2 Kasım 2008 Pazar

hasret



30 Ekim 2008 Perşembe

demokrasi şehitleri

aslında bu yazıyı diğer bloga yazacaktım ama... aması yok aslında o tarafta okunmadan kalsın istemedim. gerçi sanki iç sıkıntısına bir sürü ciddi yazı yazmışım da okunmamışım gibi davranmam da yalanın en kuyruklusu olur herhalde. neyse aslında yazının başlığı yiğidim aslanım olacaktı ama anlatacağım hikayedeki ironi o kadar ince ve iç sızlatıcıydı ki "demokrasi şehitleri"ni seçtim.
neyse konuyu daha fazla dallandırıp budaklandırmadan, belki duymuşsunuzdur, belki izlemişsinizdir nebil özgentürk türkiyenin hatıra defteri adlı iki bölümlük bir program yaptı ve bu 28-29 ekim akşamı yayınlandı. ben 28 ekim günü yayınlanan ilk bölümün bir kısmını izleyebildim sadece. içim dayanmadı anlatacağım kısımdan sonrasını izlemeye. programda bildiğimiz duyduğumuz bir sürü yönetmen türkiyenin yakın tarihi ile ilgili birer kısa film yapmışlar. anlatmak istediğim program değil zira dediğim gibi ben çok az bir bölümünü izleyebildim programın.
kısa film yapanlardan bir tanesi de zülfü livaneli. anlattığına göre nebil özgentürk bu projeyle kendisine geldiğinde o da anılarını yazmaktaymış ve de tam uğur mumcu'yu anlatacağı/anlattığı bölüm üzerinde çalışmaktaymış. bu nedenle de çektiği kısa filmde de uğur mumcu'nun onu pariste ziyaret ettiği bir anısını konu etmiş. sene 1983, uğur mumcu pariste zülfü livaneli'yi ziyaret ediyor. abidin dino'nun uzun yürüyüş (isimden pek emin değilim) adlı resminin önünde biraz sohbet ettikten sonra karşılıklı oturup sohbet ediyorlar, ülkenin askeri rejim altında geriye gidişinden, memleketten... sonra zülfü livaneli'nin bedri rahmi eyüboğlu'nun nazım hikmet için yazdığı yiğidim aslanım şiirini bestelemesine geliyor konu. ve zülfü livaneli açıp dinletiyor şarkıyı. uğur mumcu ağlayarak dinliyor ve "tüm demokrasi şehitlerimize" diyor; bir gün kendi cenazesinde yüzlerce insanın bir ağızdan kendisi için söyleyeceğini bilmeden...
peki ben sormak istiyorum demokrasi için bu kadar şehit verip gene de bir adım ilerleyemeyecek miyiz acaba?

şarkıyı ekleyemedim ama dinlemek isteyenler için tıklayınız. (daha güzel yorumlarını bulmak size kalmış:))

yiğidim aslanım

şu sılanın ufak tefek yolları
ağrıdan sızıdan tutmaz elleri
tepeden tırnağa şiir gülleri
yiğidim aslanım burda yatıyor.

bugün efkarlıyım açmasın güller
yiğidimden kara haber verirler
demirden döşeği taştan sedirler
yiğidim aslanım burda yatıyor.

ne bir haram yedim ne cana kıydım
ekmek kadar temiz su gibi aydım
hiç kimse duymadan hükümler giydim...
yiğidim aslanım burda yatıyor...

mezar arasında harman olur mu
onüç yıl hapiste derman kalır mı
azrail aç susuz canın alır mı
yiğidim aslanım burda yatıyor..

