18 Kasım 2008 Salı

ordan burdan

*somalide korsanlar -yamulmuyorsam- yüz milyon dolar değerinde bir suudi gemisini kaçırmışlar en son. somali diyince eskiden aklımıza açlıktan ölen çocuklar gelirdi artık korsanlar gelecek. bir ülke düşünün adı başka bir ülkede bir deyişe mal olabilecek kadar fakir: "somalili çocuklar gibi..." sevgili ülkemizin sevgili üst düzey askeri yetkililerinden birisi de demiş ki -bu arada ben atv haberin yalancısıyım- somalide otorite eksikliği var. yahu bir ülkede insanlar fakirlikten kırılıyorsa, o ülkenin ismi senin ülkende bir deyişe, hem de yaygın bir deyiş, konu olmuşsa sen daha ne otoritesinden bahsediyorsun acaba? oldum olası severim korsanları, kaptan hook favorimdir mesela, sonra kaptan jack sparrow. bu somalililer beni de alsınlar valla korsan olmak istiyorum ben.

*sonra zonguldakta maden işçisi alımı kurayla yapılmış hem de trt nin toplarıyla:) hani trtde bazı geceler kürenin içinde toplar oluyor, kadının biri basıyor düğmeye biz de acaba zengin olduk mu diye bekliyoruz ya tv karşısında. işte binlerce işsiz bi yere toplanmış, adamın biri düğmeye basıyor "13 numara ali özer" (ismi salladım) diye bağırıyor. işte ismini duyan şanslı talihli(!) havaya zıplayıp sevinç çığlıkları atıyor. ne için peki? yerin metrelerce altında çalışıp işi olduğuna şükredebilmek için. ah be caanım ülkem; "kriz var kriz var bunalım var!"

*şu kriz yüzünden amerikada çalışanlar bir işe sahip oldukları için şükrediyorlarmış, yani öyle diyorlar...

*krizden ümitliyim ülkem adına, ne de olsa biz yarım kuru ekmeğe talim eder gene atlatırız. hele bir de yoğun milliyetçi duygularımıza hitap etsin büyüklermiz, damarlarımızdaki asil kanı coştursunlar, değmeyin o vakit keyfimize kriz de neymiş vız gelir tırıs gider. ne krizler gördük milletçe diil mi ama? gülelim hepberaberce ağlanacak halimize hehehhehehhhheh

*son olarak yazıyı yine kişiselleştirip kendimden bir haber. öyle bi şey öğrendim ki bugün eğer şu tezi yazamazsam s.çtığımın resmidir. umudum uzaylılarda. gelsinler beni kaçırsınlar istiyorum. üzerimde yapacakları tüm deneylere de rıza gösteriyorum efendim burdan duyrulur. bi de mümkünse epey uzak bi gezegenden gelsinler geri dönme ihtimalim de olmasın rica ederim. evet evet deliriyorum, haklısınız. bu arada s.çmak demişken, yazmadan geçemicem artık. bunu te ankaradayken yani temelli buralara geri dönmemişken yazmıştım. gerçek anlamında s.çmak çok rahatlatıcı bir eylem. yani kim tuvaletten çıkıp da "oh be rahatladım" demez. ama mecaz anlamında kullanınca çok b.ktan bişi oluyo be. misal tezi yazamazsam/yazmazsam ben gerçekten ama gerçekten s.çtım demektir. yani demem o ki hayatın içinde s.çmak çok hem de çok fena bi şey. iyi olan bişi mecaz yapınca nasıl da kötü anlama geliyor yahu. hadi bakalım saçmaladım yeterice bi son vereyim yazıya artık. len dua edin de kaçırsınlar beni uzaylılar, teknoloji gelişmiştir oralarda bi şekilde mektup filan yazarım size. hatta isteyenleri yanıma bile aldırırım şöyle en torpillisinden. gül gibi yaşar gideriz, ha ne dersiniz?

