, ömrünüzün sonunda bile dönüp baktığınızda hatırlayacağınız güzelliğiyle dudağınıza yerleşecek tebessümü çalındıysa ne yaparsınız?

O zaman belki bambaşka bir aleme, maddeye değil manaya sığınırsınız.

Edebiyat, her an her yerde karşınıza çıkabilecek insanların iç yüzüne de ayna tutar çok zaman. Kendini saf gösteren kurnazların, geleceğe dair planları veya küçük hesapları için herkesi kullanmaktan kaçınmayanların, çıkarları uğruna uyumlu rolü oynayanlarını daha çabuk anlarsınız.

Yine de onların silahlarıyla mücadele etmezsiniz.

Çünkü maddeden soyunduğunuzda yalnızca vicdandan ibaret kalacağınızı bilirsiniz. "

Rengin Soysal
K dergi

aşk üzerine

"Sevdiğimiz insanla olmak mı daha mutluluk vericidir, yoksa bizi sevenle yaşamayı tercih etmek mi? Seveni sevmeye çalışmayız da genellikle, sevdiğimiz bir şeye aşık olmak isteriz. En iyi hissedebileceğimiz kendi duygularımızdır, bir başkasında boy verenler o ölçüde geçmez ne de olsa.
Clive Staples Lewis’in annesi sonunda dayanamayıp teslim olmuştu kendisini yedi yıl bekleyen adamın sabırlı sevgisine. Peki acaba hangisi daha mutlu olmuştu? Böyleydi yaşam, aşk karşılıklı olsa bile eşit olmuyordu; bir taraf mutlaka daha çok seviyordu diğerinden…
Beraberliklerde sevgisi fazla olan yaralanıp üzülmüyor muydu bu durumdan; diğeri başka birilerini, bir şeyleri özlemiyor muydu o zaman…
Çok sevdiğimiz hallerde herhangi birini, bir yeri, bir şeyi, uğradığımız yanılsamayla avunuyorduk belki de. Göremiyorduk bazı gerçekleri, karşıdan bakanlar gibi. O yüzden çok sevdiğimiz o kenti, İstanbul’u, dışarıdan gelip ziyaret eden yabancı yazarlar, güzeli de çirkini de, iyiyi de kötüyü de hemen fark ediyordu halbuki. Şehrin “ışığını” gördükleri kadar yolların “çamurunu” da gözden kaçırmıyorlardı. Ve bura insanlarının karakterine sinen yanlışları, doğruları…
Aslında bazen bazı şeyler dışına yansıyan kusursuzluğu, ihtişamı taşımıyordu içinde. Tam aksine Daphne du Maurier’nin hayatı gibi türlü irkiltici sırları örtüyordu.
Kimi hayatlar da Sevgi Soysal’ınkine benzer duru bir su şeffaflığındaydı. Ve o gönlünün sesini dinliyordu hep, hasret çekmektense tercih yapıyordu. Sevdiği şeyleri yaşamak için alıştıklarını, alışkanlıklarını bırakmayı göze alabiliyordu.
Doğrusunun ne olduğunu bilemiyorduk yine de hiçbirimiz. Onu pişmanlıklarımız belirliyordu… "

Rengin soysal K Dergi/77. Sayı

niye böyle kötü şeyler diliyorum bilmiyorum...
ne kadar zorlasam da kendimi iyi şeyler isteyemiyorum beni yaralayan insanlar için...
mutsuz ol daha da mutsuz.
upuzun şeyler yazacaktım uçup gitti kelimeler.
neyse...
elveda, elveda...

11 Nisan 2008 Cuma

-

yazacaklarım ve söyleyeceklerim içimde birikti bense yarını bekliyorum...

6 Nisan 2008 Pazar

;

garip ve kötü rüyalar görmek istemiyorum.
hele seni başka biriyle hiç görmek istemiyorum.
en son böyle bir rüya gördüğümde kötü şeyler olmuştu...
offffffff
gidip yatıcam ben; hava çok soğuk.

5 Nisan 2008 Cumartesi

benden geçti aşk



bu benim için değil...

sui generis ilişkiler hakkında saçmalamalar


sui generis ilişki nedir? adı üzeri sui generis olduğundan tam anlamıyla tarafımdan tanımlananamış bir ilişki çeşidi olmakla beraber buyrunuz beğenirseniz alırsınız diyebileceğim birkaç fikrim var bu konuda:
1. bu tip ilişkide taraflardan biri kuvvetle muhtemel körkütük, deli gibi, taparcasına vs. aşıktır. ama karşı taraf ya hiç aşık maşık değildir, ya da kararsızdır duygularında.

2. kozlar tabii ki aşık olmayan kararsız tarafın ellerindedir.

3. aşık olan taraf köpek modunda dahi olabilir; haklıyken de haksızken de özür diler, umut eder, acı çeker, yerlerde sürünür, bir tek sevgi kırıntısı için yalvarabilir.

4. aşık ol(a)mayan karasız taraf canı isteyince gelir, canı isteyince sever(anlıktır çoğu kez bu sevgi), canı isteyince öper ve hatta canı isteyince sevişir vs.

5. mümkün olduğunca bu tarz ilişkilerden kaçınmak gerekir.

6. ve en önemli madde; böyle bir ilişkiden kurtulmanın tek yolu o insanı kişinin hayatından çıkarması, görüşmemesi, aramaması, sormaması, haber almamasıdır. çünkü karşılıklı bir zaaf gelişmiştir ortada. biri aşıktır diğeri de egolarının tatminine alışmıştır.
aşık olan açısından zordur bunu yapmak ama acılı da olsa yegane çözümdür. sonra vay efendim ben niye mutsuzum, niye aşk acısı çekiyorum diye sürüneceğine bir tek hamleyle halloluverir her şey.
çünkü öpüştüğün adamdan dost olmaz, OLAMAZZZZZ!!!

3 Nisan 2008 Perşembe

biber


biberi saadet abla bundan aylar önce bahçesine bırakılmış bir halde perperişan bulmuştu. hain çocukların gazabına uğramış annesinden ayrılmıştı. onun kedilere baktığını ölüme terk edemediğini bilen birileri de bahçesine bırakıvermişti oğluşumuzu. o zamanlar adı biber değildi tabii, adı bile yoktu ki... saadet abla onu yıkamış pirelerinden kurtarmış sıcacık evine almıştı. biz de biberin fotoğraflarını çekip sokakkedisi.net'e ilan vermiştik. sokaklarda kalmasına gönlümüz razı gelmemişti. daha ilk günden şimdiki sahibi talip olmuştu ona. çok tatlı akıllı kedisever bir kızcağız. sabahın bir vakti almaya gelmişlerdi annesiyle. en iyi veterinerlere götürülmüş en güzel mamalar alınmıştı ona ilk günden. dört ayağının üstüne düşmek böyle olmalıydı. yazdıkça sanki sonunda kötü bir şey çıkacakmış gibi ama değil:):) maşallah biber beyimiz semirmiş tosuncuk olmuş hem de pek bir yakışıklı. sokakta kalsaydı ölürdü belki. ne iyi yapmışım yapmışız terk etmeyerek sokağa. evinizde bakamasanız bile birazcık süt ve birazcık sevgi bile mutlu edebilir sokak hayvanlarını. emin olun ne kadar iyi geldiğine bunun size inanamayacaksınız...