27 Ekim 2008 Pazartesi

deneme tahtası

düşünürken fark ettim, bazen hayatıma hiç aklımda olmayan ya da çok farkında olmadığım yahut farkında olsam da çok da umursamadığım birileri giriyor. kendi elleriyle, uğraşıp didinerek hem de. böyle güzelce yerleşiyorlar, ben sevmeye başlıyorum onları. hayatımda yer veriyorum, önemsemeye başlıyorum. sonra da bilmem neden -ya da bilirim aradıklarını bulamıyorlar herhalde- fütursuzca çekip gidiyorlar. ben de ellerim bomboş bakakalıyorum. yeni kırıklıklarım oluyor, madem gidecektin çabucak neden geldin de kuruldun hayatıma? ben seni tanımzdım, bilmezdim. bilirdim de önemsemezdim belki. gittiğinizde en çok sizi affedemiyorum ben. E'yi de affedemedim ya o kadar uzun zaman, tek sebebi bu belki de...
şimdi burdan deklare ediyorum. başlangıçta ne buluyorsanız bende, aslında o yok. alışılagelmemiş, olağandışı olabilecek her ne varsa onun adına herhangi bir şey barındırmıyorum bünyemde. çok sıradanım, hatta sandığınızdan daha sıradanım ben. ve bir şey söyleyeyim mi sıradanlığımı seviyorum.
hem size bir şey daha söyleyeyim mi, sıradan olmak güzeldir. sıradan insanların dostları, sevdikleri, sevenleri olur.
eğer aradığınız şu dünyada eşi benzeri bulunmayacak, tek veya olağandışı bir şeyse baştan bilin bende yok. gelmeyin hayatıma, deneme tahtası olmaktan yoruldum ben. belki bilmezsiniz ama acıtıyor pek fena...

26 Ekim 2008 Pazar

içimdeki şehirler

bugün akşam karanlığında, pazar tenhalığında aynı yollardan yürüyüp antalyanın delik deşik olmuş damarlarından/yollarından eskiden başka bi taraftan akarken trafik şimdi tam tersi yöne dönmüş caddesine ulaşmaya çalışırken düşündüm bunları.

içimde şehirler var benim. en çok içimde olansa sokaklarını bilmem kaçıncı kez adımladığım antalya(m). antalya ben gibi ben antalya gibiyim. antalya yalnızlaştıkça ben de yalnızlaşıyorum. antalyanın hep bildiğim sokakları deşildikçe, benim de içimde bir yerleri oyuyorlar zannediyorum. rüzgar ne yana eserse o yana savruluyor antalya, kökleri olmadığından mıdır nedir? köklerim yok benim de, tutunmak isteyip bunun için çabalayıp kök salamıyorum. suçu tutup ismime atıyorum, ismimin insanıyım ben köklerim göğe bakıyor. peki ya köklerim havadaysa nasıl bu kadar kolay bağlanıyorum ben antalya? o sokakta bi paşabahçe vardı, o hep ordaydı neden yok şimdi peki? antalya benim yalnız ve hüzünlü yanım. antalya beni büyüten antalya beni yalnızlaştıran şehir. ama en çok o içimde benim.

sonra arkadan ankara geliyor. bile isteye bağlanmamaya çalıştığım, soğuklarından nefret ettiğim kalabalığını sevmediğim. ben bu kez bile isteye kök salmamaya uğraşırken bana kök salan, içime yer eden. ruhumun kalabalıklığı onda, fiili yalnızlıklarıma imkan vermeyen ama ruhumu kasvetlendiren. kötü hatıralar mezarlığı; iyiler solmasın diye beni yalvartan şehir. dostlarım orda benim. evim orda(ydı). kedim bile ordan. uzak şehir soğuk şehir, şimdi kısa zamanlara sığdırılmaya çalışılan şehir. ve en zoru özlemlerimi azdıran, burnumun direğini sızlatan gözlerimi kaçmasın göz yaşları diye sürekli tavana çevirten şehir.

en sonda ise hayallerimin şehri, sevgili istanbul. hep güzelliklerine şahit olduğum kalabalığını ankaraya inat sevdiğim şehir. her gidişimde yüzümü güldüren, dönüşlerimi ağlatan yağmuruyla beni izleyen şehir. antalyadan iyi dostlar çalmış şehir. benden çalmış. ankaradan bile çalmış. belki de bütün gücümle bağlanmak istediğim ama en çok korktuğum şehir.