17 Kasım 2008 Pazartesi

sabır

bugün herkes sabrımı denedi/deniyor sanırım.
bakalım başarılı olabilecek miyim.
sadece susuyorum.

16 Kasım 2008 Pazar

katarin


ne biçim ilaçmış bu katarin yahu. dün öğlene doğru uyandım baktım grip oluyorum dedim bi ilaç alayım. dolapta katarin gözüme ilişti aldım. ateşimde var biraz; dedim bugünden hayır yok en iyisi battaniyenin altında film izlemek. ne zamandır izlemeye niyetli olduğum The Fall'u açtım ki filimin başlamasıyla benim gözler kapanmaya başladı. ama sanki yarı felç hali gözlerimi açamadığım gibi uzanıp filmi de kapatamıyorum. ara ara uyanıyorum film hala devam ediyor sonra o felç hali yeniden uykuya sürüklüyor beni. neyse film bitmiş baştan başlamış (bs playerda sürekli tekrar modu açık) ben uyandım. karnım aç hastalığım da ilerlemiş, mideme sabah ilacı alabilmek için bi parça kuru ekmekten başka bişi girmemiş kalkıp bi şehriye çorbası yaptım. (bu arada annem de yok evde naz yapabileceğim kimse yok demek bu) çorbanın üstüne bi katarin daha. o sırada kardeşim geldi. benim üstüme gene o ağırlık hissi ve felç olma hali çökmeye başladı dedim uzanayıp kitap okuyayım. sanıyorum ki hastalığım gittikçe kötüleşiyor. girdim gene battaniyenin altına, iki sayfa ya okudum ya okumadım gene göz kapaklarım ağırlaştı. çabalamanın faydası yok uyumuşum. gözlerimi açtığımda saat yarımdı. kardeşim dedi sonradan sen katarin mi aldın uyuyosun siürekli diye. meğersem ilacın yan etkisiymiş. tylol hot bile beni böyle yapmazdı mazallah katarinin içine ne koydularsa böyle. yani genelde bu tip ilaçlarda 500 mg parasetamol oluyo diye biliyorum ben ama... neyse nitekim bugün kendimi daha iyi hisseder bi vaziyette buldum. (bu ilacın reklamını gripten bi günde kaldıran ilaç olarak yapsalar yeridir) uyuttu filan ama iyi geldi. gerçi bugün almaya cesaret edemedim benical cold gözüme ilişti ondan aldım. artık başkaca ilaç kullanmamaya niyetliyim, bakalım.
son söz: siz yine de doktorunuza danışmadan ilaç kullanmayınız. iyi hoş kaldırdı beni ayağa gripten dedim ama amerikada katarin capsul yasaklı ilaçlar arasındaymış ben ekşi sözlüğün yalancısıyım valla.

birisi

birisi var.
kan mı çekiyor bilmiyordum. şimdi biliyorum. aynı köklerdenmişiz biz.
yakın zamanlarda doğmuşuz, ondan benzermiş bir de kaderimiz.
intihal yokmuş ortada.
aynı kokuyu sevip
bilmeden aynı şarkıları dinlemişiz, söylemişiz aşk adına, aşk içinde bi adama. o adam kesiştirmiş hayatımızı.
aşk bu adı üstünde. "neden?" sorusunu barındırmazmış aşk içinde.
söyleyecek çok sözü olup da susup kalma hali tam da bu olsa gerek. bu da böyle bir yazı olsun. bu kadarcık...

