BENCE;
şu hayatta insanın kendisine yapabileceği en büyük kötülük kendine acımak. zavallı tuğba aşk konusunda ne şanssız, vah canım tezini yazamazsa boku kepçeyle yedi, tüh tüh işinde de beklediğini bulamadı, yavrum çok yalnızlık çekiyo napsın... vs vs vs uzar gider böyle.
ÇÖZÜM MÜ?
çok basit acımaktan vaz geçmek. hayatımın tüm sorumluluğu bana ait. çevresel faktörlere %10 veriyorum en fazla. s.ktiğimin hayatı sadece benim sorumluluğumda.
TEKERRÜR!
olur mu olur; ama alırım sorumluluğumu. bedel ödetmem ama, kusura bakmayın. olabildiği kadarı ders olur bana.
"CAN SIKINTISI"
sonbahardan değil. tespit ettim ağır geldi. zira kolay olanı yapmak varken, tespitimin ağırlığı altında ezildim.
*BAŞKASINA ANLATMAK*
yaklaşık bir saattir uğraşıyorum ama anlatamadım. ama sanırım bunu herkesin kendisinin bulması lazım. birine sadece kendinin sorumluluğundasın ve kendine karşı sorumlusun cümlesini kurmak ona bişi ifade etmeyebiliyormuş bunu gördüm. kim ne anlarsa valla, ben kendimce bir şeyler anladım; işime yararsa ne ala, daha boktan olursa bakarız.
#SON#
len 23 kasım gelmiş de geçmiş. hemen çiziktireyim de kendimle çelişip gideyim bu yazıdan da. Mektup: "sevgili 'E'x aşkım, senle tanışalı bak bir yıl olmuş da geçmiş bile. hacı ne diyosun bu işe. len valla aşık olduydum ben sana. ama farkındaysan -di'li geçmiş zaman kipi kullandım. aşk dediğin de geçiyo be kuzum n'aparsın:) neyse öyle bi halini hatrını sorayım dedim. cümlelerime son verirken sana bi itirafta bulunucam. çok kızmıştım ya ben sana, hak verirsin ki haklıydım görece, kötü bi kura çek, askerliği uzun dönem yap diye dilemiştim. ya valla itin duası kabul olsa gökten kemik yağarmış demeli ama valla pişman oldum len. bak ama şırnak çıkmadı en azından. allah bile kemikleri yarım yolluyo bana. neyse valla bak payım varsa, memnun değilsen yerinden filan, üzülürüm. gerçi memnunum demişsin ortak arkadaşımıza allah daha da iyilik versin. geçip gidio kalleş zaman. hayırlısıyla kurtuldum ben de kendimden. elveda cicim elvedaaaa..."
bu da böyle bi saçmalama olsun canlarım, sevgiler kucakla...
26 Kasım 2008 Çarşamba
yine mi tespit - BENCE
23 Kasım 2008 Pazar
rica ediyorum
bir kitabı, bir yazarı sevip sevmemek durumunun da ötesinde eleştirinin profesyonelce yapılmasını rica ediyorum.
benim için basittir, bir yazar için iyi ya da kötü demektense çok seviyorum yahut hiç sevmiyorum derim. ama iyi edebiyatçı, edebi bir yapıt meydana getiremiyor demek için en azından kendi edebiyat bilgimin yeterince iyi olması gerektiği kanaatindeyim. o nedenle ben birisinin iyi bir edebiyat eseri ortaya koyamadığını, iyiyi bırak bir edebi eser meydana getiremediğini iddia ediyorsam bunu nedenleri ile birlikte gerekçeli olarak açıklamam gerekir diye düşünüyorum.
orhan pamuk'u bir yazar olarak çok beğeniyorum ve seviyorum-beni okuyanlar bilirler-, nobel edebiyat ödülünü almasının -ödülün adına da dikkat çekerek- kim ne derse desin iyi bir edebiyatçı olmasından kaynaklandığını düşünüyorum.