"kronik tatminsizlik" midir benim bu halim yoksa "kronik mutsuz"um da ben gerçeklikten kaçıp kendimi mi kandırıyorum.

kaynağını bulamadığım bir şey var içimde, her seferinde bulduğumu, iyileştirdiğimi sandığım. sonra bambaşka bir yerden azan. özlemek mi kaderim benim; bir fiil olarak sadece bir fiil olarak özlemek. bazen neyi özlediğini bile bilmeden.

aldanmayın duvarlarıma, kalkanlarıma. ben kolay bağlanırım bırakmayın beni.

özledim hem de o kadar çok özledim ki... gün sayıyorum kısa zamanlara sığdırılmış olsa da vuslatlar. 7 kasımda ankaradayım, 5 aralıkta burdasınız, arkasından da istanbuldayım şimdi bilmediğim tarihte.

ama ben şehirlerimi değil dostlarımı özlüyorum, hem de çok...

24 Ekim 2008 Cuma

kapamadığınız bi bu kalmıştı, ne diyim...

21 Ekim 2008 Salı

tespit IV+manifestomsu bi şey


valla ard arda denk gelecek ama napayım, durup durup aydınlanıyorum ben; bi tarafımdan tespitler pırtlayıveriyor. sanki daha önce kimsenin düşünmediği şeylermiş de ben bulmuşum gibi, demiyorum tabii ki. maksat sadece dillendirmek. şu netleştirme olayından sonra oldu her ne olduysa sanırım.
neyse gelelim dördüncü tespitimizee... şimdi tespit ettim oldu canlarım; bu aşk acısı denen şey var ya tek kişilik. vallahi de billahi de tek kişilik. yani demem o ki biten bir ilişkide kim daha çok seviyorsa/aşıksa/aşkından ölüyorsa o acı çekiyor sadece. (iki taraf da severken bi ilişki zor biter gibime geliyor, ama eğer böyle bi durum varsa o çift kişilik acı yaratabilir bak, çekincelerimi hiç eksik etmem. zira bilen bilir genellemeleri pek sevmem, genelleme yaparsam da açık kapım her zaman vardır; dönebilirim her an :P)
neyse ne diyordum ben, hah, hatırladım. tecrübeyle sabit olmakla, aşk acısı çeken tarafta çok bulundum. ama az olmakla beraber çektiren de oldum. ki çektiren olduğumda gördüm ki karşı taraf umrumda bile diil. umrumda olsun diye çabaladım ama başaramadım.

şimdi sıra geldi tavsiyeme. (kendime ve üstüne alınan olursa her kimsen sana):
biiirrr gelecekte bir gün gene aşk acısı çekecek olursan (ki biliyoruz ki olacak) şunu düşün sen ağlayıp zırlarken; o gününü gün etmekte, kimbilir hangi kıza feysbuktan, sözlükten, meseneden ayar vermekte, iş atmakta. değer mi ulan değer mi?
ikiiiiiiiiii baktın bu kar etmedi kendini öbür rolde düşün, her insan bir kere öbür tarafta olmuştur. hatırla nasıl da şeyine bile takmadığını karşı tarafı. (hiç olmadıysan tam bi lusıırsınn bence boşuna çabalama, paşa paşa aşk acını çek sen:P şaka bi yana farkında olmdan da olsa üzmüşsündür birini, bunu düşün :P)
üççççççç seni hak etmiyorum, sana layık değilim martavalları sıkıp kimbilir kaç kızla boynuzlandığını düşün sonra. tamam elinde kesin delillerin olmayabilir ama en son bu cümleleri birinden duyduğunda olanları düşün o zaman.

bunun dördü, beşi de gelir de aşk acısı çeken adama bu ne kadar işe yarar orası tartışmalı o nedenle bu meyanda sözü daha fazla uzatmaya hacet yok sanırımmmm...:)))


ama bak biii valla doğru yukarda yazanlar, o gününü gün ediyo şimdiiiii:)))))

20 Ekim 2008 Pazartesi

tespit III


ben maço seviyorum kardeşim, maçooo şöyle en maçosundan hem deeee:) tespit ettim oldu. demin hem de. şu özcanın yeni dizisine bakarken fark ettim de ağzımın suları akmış birden. bi yandan da kulaklarımaa varmışş...

