" 'Kaleme inandığımdan daha çok makasa inanırım' Truman Capote
Duyguların bedeli yoktur. O yüzden karşılığı beklenmez. Bekliyorsanız eğer, duygularınızın sahiciliğini bir yoklamanız gerekir.
Aşık olduğunuz kişi tarafından sevilmediğinizde, terk edildiğinizde, ya da aldatıldığınızda acı çekmeniz, mutsuz olmanız, hayal kırıklığına uğramanız doğaldır ama öfkelenmeye, kin gütmeye, öc almaya hakkınız var mıdır? Artık sevmediğiniz birinin sizi onu sevmeye mecbur edemeyeceğine nasıl inanıyorsanız, birlikte olmayı daha fazla arzu etmediğiniz birinin onunla kalmanız konusunda ısrarcı olmaması gerektiğini nasıl düşünüyorsanız sevdiğinize karşı da aynı ölçülerde adil olmayı öğrenmeniz şarttır.
Acıyı atlatmanın, çıkış yolu bulmanın çözümü herkes için farklıdır. Kimi, kendinden çok genç karısı tarafından aldatılan Alberto Moravia gibi “durumu entelektüalize etmeye” çalışır kimi İvan Bunin’in sevgilisi gibi kaçıp uzaklaşmakta bulur çareyi.
Peki, sevdiğinizin içindeki ‘insan’ın umursamazlığıyla, sizi hiçe saymasıyla kırılıp yaralanırsanız; geçmişteki rüyanızın, ömrünüzün sonunda bile dönüp baktığınızda hatırlayacağınız güzelliğiyle dudağınıza yerleşecek tebessümü çalındıysa ne yaparsınız?
O zaman belki bambaşka bir aleme, maddeye değil manaya sığınırsınız.
Edebiyat, her an her yerde karşınıza çıkabilecek insanların iç yüzüne de ayna tutar çok zaman. Kendini saf gösteren kurnazların, geleceğe dair planları veya küçük hesapları için herkesi kullanmaktan kaçınmayanların, çıkarları uğruna uyumlu rolü oynayanlarını daha çabuk anlarsınız.
Yine de onların silahlarıyla mücadele etmezsiniz.
Çünkü maddeden soyunduğunuzda yalnızca vicdandan ibaret kalacağınızı bilirsiniz. "
Rengin Soysal
K dergi
13 Nisan 2008 Pazar
bu tam da bana
aşk üzerine
"Sevdiğimiz insanla olmak mı daha mutluluk vericidir, yoksa bizi sevenle yaşamayı tercih etmek mi? Seveni sevmeye çalışmayız da genellikle, sevdiğimiz bir şeye aşık olmak isteriz. En iyi hissedebileceğimiz kendi duygularımızdır, bir başkasında boy verenler o ölçüde geçmez ne de olsa.
Clive Staples Lewis’in annesi sonunda dayanamayıp teslim olmuştu kendisini yedi yıl bekleyen adamın sabırlı sevgisine. Peki acaba hangisi daha mutlu olmuştu? Böyleydi yaşam, aşk karşılıklı olsa bile eşit olmuyordu; bir taraf mutlaka daha çok seviyordu diğerinden…
Beraberliklerde sevgisi fazla olan yaralanıp üzülmüyor muydu bu durumdan; diğeri başka birilerini, bir şeyleri özlemiyor muydu o zaman…
Çok sevdiğimiz hallerde herhangi birini, bir yeri, bir şeyi, uğradığımız yanılsamayla avunuyorduk belki de. Göremiyorduk bazı gerçekleri, karşıdan bakanlar gibi. O yüzden çok sevdiğimiz o kenti, İstanbul’u, dışarıdan gelip ziyaret eden yabancı yazarlar, güzeli de çirkini de, iyiyi de kötüyü de hemen fark ediyordu halbuki. Şehrin “ışığını” gördükleri kadar yolların “çamurunu” da gözden kaçırmıyorlardı. Ve bura insanlarının karakterine sinen yanlışları, doğruları…
Aslında bazen bazı şeyler dışına yansıyan kusursuzluğu, ihtişamı taşımıyordu içinde. Tam aksine Daphne du Maurier’nin hayatı gibi türlü irkiltici sırları örtüyordu.
Kimi hayatlar da Sevgi Soysal’ınkine benzer duru bir su şeffaflığındaydı. Ve o gönlünün sesini dinliyordu hep, hasret çekmektense tercih yapıyordu. Sevdiği şeyleri yaşamak için alıştıklarını, alışkanlıklarını bırakmayı göze alabiliyordu.
Doğrusunun ne olduğunu bilemiyorduk yine de hiçbirimiz. Onu pişmanlıklarımız belirliyordu… "
Rengin soysal K Dergi/77. Sayı
11 Nisan 2008 Cuma
6 Nisan 2008 Pazar
5 Nisan 2008 Cumartesi
benden geçti aşk
sui generis ilişkiler hakkında saçmalamalar

sui generis ilişki nedir? adı üzeri sui generis olduğundan tam anlamıyla tarafımdan tanımlananamış bir ilişki çeşidi olmakla beraber buyrunuz beğenirseniz alırsınız diyebileceğim birkaç fikrim var bu konuda:
1. bu tip ilişkide taraflardan biri kuvvetle muhtemel körkütük, deli gibi, taparcasına vs. aşıktır. ama karşı taraf ya hiç aşık maşık değildir, ya da kararsızdır duygularında.