14 Kasım 2008 Cuma

haraç


şuna benzeyecek büyüyünce

bugün ilk defa hayatımda bi kedi yolumu kesti. şaşırdım, zira genelde ben keserim onların önünü. hatta "naber len" diye selam bile veririm. çoğu sallamaz -tipik kedi tavrı işte- bana kapak arkadaşlarıma eğlence olur elim böğrümde, boynum bükük yoluma devam ederim.
neyse akşam eve dönüyorum, kulağımda son ses müzik evime uzak duraktan geçen dolmuşa binmişim tenha sokakta yürümekteyim. derinlerden bi miyaklama sesi duyar gibi oldum. sağıma bi dönmemle kulaklıkları çıkarmam bir oldu. o ne gri beyaz ayıfça bi kedi elimdeki ekmek poşetine hamlelerde bulunarak miyyaklıyor. ama 'karnım aç lüffen biraz yemek versene' miyaklaması diil bu, bildiiğin 'açım len elindeki ekmeği de gördüm onu alıcam elinden' miyaklaması. ucundan bi parça kopardım verdim ama yemez diye düşünüyorum-ki kediler kuru ekmeği çok aç olmadıkça asla yemezler- ama hapur hupur yaladı yuttu. bi parça bi parça derken yiyo bi yandan da yürüyoruz beraberce. dedim madem geliyon, yürü gidek bize de çikonun mamalarından nasiplen az. ama tabii kiiiii, bir klasik kedi tavrı daha takınıp yarı yolda sattı beni. işin kötü tarafı teyzenin birine de rezil oldum. teyze kapısının önünü süpürüyo ben de kediyi yola devam etmesi için ikna etmeye çalışıyorum. içerden biri teyzeye kimle konuşuyon demiş olmalı ki kimle konuşcam ben be gızın biri kediyle konuşuyo diye cevap verdi. ama öyle bi tonladı ki "deli galiba" diyo benim için içinden o kadar belli yani. neyse ben ikna edemedim hain tostosu, bi de teyzeyi halime güldürdüm. bi de anlattım peşime takıldı sonra gelmedi diye. kadın daha bi inanmıştır deli olduğuma. gerçi o kedi geçen benim oğlanla yürüken bizim peşimize de takıldı filan dedi ama...:)))
seviyorum ben bu deli yaratıkları yaaa, yaşasın kedi sevmenin dayanılmaz hafifliği! :P:P:P

duvar - mimli şarkılardan




ben 19 yaşındaydım tam da böyle hissettiğimde. bir daha böyle hissedecek kadar aşık olmam demiştim. şarkıdaki gibi hissetmedim ama o kadar aşık oldum bu kez 23 yaşımda. bir 4 sene daha mı var acaba yeniden aşık olmama; eğer öyleyse
neyse içimden geldi işte, öylesine...

11 Kasım 2008 Salı

geldim

heyecanlandığıma gerçekten değdi ankara kaçamağım. o kadar kısıtlıydı ki vakit hepimiz uykusuz kaldık resmen. ama çok eğlendim gene çok içtim. ama viski enerciden şaşmamak lazımmış bunu anladım votka enerci midemi biraz sarstı:):) kusmadım kusmadım merak etmeyin ama ramak kalmıştı resmen.
ben geliyorum diye kızılcahamam gezisi de planlamışlar sağolsun, şehirli insanın doğaya dönüşü misal hepimiz çok eğlendik. akşamdan kalma bi halde sabah oraya varışımız o açlıkla taze havada süper ötesi bi kahvaltı. nitekim çok güzel çok eğlenceli günlerdi.
bi de mp3 playerıma nasıl girdiğini bilmediğim bi şarkı keşfettim. bu şarkının videosunu, bloga konulabilecek bi halini bulana burdan büyük ödül vadediyorum. bi de sözleri olursa o daha da süper olurr. biri bana yardım etsin len.:) şarkının ne olduğunu söylemeyi unuttum di mi? khromozomes/kristin mainhart-blind.
en kısa zamanda yeni kaçamaklarda görüşmek üzereeeee...
sanırım daha önce de söylemiştim ama bi kere daha söylemeliyim: "iyi dostlar biriktirmişim ben..."

not: siminyanın eli çabuk katkısıyla şarkı için link geliyorrrr: buyrunuz burdan.

not2: kolaycılar için geliyorrrr:

6 Kasım 2008 Perşembe

ankara ankara ...

büyük ihtimal salıya kadar yokum millet, bloguma iyi bakın ihmal etmeyin, sevgi filan gösteriverin yaf arada:)
şaka bi yana sabah ankaradayım yaaaaaaaa, çocuk gibi heyecan yaptım niyeyse bu kezzz:))
ee hadi bana iyi yolculuklar o vakit...
sevgiler, saygılarrrr...