daha önceleri de söylemişimdir, ödülü veren ben olsaydım sırf "kara kitap" için bile bu ödülü ona verirdim. zira yukarıda da belirttiğim gibi benim için basit bir ayrım sevmek-sevmemek.
amaaaa sevmiyorum diye eleştiri temelsiz ve kişisel görüşten ileri gitmiyorsa bu başka bir şey olur. zira bir yazar sırf siz onun yazdıklarını okuyamıyorsunuz diye kötü bir yazar olmaz. bunu genelleyemezsiniz.
sallıyorum ben de dostoyevski okuyamıyorum, kitaplarından üç satır okudum pencereden fırlattım diye dostoyevski kötü bir yazar mıdır? belki benim nezdimde kötü olarak nitelenebilir ama bunu ben kendi görüşümden genele yayamam, yaymamalıyım diye düşünüyorum.
ben de hep kolaya kaçıp sadece sevdiğim yazarlardan ve onların kitaplarından bahsediyorum değil mi? ama neden zira sevmediğim bir yazarı neden sevmediğimi, edebi açıdan onda gördüğüm eksiklikleri ayrıntılı biçimde açıklayacak sabra ve edebi yetkinliğe sahip olduğumu düşünmüyor olmam.
neyse nerden çıktı şimdi bu demeden kimse kaybolayım sessizce şimdi...:)
22 Kasım 2008 Cumartesi
Sıcak Ülkelerden Dönen Vahşi Sakatlar

"Sıcak Ülkelerden Dönen Vahşi Sakatlar, uluslararası bir entrikanın ve Güney Amerikalı münzevi bir şamanın lanetine uğrayarak tekerlekli sandalyeye mahkum olan hınzır bir CIA ajanının öyküsüdür. Bu mahkûmiyet, ruhani bir "yükseliş" potansiyeli de taşır. Zira Fatima'nın üçüncü kehanetinin yeniden keşfinin ve şaşırtıcı içeriğini ifşa etme mücadelesinin vakayinamesini de tutan roman, aynı zamanda ruhani aydınlanmaya doğru bir yolculuktur. Vahşi Sakatlar bir yandan da kendisinden on yaş büyük bir rahibeye duyduğu saplantı kösnüllükle, lise çağındaki üvey kız kardeşinin bekâretini bozmak için duyduğu dayanılmaz arzu arasında gidip gelen bir adamın portresidir. Bütün bunlara çalıntı bir Matisse tablosuyla, sürekli yinelediği mantra'sı gelecek kuşakları aydınlatacak bir nitelik taşıyan bir papağanı da eklersek, Tom Robbins'e yakıştırılan "sözün break dansçısı" nitelemesini haklı çıkaran bir romanla karşı karşıya olduğunuz anlaşılır.
CIA ajanı kahramanımız Switters'ı birbiriyle çelişen arzular yönetir. Bilgisayardan nefret eder, ama tam bir siber-âlem büyücüsüdür; anarşisttir, ama hükümet için çalışır; barış yanlısıdır, ama silahsız dolaşmaz; derin bir ruhaniyet duygusu taşır, ama duadan ya da örgütlü dinden kendini sakınır; masumiyetin korunması fikrini saplantı haline getirmiştir, buna karşılık yeniyetme üvey kız kardeşinin masumiyetinin peşindedir.
