her şey ama herrrrr şey para.
küçücük minicik bir kediyi kurtarabilecek %50 ihtimalli tedaviye verebileceğim 300 liram olmadığı için kızgınım. alamadığım kıyafetlre, gidemediğim restoranlara, çıkamadığım tatillere değil de minicik bir kediyi kurtarma ihtimali yarı yarıya olan bi tedaviye verecek param olmadığı için üzgünüm.
uyutulmak zorunda kaldığı için üzgünüm, ama ay sonunu bile zor getiren bi bünye için 300 lira büyük bir para.
ben topluca gidilmiş bir mekanda hesap ne kadardı sorusuna, "ne bileyim çok kalmadık ki ama ben gene de ortaya bi 100 lira attım çıktım" cevabını verebilecek durumda değilim.
nuri uyutuldu bu akşam. nuri bizim zeytinimzin 3 yavrusundan en afacan, en tatlı olanıydı. ve hatta en gürbüz ve en sağlıklı. sonra bi virüs geldi ve bağışıklık sistemini bi günde çökertti. vücudunda bi yerde kuluçkada beklermiş meğerse. ve benim, onu %50 ihtimalle kurtaracak bir tedaviiye harcayabileceğim 300 liram yoktu. uyutulsun dedim sakince en azından acı çekmesin...
diğer yavruları aşıladık hemen, elimden bu kadarı gelirdi bu kadarını yapabildim. ama ilk kez, içten ve gerçekten, bu defa kardeşim de ben de neden paramız yok dedik belki de.
elimizden bu kadarı geldi işte...
16 Haziran 2009 Salı
nuri öldü :(
14 Haziran 2009 Pazar
yaz
yaz bunalımlarla geldi, o kadar sıcak ki zaten pek de olmayan çalışma şevkim hiç kalmadı bu aralar. yazın upuzun tatiller, evde mayışıp yatmalar, sabahtan akşama kadar deniz kenarında kavrulmalardan ibaret anılarını özledim. değerini bilemediğim boş ve uyuşuk günlerini.
içimden hiçbir şey ama hiçbir şey gelmiyor. yazmak bile. anlamsız sanki her şey, aşk bile. çünkü kıyısında dururken tam da şimdi aşkın apaçık gördüğün gerçeği reddetme çabasından başka bir şey olmadığını idrak ediyorum. kronik depresifler olarak biz kendimizi fazlaca önemsediğimzden oluyor tüm bunlar.
yarın iş var... zengin bir baban olmadığına göre tuğba aydemir çalışmak zorundasın, hep de çalışacaksın!!!
zengin demişken, zengin erkek - fakir kız oyunu da pek uzun sürmedi. sürmesin de zaten.
yaz bitsin en iyisi, bitsin...
12 Haziran 2009 Cuma
4 Haziran 2009 Perşembe
---
her zaman derim ben inandığım tek şey değişimdir diye. değişiyorum ve bunu dışardan gözlemleyebiliyorum.
mesela bir zamanlar koyu olmasa da eh işte denilebilecek düzeyde galatasaraylıydım. sonra ateist takılırdım çok pis. devrimcilik oynamaya çalışmasam da kendimi sol'da farz ederdim. bak hala daha milliyetçilik kelimesinden nefret ederim o ayrı. faşizmi çağrıştıran her şeye antipati duymamdan kaynaklanıyor belki de.
neyse ben bi zamanlar böyleyken ne olduysa oldu, başka bi insan oldum. tuttuğum takımı tırışkadan desteklemeye başladım, bana ne lan bana mı top oynuyo bunca adam dedim. hobi olarak gsli oldum. sonra ezilen takım fenerbahçeyi gördüm kupayı alana kadar fbli olmaya karar verdim. artık fbliyim yani. o kupayı alsın şampiyon olana kadar trabzonu destekliciim.