17 Ekim 2008 Cuma

üç maymun


bu filmi anlatmak harcım değil, bulun, edinin ne bileyim sinemaya gidin izleyin işte. film çıkışı basın toplantısından biraz bahsedeyim, bence millet olarak gerzeğiz. hepsine kalamadım toplantının ama nuri bilge ceylan büyük alçakgönüllülükle cevapladı saçma soruları. mütevazi ve çok tatlı bir insan olduğu kanaatine ulaştım ben. benim bazı insanları ilk bakışta sevebilme (belli bi kriterim yok, görüyorum ve seviyorum. o nedenle 'bazı' neye göre oluşuyor bilmiyorum.) gibi bir yetim vardır. anlık sevme, daha öncede bahsetmiştim. garip yanımdan geçip içeri girerken ona baktığımda da aynı şeyi hissettim. sonra basın toplantısındaki naifliğiyle daha çok kazandı gönlümü. neyse film hakkında tek bir şey söyleyeceğim; şu posterdeki şahıs (ahmet rıfat şungar-filmde ismail), saçmalamazsa eğer ilerde, bence gümbür gümbür geliyor. neyse yaa gidin izleyin işte...:)
bu arada inju ve genova artık yarına; uykum geldi lemmm.:):

16 Ekim 2008 Perşembe

23.11.2007 ve 04.12.2007

yazmayacaktım ama gece gece şeytan dürttü beni gene. bugün filmden çıkıp servisle eve gelirken hangi ayda ve hangi günde olduğumuz düştü aklıma. ulan dedim kasıma ne kaldı şurda; zaman dediğimiz şey ne boktan bir şey.
neredeyse bir seneyi dolduracak sevgili E. ile tanışmamız. 23 kasım 2007, sanki daha dün gibi oysa.
ne çok zaman, mekan, kişi ve olay geçti üzerinden. uzaktan yakına doğru en çok bu blog ve sadece tek bir kişi şahit tüm yazdıklarıma.
ilk yazımı 4 aralık 2007'de yazmışım ben.
büyümek demiştim ya; daha ilerde, bir gün bu blogu belleğimin tozlu raflarından çıkarıp en baştan okuyacağım belki de.
bir süreç izi olacak.
dolu-boş, anlamlı-anlamsız bir sürü karalama.
henüz büyümekte olan bir "ben"den görece daha büyümüş bir "ben"e...

15 Ekim 2008 Çarşamba

şarkılar

ŞARKILAR

ağladını istemem ben ölürsem

beni en sevdiğin halimle hatırla
uzak bir yerde çalıştığımı düşün
hayatta olduğuma inan
bir gün gelir kendiliğinden
geçer bütün üzüntün

her yeni gelen günü
yeni bir ümitle beklemeli
her yeni gün
yeni havalarla gelir
gece, yağan yağmurla uyursun
sabah bir de bakarsın odan güneşli

her gelen vapuru, treni
yeni bir ümitle beklemeli
her gelen vapur, tren
yeni insanlarla gelir
ben esmerdim güzelim
bu sefer bir sarışını seversin
aşk yaşayanlar içindir.


necati cumalı

başka şeyler yazacaktım ama yine benden, kendimden mimli bir nokta oldu, anımsatma için "kişisel depresyon anları"na teşekkürler...