Switters'a musallat olan, her birimizin kafasını kurcalayan o bildik çatışmadan farklı değildir aslında. Çözüm içimizdeki çelişen unsurlardan birini seçmek değil, ikisini de kucaklamaktır. İnsanlar hayatlarında kesinliğe özlem duyarlar. Oysa kesinlik, Tanrının barış mesajını yaymak için savaşmayı tercih ettiğimiz, cinayet işleyenleri ölümle cazalandırdığımız bir dünyada, bu çözümü olmayan çelişkiler dünyasında hiç bir sorunu çözmez. Robbins olumluyla olumsuzu, yin ile yang'ı birbirinden ayrılmaz görür. Hepimizin bindiği bir tahterevallidir söz konusu olan. Herkes aynı tarafa binerse, oyun kaçınılmaz olarak son bulur. Vahşi Sakatlar bir yanıyla, bir ajanın soluk soluğa okunan, mizah dolu macerasıdır. Başka bir düzeyde ise, canlılığın, devinimin, değişimin, ele avuca sığmazlığın, damgasını vurduğu çağımızda, tablonun bütününü gözlerimizin önüne seren, ciddi fikirlerle dolu roman olarak da okunabilir."
kitabın arka kapağında yazılı bu metin. ankara'da imgede gezinirken görüp almıştım hemen, hiç tereddütsüz. ne de olsa yazarı tom robbinsti. kötü olamazdı. o nedenle o zaman okumamıştım kitabın arkasında yazanları. oysa ben biliyor olsam bile kitabı, almadan önce gene de okurum arka kapağını, sonra rastgele bir yerini açıp birkaç cümle, bazen birkaç paragraf okurum. oysa dün alabildim elime okumak için ve ilk defa dün okudum bu metni. son birkaç gündür yaşadığım sıkıntıları, kendimle savaşımı, kötü-iyi çelişkisini bir anda anladım ve kovaladım seçim yapma zorunluluğunu. içimde herkeste olduğu kadar -daha fazlası değil- bir kötü cüce var. kıskanç, kötücül, ben merkezci, bencil, düşüncesiz ve hatta marazlı.
insan her daim erdem'li olamıyor ve hatta olmamalı da belki.
söylemek istediklerimi kelimelere dökemiyorum ama olsun varsın. ben anladım ya sadece yeter, yetmeli...
18 Kasım 2008 Salı
ordan burdan
*somalide korsanlar -yamulmuyorsam- yüz milyon dolar değerinde bir suudi gemisini kaçırmışlar en son. somali diyince eskiden aklımıza açlıktan ölen çocuklar gelirdi artık korsanlar gelecek. bir ülke düşünün adı başka bir ülkede bir deyişe mal olabilecek kadar fakir: "somalili çocuklar gibi..." sevgili ülkemizin sevgili üst düzey askeri yetkililerinden birisi de demiş ki -bu arada ben atv haberin yalancısıyım- somalide otorite eksikliği var. yahu bir ülkede insanlar fakirlikten kırılıyorsa, o ülkenin ismi senin ülkende bir deyişe, hem de yaygın bir deyiş, konu olmuşsa sen daha ne otoritesinden bahsediyorsun acaba? oldum olası severim korsanları, kaptan hook favorimdir mesela, sonra kaptan jack sparrow. bu somalililer beni de alsınlar valla korsan olmak istiyorum ben.
*sonra zonguldakta maden işçisi alımı kurayla yapılmış hem de trt nin toplarıyla:) hani trtde bazı geceler kürenin içinde toplar oluyor, kadının biri basıyor düğmeye biz de acaba zengin olduk mu diye bekliyoruz ya tv karşısında. işte binlerce işsiz bi yere toplanmış, adamın biri düğmeye basıyor "13 numara ali özer" (ismi salladım) diye bağırıyor. işte ismini duyan şanslı talihli(!) havaya zıplayıp sevinç çığlıkları atıyor. ne için peki? yerin metrelerce altında çalışıp işi olduğuna şükredebilmek için. ah be caanım ülkem; "kriz var kriz var bunalım var!"
*şu kriz yüzünden amerikada çalışanlar bir işe sahip oldukları için şükrediyorlarmış, yani öyle diyorlar...