şaka bi yana şu takım tuttma muhabbetim bile azıcık ciddiye alınsa uçlardan ne kadar nefret ettiğim anlaşılabilir.
bu aralar aşırı "laik"çi tavırlara takığım. (böyle de tabir olmadı ama demek istediğimi bu anlatıyor gerçekten) şu tehlikenin farkında mısınız la başlayan tavır. ya da daha önce bilmiyorum. ben orda hissettim en çok. o sloganla ötelenmeye çalıştı toplumun bir kesimi bence. ergenekonla da ikiye bölündük, ergenekoncular ve karşıtları. ergenekon hakkında ahkam kesmeye yeterli bilgim yok ama tek söyleyeceğim doğudaki o ölüm kuyuları bile açılabildiyse, o dokunulamaz kutsal paşalara azcık da olsa yargının eli uzanabildiyse bi umut var demektir.
ben hislerimle hareket ederim her zaman, hemen hemen her şeyde. bir şeyler bana rahatsızlık veriyorsa ne olduğunu nasıl olduğunu anlamlandıramasam da kafamda yerleşince düşünceler haksız olmadığımı görürürüm.
özgürlüklere inanmak istiyorum benen çok. baskıyla, dayatmayla ve hatta zulmetmekle devam edeceğine en mükemmel rejim toplumun iradesiyle en boktanına dönüşsün tercih ederim. ben düşünmekte özgür olayım bir başkası giyinmekte başka bi tanesi de soyunmakta. kimse anadilini konuşmaktan yoksun bırakılmasın mesela. ne kadar gülerek anlatsa da patronum ilkokulda çerkezce konuşanları tahtaya yazmakla görevli olduğunu ben bunda faşizmin en basitini görür ve üzülürüm.
bir toplumun evrilerek gelişebileceğine inanırım. kötüye mi gidiyoruz, baskıyla iyi dediğin şeyi kabul ettirmeye çalışmak o kötünün de kötüsü aslına bakarsan.
bekir coşkun okumuyorum mesela, onun gördüğü gözle görmüyorum, onun baktığı yerden bakmıyorum. cumhuriyet gazetesini elime almayalı aylar oldu. şu sıralar sadece hissetmekle meşgulüm kafamdaki taşlar yerli yerine oturduğunda anlatabileceğim belki de demek istediklerimi.
mesela, ben bir yazarı sırf düşündükleri ya da bulunduğu siyasi zeminler yüzünden yargılayanlardan olmadım. aslına bakalırsa bu tavırla karşılaştığımda hala daha şaşırabiliyorum. birileri o yazarın bir tek kitabını okumak yerine şeceresini araştırmış bana ahkam kesiyor. gülüp geçemiyorum, acınacak duruma.
beni bu tarz ötelemeler irrite ediyor. facebook denen bokta -evet evet o bokun en kıdemli üyelerindenimdir ben belki de- türbanlı (bak başörtülü demedim ama desem ne fark eder başını örtmemiş mi en nihayetinde) bir kızın otururken beli açılmış donu gözüken videolarının paylaşılıp "bak bak asıl -afedersin- orospu bunlar" tavrı irrite ediyor. arada benim de belim filan açılıyordur düşük bel pantolona alışığız malum ben de orospuyum o zaman demek ki. (yok o sade don değildi tangaydı g-stringti filan demeyin izlemedim bile videoyu. ya da dur eleştirdiğim gibi davranmayayım da izleyeyim) hmm bira içen, dövme yaptıran, otururken beli açılmış da tangası görünmüş, bankta dizaltı eteğiyle bacak bacak üstüne atmış ve deeeee açık alanda sevgilileryle yiyişen türbanlı kızların resimlerinden derlenmiş bir videoydu izlediğim. tanga ve dövme dışında hepsini yaptım, tanga sevmiyorum rahatsız edici bişi dövme konusunda da hem canım tatlı hem de güvenebileceğim bir yer bulamadım henüz. modern başı açık kadın bunların hiçbirini yapmamış mesajı varsa burda ben bağnazın önde gideniyim o vakit, sevgili okur ya da kaşar mıyım acaba, bak şimdi kafam cidden karıştı. amaaa biri de çıkıp yorumlarda "ay benim sevgilimle ilişkim çok özeldi sokakta elini bile tutmazdım" diye çıkarsa peşin peşin söyleyeyim alnını karışlarım onun. ya yalandır söylediği ya da zottirikten tırışkadan bi ilişkisi vardır.
neyse konudan iyice uzaklaştım galiba ben. birileri çıkıp anafikri söylemeden ben kendi babafikrimi söyleyeyim: düşünmeden ahkam kesmek yerine azcık insan gibi hissetmek gerek der bu yazı, iişte saece bu kadar.