2. kozlar tabii ki aşık olmayan kararsız tarafın ellerindedir.
3. aşık olan taraf köpek modunda dahi olabilir; haklıyken de haksızken de özür diler, umut eder, acı çeker, yerlerde sürünür, bir tek sevgi kırıntısı için yalvarabilir.
4. aşık ol(a)mayan karasız taraf canı isteyince gelir, canı isteyince sever(anlıktır çoğu kez bu sevgi), canı isteyince öper ve hatta canı isteyince sevişir vs.
5. mümkün olduğunca bu tarz ilişkilerden kaçınmak gerekir.
6. ve en önemli madde; böyle bir ilişkiden kurtulmanın tek yolu o insanı kişinin hayatından çıkarması, görüşmemesi, aramaması, sormaması, haber almamasıdır. çünkü karşılıklı bir zaaf gelişmiştir ortada. biri aşıktır diğeri de egolarının tatminine alışmıştır. aşık olan açısından zordur bunu yapmak ama acılı da olsa yegane çözümdür. sonra vay efendim ben niye mutsuzum, niye aşk acısı çekiyorum diye sürüneceğine bir tek hamleyle halloluverir her şey.
çünkü öpüştüğün adamdan dost olmaz, OLAMAZZZZZ!!!
3 Nisan 2008 Perşembe
biber

biberi saadet abla bundan aylar önce bahçesine bırakılmış bir halde perperişan bulmuştu. hain çocukların gazabına uğramış annesinden ayrılmıştı. onun kedilere baktığını ölüme terk edemediğini bilen birileri de bahçesine bırakıvermişti oğluşumuzu. o zamanlar adı biber değildi tabii, adı bile yoktu ki... saadet abla onu yıkamış pirelerinden kurtarmış sıcacık evine almıştı. biz de biberin fotoğraflarını çekip sokakkedisi.net'e ilan vermiştik. sokaklarda kalmasına gönlümüz razı gelmemişti. daha ilk günden şimdiki sahibi talip olmuştu ona. çok tatlı akıllı kedisever bir kızcağız. sabahın bir vakti almaya gelmişlerdi annesiyle. en iyi veterinerlere götürülmüş en güzel mamalar alınmıştı ona ilk günden. dört ayağının üstüne düşmek böyle olmalıydı. yazdıkça sanki sonunda kötü bir şey çıkacakmış gibi ama değil:):) maşallah biber beyimiz semirmiş tosuncuk olmuş hem de pek bir yakışıklı. sokakta kalsaydı ölürdü belki. ne iyi yapmışım yapmışız terk etmeyerek sokağa. evinizde bakamasanız bile birazcık süt ve birazcık sevgi bile mutlu edebilir sokak hayvanlarını. emin olun ne kadar iyi geldiğine bunun size inanamayacaksınız...
2 Nisan 2008 Çarşamba
şüphe
fonda placebodan every you every me çalıyordu son ses. beşevlerden kızılaya.
karşımda aşık bir çift.
benim kulaklarımda "I know I'm selfish, I'm unkind. Sucker love I always find, Someone to bruise and leave behind. All alone in space and time. There's nothing here but what here's mine. Something borrowed, something blue. Every me and every you.Every me an every you,Every Me..."
garip geldi.
ben şarkının içindeydim de sanki karşımda da hep uzaktan bakacağım sahne.
allahtan kızılaya gelince şarkı da yol da bitti; üçümüz de kalabalığa karıştık.
ama onlar üç kişinin kalabalığa karıştığından habersizdiler.
çünkü aşk bencildir.
çünkü aşk üçüncüyü almaz yanına.
ben de kabullenip bunu yepyeni bir şarkıyla kulaklarımda yalnızlığımın koluna girdim ve yoluma devam ettim.
not: evvel bir zamanda benim olmayan bir ingilizce kitabından kopardığım bir sayfadaki bir resimdi bu. nette aramış bulamamıştım; kırmızı defterimi bulunca fotoğraflayıp buraya koydum... çünkü istediğim ve ne demek istediğimi anlatabilecek resim buydu.
1 Nisan 2008 Salı
ek süre isteyebilmem için tez projemi teslim etmiş olmam gerekiyormuş.
oysa ben elle tutulur hiçbir şey yapmadım desem yeridir tez için.
3kasıma kadar bahanem vardı sınava çalıştım.