üç film birden

başlık da burdan bakınca başka şeyler çağrıştırdı ama neyse. şimdi alttaki yazıda altın portakaldan ve yaka kartımızdan söz ettik; yorumlarda da beenmayacım canım ben bir nevi mimledi ya iki gün içinde ne gördüm ne tuttum anlatayım dedim hemen.
malum iş güç, bir de sanki bana karşı anlaşılmış gibi eskiden 5 demeden biten işler yığılmış durumda. dün neyse allem ettim kullem ettim 6'da çıkıp 6 buçuk seansına yetişebildim rahatça.(babam sağolsun)

benim için portakalın açılış filmi son cellat oldu. bilenler bilir bilmeyenler için yönetmen şahin gök, başrollerde ise kadir inanır, atilla saral ve jülide kural var. filmde kısaca bambaşka iki hayatın (savcı-arabacı) sahiplerinin bir hapisane koğuşunda bir araya gelişi, arabacı bayram'ın(kadir inanır) düşkünlüğü, naifliği, insanlara karşı çaresizliği karşısında savcı bir babanın(atilla saral) oğluna karşı gösteremediği korumacı tavrını bayram üzerinde göstermesi ve askeri cunta faşizminin hapisaneye katlanarak hükmetmesi anlatılıyor. savcının ve bayramın aynı koğuşa düşme hikayeleri de izleyeceklere kalsın. gerçi altın portakalın resmi sitesinde gayet uzun bir bilgi var filmle ilgili ama... ben genel olarak beğendim bu filmi. özellikle kadir inanırın düşkün bir adam rolünde çok başarılı olduğunu düşünüyorum. özellikle arabacı bayramın atı yaseminle olan bağını çok güzel verdiğini hissettim. filmin sonlarındaki atıyla konuştuğu sahne idi benim favorim, nitekim itiraf ediyorum ağladım da. neyse neticede izleyin derim ben.

ikinci film ise blindness-körlük. yönetmeni Fernando Mierelles. Julianne Moore, Mark Ruffalo ve Danny Glover başrollerdeler. danny amcamız saolsun geldi, bizi onurlandırdı. biraz gecikme oldu ama sanatçı kaprisi diyip geçiyoruz. kendilerini ben pek bi naif ve içten buldum zira filmde de aynen öyle idiler. film çok yoğun bir tarfikte arabasıyla kırmızı ışıkta durmuş bir adamın kör olmasıyla başlıyor. ama bilindik bir körlük değil bu "sanki tüm ışıkları yakmışlar da sonsuz bir beyazlık varmış gibi." sonra birden bu hastalık bu adamın ilk temas (bildiğimiz anlamda kullanmıyorum, aynı ortamda bulunmak da bir nevi temastır) ettiği kişilerde ortaya çıkıyor ve hükümetçe hemen karantinaya alınıyorlar. bu adamın ilk temas ettiği kişilerden biri bir göz doktoru. hastalık sadece doktorun karısında görülmüyor fakat o da körmüş gibi yapıp kocasıyla gidiyor. burası ilk karantina bölgesi ve 3 koğuştan oluşuyor. ilk andan itibaren korkuyu, ötekileştirmeyi ve faşist tutumu yavaş yavaş hissetmeye başlıyorsunuz. koğuşlar gittikçe kalabalıklaşıyor, bu durum içinde belki biraz anlayışla karşılayabiliyorsunuz gardiyanların öfkesini ve faşist tavrını ama sonra 3. koğuştan bir adam çıkıp önce krallığını ilan ediyor sonra da karantinaya alınmış kişilerin arasında faşizmin ortaya çıkışını görüyoruz. daha sonrası ise çok güzel giden, çok ama çok naif bir hikaye.(daha çok anlatmayayım da merak edin:)) bence mutlaka izlenmeli denilebilecek filmlerden.