sevgilerimi sunar, yorumları heyecanla bekler cevap yazmayacağımı peşin peşin belirtirim.
ya bi de söylemeden geçemeyeceğim, uzaktan ahkam keserek eleştirdiğimiz bir sürü şey var ya hani misal eğitim şart filan diyoruz, işte o şeyler zottirikten ekonomimiz düzelmedikçe düzelmez canlarım. vatanın bölünmez bütünlüğü filan lafta kalır biz ekonomik olarak çöktükçe. penguende mi ne okumuştum, kimin yazısıydı anımsayamıyorum, millet olarak kucağa oturtulmuş fark ettirilmeden düzülürken ettiğimiz kavgalara bak mealinde bişiydi. kucağa oturtulma kısmını çok net anımsıyorum ama, hiç aklımdan çıkmadı zaten de keşke bi kenarlara yazsaymışım cümlenin tamamını.
olduğu kadar...
28 Mayıs 2009 Perşembe
değişim
erkekler için önemli not: baştan uyarayım bu yazı kadınlara hitap etmektedir.
bugün bi resme baktım ve belki bencilce de olsa hayatımda son zamanlarda yaptığım en iyi şeyin az biraz zayıflamak olduğuna karar verdim.
yusyuvarlacık, şişman kategorisine girebilecek biri değildim bundan 7-8 ay önce belki ama her geçen gün adım adım yaklaşmıyor muydum buna?
yapıla bir konuşma her şeyi değiştirebildi benim adıma. anahtar kelime netleştirmekti, bir konuşmada idrak ettim ben. sonra değiştirmekti bir şeyleri ve kendimle başlamalıydım. hiçbir zaman insanların imrenerek baktığı bi güzelliğim olmadı ama çirkin kategorisine de girmezdim sanıyorum. ama E.T.ye benzediğim bi resmin varlığı yadsınılamaz bir gerçek.(balık arkadaşım yalvarırırım kaldır o resmi yahuuu facebooktan) neyse işte o konuşmanın geçtiği sıralar nette zayıflamakla ilgili öneriler aramaya başladım. ve imdadıma her zaman hemen hemen her konuda olduğu gibi ekşi sözlük yetişti. orda bir entrye rastladım ve 7-8 ayda neredeyse 8-9 kilo verdim.
entrynin başlığını ve yazarını anımsayamıyorum ama copy paste yapıp mailime yollamıştım o zamanlar. yazıyı aşağıya copy paste yapmadan önce;
1. kilolu olmak çirkin olmak demek değildir, sağlık için ve kendinizi daha iyi hissetmek için zayıflayın derim ben.
2. bende işe yaramış olabilir ama gene de garanti vermiyorum.
3. yazının sahibini bulamadığım için olur a bloguma rastlarsa ondan peşin peşin özür diliyorum.
işte o yazı:
"yalan yanlış, kulaktan dolma bilgilerle yapılan bilinçsiz rejimler sonucunda, verilen kilolari misliyle geri almamızı önleyen rejim yöntemidir. basit kuralları vardır:
1. fazla kilolarınızı, aldığınız hızda vereceksiniz. (bkz: yokuşu, çıkılan vitesle inmek). böylelikle, yerleştire yerleştire aldığınız kiloları, yerleştire yerleştire vereceğiniz için, cozutup ipin ucunu kaçırmadığınız müddetçe, yeniden şişmanlamaya başlamazsınız.
2. hedefleriniz gerçekçi olacak ve kendinizi kandırmayacaksınız. ayda beş-on kilo vermeye calışmak ne gerçekçi, ne de sağlıklıdır.
3. her şeyi yemek serbest olacak. sadece porsiyonları biraz küçülteceksiniz. azaltacağınız miktarı siz belirleyin ve kendinize karşı acımasız olmayın. çayınızı iki şekerle içiyorsanız, bir ay süreyle bir buçuk şekere, sonraki ay bir şekere düşürün. porsiyon tatlının önce üçte birini, sonraki ay yarısını yemeyip tabağınızda bırakmak gibi... bu faaliyeti, aldığınız bütün gıdalara, zararlı alışkanlıklarınıza, zaman içerisinde tedricen uygulayabilirsiniz. meyve ve sebzelere herhangi bir sınır getirmenizin gerekmediğini biliyorsunuzdur zaten.