*krizden ümitliyim ülkem adına, ne de olsa biz yarım kuru ekmeğe talim eder gene atlatırız. hele bir de yoğun milliyetçi duygularımıza hitap etsin büyüklermiz, damarlarımızdaki asil kanı coştursunlar, değmeyin o vakit keyfimize kriz de neymiş vız gelir tırıs gider. ne krizler gördük milletçe diil mi ama? gülelim hepberaberce ağlanacak halimize hehehhehehhhheh
*son olarak yazıyı yine kişiselleştirip kendimden bir haber. öyle bi şey öğrendim ki bugün eğer şu tezi yazamazsam s.çtığımın resmidir. umudum uzaylılarda. gelsinler beni kaçırsınlar istiyorum. üzerimde yapacakları tüm deneylere de rıza gösteriyorum efendim burdan duyrulur. bi de mümkünse epey uzak bi gezegenden gelsinler geri dönme ihtimalim de olmasın rica ederim. evet evet deliriyorum, haklısınız. bu arada s.çmak demişken, yazmadan geçemicem artık. bunu te ankaradayken yani temelli buralara geri dönmemişken yazmıştım. gerçek anlamında s.çmak çok rahatlatıcı bir eylem. yani kim tuvaletten çıkıp da "oh be rahatladım" demez. ama mecaz anlamında kullanınca çok b.ktan bişi oluyo be. misal tezi yazamazsam/yazmazsam ben gerçekten ama gerçekten s.çtım demektir. yani demem o ki hayatın içinde s.çmak çok hem de çok fena bi şey. iyi olan bişi mecaz yapınca nasıl da kötü anlama geliyor yahu. hadi bakalım saçmaladım yeterice bi son vereyim yazıya artık. len dua edin de kaçırsınlar beni uzaylılar, teknoloji gelişmiştir oralarda bi şekilde mektup filan yazarım size. hatta isteyenleri yanıma bile aldırırım şöyle en torpillisinden. gül gibi yaşar gideriz, ha ne dersiniz?
17 Kasım 2008 Pazartesi
16 Kasım 2008 Pazar
katarin

ne biçim ilaçmış bu katarin yahu. dün öğlene doğru uyandım baktım grip oluyorum dedim bi ilaç alayım. dolapta katarin gözüme ilişti aldım. ateşimde var biraz; dedim bugünden hayır yok en iyisi battaniyenin altında film izlemek. ne zamandır izlemeye niyetli olduğum The Fall'u açtım ki filimin başlamasıyla benim gözler kapanmaya başladı. ama sanki yarı felç hali gözlerimi açamadığım gibi uzanıp filmi de kapatamıyorum. ara ara uyanıyorum film hala devam ediyor sonra o felç hali yeniden uykuya sürüklüyor beni. neyse film bitmiş baştan başlamış (bs playerda sürekli tekrar modu açık) ben uyandım. karnım aç hastalığım da ilerlemiş, mideme sabah ilacı alabilmek için bi parça kuru ekmekten başka bişi girmemiş kalkıp bi şehriye çorbası yaptım. (bu arada annem de yok evde naz yapabileceğim kimse yok demek bu) çorbanın üstüne bi katarin daha. o sırada kardeşim geldi. benim üstüme gene o ağırlık hissi ve felç olma hali çökmeye başladı dedim uzanayıp kitap okuyayım. sanıyorum ki hastalığım gittikçe kötüleşiyor. girdim gene battaniyenin altına, iki sayfa ya okudum ya okumadım gene göz kapaklarım ağırlaştı. çabalamanın faydası yok uyumuşum. gözlerimi açtığımda saat yarımdı. kardeşim dedi sonradan sen katarin mi aldın uyuyosun siürekli diye. meğersem ilacın yan etkisiymiş. tylol hot bile beni böyle yapmazdı mazallah katarinin içine ne koydularsa böyle. yani genelde bu tip ilaçlarda 500 mg parasetamol oluyo diye biliyorum ben ama... neyse nitekim bugün kendimi daha iyi hisseder bi vaziyette buldum. (bu ilacın reklamını gripten bi günde kaldıran ilaç olarak yapsalar yeridir) uyuttu filan ama iyi geldi. gerçi bugün almaya cesaret edemedim benical cold gözüme ilişti ondan aldım. artık başkaca ilaç kullanmamaya niyetliyim, bakalım.