neyse efendim 3. filmimiz Vicky Cristina Barcelona. yönetmeni Woody Allen. başrollerde ise Javier Bardem, Patricia Clarkson, Penélope Cruz, Scarlett Johansson var. (sanırım erkek okuyucuların gözleri parladı tam bu noktada, haksız da sayılmazlar hani) neyse film iki yakın arkadaşın (vicky ve cristina) yaz tatili için barselonaya gelmeleri ile başlıyor. çok fazla ayrıntıya girmeyeceğim. ama ben sanırım kendi adıma bir şeyler buldum istediğim ve istemediğim aşk/aşklar adına. kendinizi iyi hissetmek istiyorsanız mutlaka izleyin derim ben. bir de penelope cruz bence filmdeki en iyi oyuncuydu, en renkli karakterin o olması boşuna değilmiş bence.:)

neyse işte böyle iki güne 3 film hem de iş güç arasında güzel oldu, ama sanmayın ki bitti daha koskoca 5 gün var önümde ve ben günde 2 film izlemeyi planlamaktayım. baştan söyleyeyim hepsini anlatmaya mecalim kalır mı onu bilemem. zaten pek de beceremiyorum ya pes edebilirim çabucak. sevgiler, saygılarrrr...

12 Ekim 2008 Pazar

45. Antalya Altın Portakal Film Festivali - yaka kartı



evetttttt 10 ekim tarihi itibariyle güzel kentimizin en güzel organizasyonu başlamış bulunmakta. efendim ben 5 senedir bu tarihlerde ankarada olmamdan mütevellit hep kaçırmışımdır altın portakalı. ama bu sene madem antalyadayım ben de varım dedim bu işte. cuma iş çıkışı tesadüfen korteji yakalamamı da bir işaret sayıp canım arkadaşım B. ile migrosta buluştum bugün. kendileri her sene mutlaka bi yaka kartı edinip tüm festival filmlerini izlemiş bir enteldir.:P zaten geçen sene festivalin son gününde beni ve bi arkadaşımı takva'nın galasına sokup yapabileceği güzelliklerin en büyüğünü de yapmıştır diyecektim ki bu sene bana süpper bi güzellik yaparak bunu gölgede bıraktı. ne mi bu güzellik?


evvvvvveeeeeeeetttttt bu seneeee benim de bir yaka kartım varrrrrrrrrrrrrrrr.
hemen ne öğrencisi demeyelim yüksek lisans da öğrencilik sıfatı veriyor, naberrr:)))
işin tek kötü tarafı haftaiçi gündüz çalışıyor olmam, velakin ben de 18:30 ve 21:30 seanslarını ve gelecek haftasonu sabahtan akşama tüm vaktimi portakala ayırmaya karar verdim. bir de shuttle die bir hizmet koymuşlar ki tadından yinmez. bin shuttlea AKM bin shuttle a Migros hatta Hillside Su. heheheheh.
merak edenler için link geliyorrrrrrr: burdan.

9 Ekim 2008 Perşembe

büyümek

"bazen kendi ellerimizde olmayabiliyor hayat" diyoruz ya, değil aslında. herkesin hayatı sadece kendi ellerinde olabiliyor, başka kimsenin değil. bu sadece kime ne derecede izin verdiğimize yahut o başkalarının sözlerini ya da ta kendilerini ne kadar önemsediğimizle ilintili.

mutsuzluklarımızda çevrenin etkisi çoğu zaman azımsanamayacak ölçüde olsa da onları aşmada ta kendimizden başka kimsemiz yok çoğu zaman da.

şu hayatta kimsenin hayatı mükemmel değil, biliyorum ve hatta eminim. elindekilerle ne kadar yetinebildiğin önemli. kendimi öteleyip durdum, asıl benliğimi. daha çok mutsuzluklarım, pişmanlıklarım olacak buna da eminim. ama şu öteleme durumunu elimden geldiğince bastırmaya çalıştığımdan beri daha iyi hissediyorum kendimi. durup sorguluyorum kendimi ama hala daha içimden geleni yapıyorum. sonunda da pişman olmamayı öğreniyorum. çünkü tüm bunları başkası değil sadece ben yaptım. ben. umarsız bir bencillik değil bu ama artık kendimi en çok ben acıtmıyorum. başkalarının acıttıklarından daha yakıcı kendi ellerimle yaptıklarım.

bilmiyorum anlatabiliyor muyum demek istediklerimi. çünkü aslında dediğim gibi yavaş yavaş netleşiyorum. sözlere dökülmüyor hala daha birçok yanımı kaplamış fluluklar.

ama bir şey çok net işte ben hala büyüyorum ve bu büyüme süreci daha ne kadar sürecek bilmiyorum, önemsemiyorum.