4 Kasım 2008 Salı

kedi


bunlar bizim güzel ve yakışıklı









bunlar da internetten...


cumartesi king'de otururken bi kediye bakıyordum ve dedim ki kendi kendime şu dünyanın en estetik yaratıkları kediler olmalı... kimse aksini ispatlayamaz bana o derece sabit fikirliyim baştan belirteyim.
ama tabii ki de en estetiği, en güzeli benim kedimmmm:):)

3 Kasım 2008 Pazartesi

istersen hiç başlamasın





çok özel bi yeri var bu şarkının hayatımda. aşka dair sorular kurcalarken aklımı şu sıralar belki de tek keşkemdir, kimbilir...

tespitimsi


dün gene durduk yere bi tespitte daha bulundum kendimle alakalı. bu bünye neden ilişki yürütemiyor diye düşünüyordum da cevap geliverdi birden. çünkü ben aşık olunca aşık olma durumunun dibine vuruyorum. yeryüzünde maşuktan başka kimse kalmıyor benim için. resmen unutuyorum arkadaşlarımı dahi. sonra ne mi oluyor, adam bayılıyor tabii bu kadar ilgiden, sevgiden. erkekler kartların bu kadar açık olduğu, net şeylerden hoşlanmıyorlar. anahtar kelime gizem. salyaları aka aka "ben sana çoookkk aşığııııııımmmm" diyen bi hatun onlara hiç ama hiç cazip gelmiyor. ve böylece sevgili ben için bir ilişki daha başlayamadan bitiyorr. gelelim ikinci seçeneğe. aşık olmuyorum. hatta azıcık bile hoşlanmıyorum. ama hani bi basiretsizlik anında karşı tarafın adına ilişki dediği şey başlayıveriyor. baştan olmadıysa sonradan hiç olmaz modunda takılıp çabalamıyorum bile. yeryüzünde herkes oluyor da benim için bi o olmuyor bu sefer de. onunla olduğum zamanlarda arkadaşlarımla takılırdım diyorum. sonuçta ne oluyor bu bünye ilişkinin böylesini de yürütemiyor. ben de kendimi şu tespit üzerine "ne yapayım olmuyorsa olmuyor" moduna alıyorum ve iyi geceler diliyorum...
not: peki bi ilişki nasıl yürütülür?