son söz: siz yine de doktorunuza danışmadan ilaç kullanmayınız. iyi hoş kaldırdı beni ayağa gripten dedim ama amerikada katarin capsul yasaklı ilaçlar arasındaymış ben ekşi sözlüğün yalancısıyım valla.
birisi
birisi var.
kan mı çekiyor bilmiyordum. şimdi biliyorum. aynı köklerdenmişiz biz.
yakın zamanlarda doğmuşuz, ondan benzermiş bir de kaderimiz.
intihal yokmuş ortada.
aynı kokuyu sevip
bilmeden aynı şarkıları dinlemişiz, söylemişiz aşk adına, aşk içinde bi adama. o adam kesiştirmiş hayatımızı.
aşk bu adı üstünde. "neden?" sorusunu barındırmazmış aşk içinde.
söyleyecek çok sözü olup da susup kalma hali tam da bu olsa gerek. bu da böyle bir yazı olsun. bu kadarcık...
14 Kasım 2008 Cuma
haraç
neyse akşam eve dönüyorum, kulağımda son ses müzik evime uzak duraktan geçen dolmuşa binmişim tenha sokakta yürümekteyim. derinlerden bi miyaklama sesi duyar gibi oldum. sağıma bi dönmemle kulaklıkları çıkarmam bir oldu. o ne gri beyaz ayıfça bi kedi elimdeki ekmek poşetine hamlelerde bulunarak miyyaklıyor. ama 'karnım aç lüffen biraz yemek versene' miyaklaması diil bu, bildiiğin 'açım len elindeki ekmeği de gördüm onu alıcam elinden' miyaklaması. ucundan bi parça kopardım verdim ama yemez diye düşünüyorum-ki kediler kuru ekmeği çok aç olmadıkça asla yemezler- ama hapur hupur yaladı yuttu. bi parça bi parça derken yiyo bi yandan da yürüyoruz beraberce. dedim madem geliyon, yürü gidek bize de çikonun mamalarından nasiplen az. ama tabii kiiiii, bir klasik kedi tavrı daha takınıp yarı yolda sattı beni. işin kötü tarafı teyzenin birine de rezil oldum. teyze kapısının önünü süpürüyo ben de kediyi yola devam etmesi için ikna etmeye çalışıyorum. içerden biri teyzeye kimle konuşuyon demiş olmalı ki kimle konuşcam ben be gızın biri kediyle konuşuyo diye cevap verdi. ama öyle bi tonladı ki "deli galiba" diyo benim için içinden o kadar belli yani. neyse ben ikna edemedim hain tostosu, bi de teyzeyi halime güldürdüm. bi de anlattım peşime takıldı sonra gelmedi diye. kadın daha bi inanmıştır deli olduğuma. gerçi o kedi geçen benim oğlanla yürüken bizim peşimize de takıldı filan dedi ama...:)))
seviyorum ben bu deli yaratıkları yaaa, yaşasın kedi sevmenin dayanılmaz hafifliği! :P:P:P
duvar - mimli şarkılardan
ben 19 yaşındaydım tam da böyle hissettiğimde. bir daha böyle hissedecek kadar aşık olmam demiştim. şarkıdaki gibi hissetmedim ama o kadar aşık oldum bu kez 23 yaşımda. bir 4 sene daha mı var acaba yeniden aşık olmama; eğer öyleyse
neyse içimden geldi işte, öylesine...