çünkü önemli bir süreç bu büyüme denilen; çok kırıklar, çok morluklar, bir o kadar göz yaşları ve bir o kadar da güzel anılar, anlar, mutluluklar ve çok önemli dostlar getiriyor.

bu yazı da çok sevdiğim ve bu büyüme sürecimi değerlendiren-değerli yapan dostlarım ve zaman zaman kızdığım ama çoğu zaman anladığım ve çoğu zaman da anlamadığım, anlayamadığım bir kadın için.

poor misguided fool


as soon as you sound like him give me a call
when you're so sensitive
its a long way to fall
whenever you need a home i will be there
whenever you're all alone
and nobody cares
you're just a poor misguided fool
who thinks they know what i should do
a line for me and a line for you
i lose my right to a point of view
whenever you reach for me
i'll be your guide
whenever you need someone to keep it inside
whenever you need a home
i will be there
whenever you're all alone and nobody cares
you're just a poor misguided fool
who thinks they know what i should do
a line for me and a line for you
i lose my right to a point of view
i'll be your guide in the morning
you cover up bullet holes
as soon as you sound like him give me a call
when you're so sensitive its a long way to fall
you're just a poor misguided fool
who thinks they know what i should do
a line for me and a line for you
i lose my right to a point of view

7 Ekim 2008 Salı

tespit II


bayram arkası düşündüm düşündüm bir tespitte daha bulundum kendimle ilgili. sanırım benim üniversite ve ilk gençlik yıllarımda aslında yapmak isteyip de yapamadığım bir şey varmış.
-miş'li geçmiş zaman kipini kullanıyorum zira dediğim gibi yeni fark ettim bu yapmak istemiş ve fakat yapmamış olduğum şeyi.

neyse lafı fazla uzatmadan neymiş bu şey anlatayım. ben meğersem,
deli danalar gibi gezip tozabileceğim, içebileceğim, dersleri okulu filan boşlayabileceğim, saçlarımın olmadık renklerde boyanmış, gotik makyajlar yapmış olduğum bir dönem istermişim. ve evet en önemli nokta gitarcı,
davulcu ya da ne bileyim müzisyen bir sevgili ile
yapmak istermişim bunları. (ahanda
şurdaki yazı ortaya çıkardı içimdeki bu gizli kalmış canavarı ve tabii bir de G. ve sevgili çılgın kız arkadaşı.)
şöyle sorumluluklarını bir kenara koymuş, canının istediği g
ibi yaşayan ve hatta okulu bile uzatmayı göze almış ve hatta uzatmış. yani kısaca so-rum-lu-luk-tan uzakkk!!!
şimdi almışım yaşımı başımı elime mesleğimi, birincisi nasıl çalgıcı sefkili bulucam, hadi onu buldum diyelim sabah işe gitme mecburiyetini nasıl sallayacağım (gecelerce içicez gezicez tozucaz ama di mi ya, evde kös kös oturacak değilis ya), hadi işi saladım diyelim annemlerden ne demeye para isteyeceğim? yani geçti anacım geçtiii bendennn... ühühühühüüüüü.
ben anca bayramdı seyrandı fırsat bulup içer küçük çaplı flörtler yaşayabilirim elin çalgıcılarıylaaaa. eh ama G. el sayılmaz hem de hiç. hehehehh.

neyse demem o ki amaaaann dedim işte diyeceğimi. tespit bundan ibaret millet.


not: resim alakasız oldu biliyorum ama çok severim ben resmi yahuuu:)