2 Kasım 2008 Pazar

hasret



30 Ekim 2008 Perşembe

demokrasi şehitleri

aslında bu yazıyı diğer bloga yazacaktım ama... aması yok aslında o tarafta okunmadan kalsın istemedim. gerçi sanki iç sıkıntısına bir sürü ciddi yazı yazmışım da okunmamışım gibi davranmam da yalanın en kuyruklusu olur herhalde. neyse aslında yazının başlığı yiğidim aslanım olacaktı ama anlatacağım hikayedeki ironi o kadar ince ve iç sızlatıcıydı ki "demokrasi şehitleri"ni seçtim.
neyse konuyu daha fazla dallandırıp budaklandırmadan, belki duymuşsunuzdur, belki izlemişsinizdir nebil özgentürk türkiyenin hatıra defteri adlı iki bölümlük bir program yaptı ve bu 28-29 ekim akşamı yayınlandı. ben 28 ekim günü yayınlanan ilk bölümün bir kısmını izleyebildim sadece. içim dayanmadı anlatacağım kısımdan sonrasını izlemeye. programda bildiğimiz duyduğumuz bir sürü yönetmen türkiyenin yakın tarihi ile ilgili birer kısa film yapmışlar. anlatmak istediğim program değil zira dediğim gibi ben çok az bir bölümünü izleyebildim programın.
kısa film yapanlardan bir tanesi de zülfü livaneli. anlattığına göre nebil özgentürk bu projeyle kendisine geldiğinde o da anılarını yazmaktaymış ve de tam uğur mumcu'yu anlatacağı/anlattığı bölüm üzerinde çalışmaktaymış. bu nedenle de çektiği kısa filmde de uğur mumcu'nun onu pariste ziyaret ettiği bir anısını konu etmiş. sene 1983, uğur mumcu pariste zülfü livaneli'yi ziyaret ediyor. abidin dino'nun uzun yürüyüş (isimden pek emin değilim) adlı resminin önünde biraz sohbet ettikten sonra karşılıklı oturup sohbet ediyorlar, ülkenin askeri rejim altında geriye gidişinden, memleketten... sonra zülfü livaneli'nin bedri rahmi eyüboğlu'nun nazım hikmet için yazdığı yiğidim aslanım şiirini bestelemesine geliyor konu. ve zülfü livaneli açıp dinletiyor şarkıyı. uğur mumcu ağlayarak dinliyor ve "tüm demokrasi şehitlerimize" diyor; bir gün kendi cenazesinde yüzlerce insanın bir ağızdan kendisi için söyleyeceğini bilmeden...
peki ben sormak istiyorum demokrasi için bu kadar şehit verip gene de bir adım ilerleyemeyecek miyiz acaba?

şarkıyı ekleyemedim ama dinlemek isteyenler için tıklayınız. (daha güzel yorumlarını bulmak size kalmış:))

yiğidim aslanım

şu sılanın ufak tefek yolları
ağrıdan sızıdan tutmaz elleri
tepeden tırnağa şiir gülleri
yiğidim aslanım burda yatıyor.

bugün efkarlıyım açmasın güller
yiğidimden kara haber verirler
demirden döşeği taştan sedirler
yiğidim aslanım burda yatıyor.

ne bir haram yedim ne cana kıydım
ekmek kadar temiz su gibi aydım
hiç kimse duymadan hükümler giydim...
yiğidim aslanım burda yatıyor...

mezar arasında harman olur mu
onüç yıl hapiste derman kalır mı
azrail aç susuz canın alır mı
yiğidim aslanım burda yatıyor..

27 Ekim 2008 Pazartesi

deneme tahtası

düşünürken fark ettim, bazen hayatıma hiç aklımda olmayan ya da çok farkında olmadığım yahut farkında olsam da çok da umursamadığım birileri giriyor. kendi elleriyle, uğraşıp didinerek hem de. böyle güzelce yerleşiyorlar, ben sevmeye başlıyorum onları. hayatımda yer veriyorum, önemsemeye başlıyorum. sonra da bilmem neden -ya da bilirim aradıklarını bulamıyorlar herhalde- fütursuzca çekip gidiyorlar. ben de ellerim bomboş bakakalıyorum. yeni kırıklıklarım oluyor, madem gidecektin çabucak neden geldin de kuruldun hayatıma? ben seni tanımzdım, bilmezdim. bilirdim de önemsemezdim belki. gittiğinizde en çok sizi affedemiyorum ben. E'yi de affedemedim ya o kadar uzun zaman, tek sebebi bu belki de...
şimdi burdan deklare ediyorum. başlangıçta ne buluyorsanız bende, aslında o yok. alışılagelmemiş, olağandışı olabilecek her ne varsa onun adına herhangi bir şey barındırmıyorum bünyemde. çok sıradanım, hatta sandığınızdan daha sıradanım ben. ve bir şey söyleyeyim mi sıradanlığımı seviyorum.
hem size bir şey daha söyleyeyim mi, sıradan olmak güzeldir. sıradan insanların dostları, sevdikleri, sevenleri olur.
eğer aradığınız şu dünyada eşi benzeri bulunmayacak, tek veya olağandışı bir şeyse baştan bilin bende yok. gelmeyin hayatıma, deneme tahtası olmaktan yoruldum ben. belki bilmezsiniz ama acıtıyor pek fena...