11 Kasım 2008 Salı
geldim
heyecanlandığıma gerçekten değdi ankara kaçamağım. o kadar kısıtlıydı ki vakit hepimiz uykusuz kaldık resmen. ama çok eğlendim gene çok içtim. ama viski enerciden şaşmamak lazımmış bunu anladım votka enerci midemi biraz sarstı:):) kusmadım kusmadım merak etmeyin ama ramak kalmıştı resmen.
ben geliyorum diye kızılcahamam gezisi de planlamışlar sağolsun, şehirli insanın doğaya dönüşü misal hepimiz çok eğlendik. akşamdan kalma bi halde sabah oraya varışımız o açlıkla taze havada süper ötesi bi kahvaltı. nitekim çok güzel çok eğlenceli günlerdi.
bi de mp3 playerıma nasıl girdiğini bilmediğim bi şarkı keşfettim. bu şarkının videosunu, bloga konulabilecek bi halini bulana burdan büyük ödül vadediyorum. bi de sözleri olursa o daha da süper olurr. biri bana yardım etsin len.:) şarkının ne olduğunu söylemeyi unuttum di mi? khromozomes/kristin mainhart-blind.
en kısa zamanda yeni kaçamaklarda görüşmek üzereeeee...
sanırım daha önce de söylemiştim ama bi kere daha söylemeliyim: "iyi dostlar biriktirmişim ben..."
not: siminyanın eli çabuk katkısıyla şarkı için link geliyorrrr: buyrunuz burdan.
not2: kolaycılar için geliyorrrr:
6 Kasım 2008 Perşembe
ankara ankara ...
şaka bi yana sabah ankaradayım yaaaaaaaa, çocuk gibi heyecan yaptım niyeyse bu kezzz:))
ee hadi bana iyi yolculuklar o vakit...
sevgiler, saygılarrrr...
4 Kasım 2008 Salı
kedi



cumartesi king'de otururken bi kediye bakıyordum ve dedim ki kendi kendime şu dünyanın en estetik yaratıkları kediler olmalı... kimse aksini ispatlayamaz bana o derece sabit fikirliyim baştan belirteyim.
ama tabii ki de en estetiği, en güzeli benim kedimmmm:):)
3 Kasım 2008 Pazartesi
istersen hiç başlamasın
çok özel bi yeri var bu şarkının hayatımda. aşka dair sorular kurcalarken aklımı şu sıralar belki de tek keşkemdir, kimbilir...
tespitimsi

dün gene durduk yere bi tespitte daha bulundum kendimle alakalı. bu bünye neden ilişki yürütemiyor diye düşünüyordum da cevap geliverdi birden. çünkü ben aşık olunca aşık olma durumunun dibine vuruyorum. yeryüzünde maşuktan başka kimse kalmıyor benim için. resmen unutuyorum arkadaşlarımı dahi. sonra ne mi oluyor, adam bayılıyor tabii bu kadar ilgiden, sevgiden. erkekler kartların bu kadar açık olduğu, net şeylerden hoşlanmıyorlar. anahtar kelime gizem. salyaları aka aka "ben sana çoookkk aşığııııııımmmm" diyen bi hatun onlara hiç ama hiç cazip gelmiyor. ve böylece sevgili ben için bir ilişki daha başlayamadan bitiyorr. gelelim ikinci seçeneğe. aşık olmuyorum. hatta azıcık bile hoşlanmıyorum. ama hani bi basiretsizlik anında karşı tarafın adına ilişki dediği şey başlayıveriyor. baştan olmadıysa sonradan hiç olmaz modunda takılıp çabalamıyorum bile. yeryüzünde herkes oluyor da benim için bi o olmuyor bu sefer de. onunla olduğum zamanlarda arkadaşlarımla takılırdım diyorum. sonuçta ne oluyor bu bünye ilişkinin böylesini de yürütemiyor. ben de kendimi şu tespit üzerine "ne yapayım olmuyorsa olmuyor" moduna alıyorum ve iyi geceler diliyorum...
not: peki bi ilişki nasıl yürütülür?