23 kasıma da staj bitirme tezim vardı peki ya 23 kasımdan sonrası...
kendimden nefret ediyorum bazen.
nasıl tembel olunur'a bir örneğim.
belki yazmaktan vaz geçerim diye bir süre kapatayım blogumu dedim.
başaramadım o bile çok kısa sürdü.
ters tepercesine kalkıp koltuğa oturmamla birlikte mektup çıkıverdi bir yerlerden.
offfffff
sıkıldım sıkıldım.
yarın gazinin kütüphanesinde upuzun bir gün bekliyor beni.
düşüncesi bile kötü, yorucu...
yeter gidiyorum ben!
turn off
hislerimiz kapatmak istiyorum ben; hem de hemen.
hatta mümkün olsa da önce kendimi kapatsam bambaşka bir hayatla yeniden başlasam.
her türlü vaade açığım bana vereceğiniz yepyeni bir hayat için istediğiniz bedeli söyleyin yeter.
mektup
kulakların çınlıyor mu, çok merak ediyorum.
çünkü ben ne zaman bu soğuk şehre gelsem senden bahsetmeye başlıyorum.
eskisi gibi değil ama. laf arasında denk geliyor bir bakmışım ismin dökülüveriyor dudaklarımdan.
serdar'da kaldık sınav çıkışı; hani senin bir gece arkadaşlarınla buluştuktan sonra gelip beni aldığın evde.
mutfak masasında karşılıklı oturmuştuk; senin suratın asıktı; seni eve girmek zorunda bıraktım diye.
çünkü sen en başından beri benim hayatıma dahil olmak istememiştin ve ben seni zorlamıştım.
zorla bir şeyler yaptırılmasını sevmezsin sen. ama bu tavrının arkasında başka şeyler varmış şimdi anlıyorum.
çünkü sen beni değil alabilme ihtimalin olan başka şeyleri istiyormuşsun.
yanyanayken hiç söylemedim sana seni ne kadar çok sevdiğimi, sana ne denli aşık olduğumu.
çünkü benim eski bir aşktan kalan yara izlerim vardı ve savunma mekanizmaları yaratmıştım kendime. kendimi kandırmakmış oysaki yaptığım sadece. çünkü bildiğim halde yadsımışım bir insanı tanımadan sevebilmenin ne denli kolay olduğunu ve aşkın bendeki tezahür ediş şeklini.
uzun zamanlar geçmişti çünkü; ve benim aklımın ucundan geçmezdi böyle bir aşka çarpmak.
çok hazırlıksız yakalandım, doğru dürüst çalıştıramadım savunma mekanizmalarımı ve böyle olunca da ters tepti her şey.
ben gardımı aldım; duvarlarımı kaldırdım diye avuturken kendimi, o zamansız tanışmamızın ertesindeki pazar günü beni bıraktığın arkadaşım sonradan söyledi gözlerimin nasıl da parladığını. halbuki sen daha kahvelerimizi içerken sende, olabileceklerin rengini belli eden sözler sarf etmiştin bana. bense "ben sana aşık olabilirim" demiştim aşık olduğumu fark edemeden kendimi korumak istercesine,sadece bir ihtimalmiş gibi davranarak. hiç unutmuyorum o anın ayrıntılarını: koltuğu, içtiğimiz kahveyi, balığını-cuma'ydı değil mi?- öperken elini boynuma götürüşünü. ne çok sigara içmiştim ben o gece, hatta sen uyuduktan sonra da kalkıp içmiştim birkaç tane daha. rahatsız ve güvensiz hissederek kendimi; olabileceklerin baskısı altında...(o zaman farkında değildim tabii ki) işte o gecenin ertesi bu.
ben bambaşka şeyler isterdim; hep beni serdardan aldığın gece gibi el ele yürüyelim; sen çekinme hayatıma dahil olmaktan, arkadaşlarımla tanıştırayım seni, sen de beni... mesela annenin sesini merak etmiştim; onu duysaydım... ama hep dediğin gibi, sen böyleydin, böyle...
ve en önemlisi değer görmek isterdim senden. o hiç göstermediğin değeri.
şimdi aşk bitti gibi geliyor bana; üçbuçuk ay olmuş seni görmeyeli, sesini duymayalı. (günleri seninle birlikte saymaya başladım ben.) gözden ırak olan gönülden de ırak olurmuş ya benimki o hesap. seni görmeye hazır olmam için daha uzun zamanlar geçmeli biliyorum. o nedenle hem özleyip görmek istemem hem de artık hayatımın kenarından bile geçmemeni dilemem.
ama gerçekten dilediğim tek bir şey var; çünkü o acıtıyor en çok beni: hiç aklına gelmediğimi düşünmek. iyi-kötü nasıl olursa olsun aklına gelebilmek benim derdim. çünkü benim aklım ve hain beynim bu denli meşgulken senin fikrinle senin beni hiç düşünmüyor olma ihtimalin adil gelmiyor bana.
soracak bir sürü sorum var sana. ama soramıyorum. sorsam ne kazanırım ki zaten?
asla okumayacağın, okusan bile seni ırgalamayacak sayfalar dolusu mektuplar eder zaten bunlar.
bu da onlardan birisi oldu mesela şimdi. okumayacaksın biliyorum-kendin dememiş miydin "üzüleceğim şeyler yazdıysan okumayayım" diye-
birisine neden beni sevmedin diye sorulmaz; sevmenin gerekçeleri olmaz; ama ben durmuş soruyorum "tamam sevmedin de hiç mi değer vermedin diye..."