26 Ekim 2008 Pazar

içimdeki şehirler

bugün akşam karanlığında, pazar tenhalığında aynı yollardan yürüyüp antalyanın delik deşik olmuş damarlarından/yollarından eskiden başka bi taraftan akarken trafik şimdi tam tersi yöne dönmüş caddesine ulaşmaya çalışırken düşündüm bunları.

içimde şehirler var benim. en çok içimde olansa sokaklarını bilmem kaçıncı kez adımladığım antalya(m). antalya ben gibi ben antalya gibiyim. antalya yalnızlaştıkça ben de yalnızlaşıyorum. antalyanın hep bildiğim sokakları deşildikçe, benim de içimde bir yerleri oyuyorlar zannediyorum. rüzgar ne yana eserse o yana savruluyor antalya, kökleri olmadığından mıdır nedir? köklerim yok benim de, tutunmak isteyip bunun için çabalayıp kök salamıyorum. suçu tutup ismime atıyorum, ismimin insanıyım ben köklerim göğe bakıyor. peki ya köklerim havadaysa nasıl bu kadar kolay bağlanıyorum ben antalya? o sokakta bi paşabahçe vardı, o hep ordaydı neden yok şimdi peki? antalya benim yalnız ve hüzünlü yanım. antalya beni büyüten antalya beni yalnızlaştıran şehir. ama en çok o içimde benim.

sonra arkadan ankara geliyor. bile isteye bağlanmamaya çalıştığım, soğuklarından nefret ettiğim kalabalığını sevmediğim. ben bu kez bile isteye kök salmamaya uğraşırken bana kök salan, içime yer eden. ruhumun kalabalıklığı onda, fiili yalnızlıklarıma imkan vermeyen ama ruhumu kasvetlendiren. kötü hatıralar mezarlığı; iyiler solmasın diye beni yalvartan şehir. dostlarım orda benim. evim orda(ydı). kedim bile ordan. uzak şehir soğuk şehir, şimdi kısa zamanlara sığdırılmaya çalışılan şehir. ve en zoru özlemlerimi azdıran, burnumun direğini sızlatan gözlerimi kaçmasın göz yaşları diye sürekli tavana çevirten şehir.

en sonda ise hayallerimin şehri, sevgili istanbul. hep güzelliklerine şahit olduğum kalabalığını ankaraya inat sevdiğim şehir. her gidişimde yüzümü güldüren, dönüşlerimi ağlatan yağmuruyla beni izleyen şehir. antalyadan iyi dostlar çalmış şehir. benden çalmış. ankaradan bile çalmış. belki de bütün gücümle bağlanmak istediğim ama en çok korktuğum şehir.

"kronik tatminsizlik" midir benim bu halim yoksa "kronik mutsuz"um da ben gerçeklikten kaçıp kendimi mi kandırıyorum.

kaynağını bulamadığım bir şey var içimde, her seferinde bulduğumu, iyileştirdiğimi sandığım. sonra bambaşka bir yerden azan. özlemek mi kaderim benim; bir fiil olarak sadece bir fiil olarak özlemek. bazen neyi özlediğini bile bilmeden.

aldanmayın duvarlarıma, kalkanlarıma. ben kolay bağlanırım bırakmayın beni.

özledim hem de o kadar çok özledim ki... gün sayıyorum kısa zamanlara sığdırılmış olsa da vuslatlar. 7 kasımda ankaradayım, 5 aralıkta burdasınız, arkasından da istanbuldayım şimdi bilmediğim tarihte.

ama ben şehirlerimi değil dostlarımı özlüyorum, hem de çok...