4. zalim yasaklar koyarsanız, bir süre sonra gözünüz döner, rejimi mejimi sittir eder ve kıtlıktan çıkmış gibi yemeye başlarsınız. efendi olun, akıllı olun.
5. kola, gazoz yerine, tercihen evde yapılmış limonata veya ayran için. (bkz: high fructose corn syrup)
6. sabırlı olun. ikide bir basküle tırmanmayın, hatta baskülü kaldırın ortadan. sadece şunu iyi bilin ki, bu rejim garantilidir ve sizi sağlığınıza kavuşturacaktır. yeterince süre geçtiğinde, kemerinizin rahatladığını zaten göreceksiniz, bundan emin olun.
7. geldik en önemli kurala! bu kuralı seveceksiniz (tıpkı 3 no'lu kuralı sevdiğiniz gibi). ayda bir defa, en çok ne seviyorsanız, canınız o gün neler çekiyorsa, patlayana kadar, kusana kadar yiyin. sucuksa sucuk, börekse börek, şambabaysa şambaba. o gün her şey, her miktarda serbest olacak. bir süredir azalan kalori alımınız nedeniyle, metabolizmaniz değişen duruma uyum sağlamış ve kalori yakmayı ekonomize etmiş haldedir. böylelikle, hem metabolizmanızı kandırmış ve ona, "nooluyo yaaaa? hani "idare etme durumu"na geçmiştik? kaynak bu kadar bolsa, ben de bol bol yakarım anasını satıyim!" dedirtmiş olacak ve hem de nefsinizi tatmin etmiş, rüyanıza iskenderlerin girmesini engellemiş olacaksınız. (evet iyi bildiniz. iki aydır rejim yaptığınız halde, kilonuzda milim kımıldama gözlemeyişinizin sebebi, bu kuralı bilmiyor olmanızdı!)
8. şartlarınız elveriyorsa, günde onbeş dakkacık, yarım saatçik yürüyebilirseniz ideal olur.
geçin efenim o tempolu yürüyüşleri, eşofmanları filan! günlük kıyafetinizle, geze geze, kasmadan, terlemeden... "zamanım yok" filan diyip çamura yatmayın, kırmayın kalbimi. ama gerçekten zamanınız yoksa, çıktığınız merdiven sayısını biraz arttırın.
bütün bunları kaytarmadan yaptınız; altı ay sonra sizi görenler "a aaaa!!! tığ gibi olmuşsun ayol! süzülmüşsün, gıdın kalmamış" filan demezlerse, paranızı iade ederim.
haa, bi de, zinhar aç karnına market alışverişine çıkmayın.
edit: 14 kasim 2005 tarihli hürriyet gazetesinde, osman müftüoğlu hoca bakın ne demiş:
yediklerinizi azaltmalısınız
bilimsel bir beslenme planı, sizin tükettiğiniz günlük enerji toplamınızdan genelde 500 kalori kadar bir kısıtlama yapar. çok özel durumlarda bu kısıtlamayı 1000 kaloriye kadar çıkarabilir. 500 kalorilik kısıtlamadan ne çıkar demeyin! böyle bir kısıtlama size ortalama olarak her 10-12 gün için bir kilogram civarında kilo kaybını garanti eder. bu, ayda 2.5-3, yılda 20-30kg?lık bir kilo kaybı demektir. 500 kalorilik bir kısıtlama yapmanız için 2 dilim ekmek, 3 yemek kaşığı pilav, 4 yemek kaşığı kuru fasulye, 2 yemek kaşığı yağ ve 1 iri muzu eksik yemeniz yetecektir. eğer bu kadarcık bir kısıtlamayı bile göze alamıyorsanız, bizim önerimiz böyle bir çabanın içine hiç girmemenizdir.""
ben ne yaptım, merak ederseniz,
sabahları nesfit+haşlanmış yumurta+beyaz peynir+domates salatalık(ekmeksiz bir öğün)
öğlenleri ne olursa ama yarımm porsyon
akşamları başta sadece meyve sebze + kahve (tavsiye etmem) sağlıksız olduğunu görünce sıcak yemek ne olursa ama mutlaka yarım porsiyon ve ekmeksiz.
ekmeksiz yapamayanlar için (ben de başta böyleydim) çavdar ekmeği.
en önemli kural bu diyete başlamadan öbnce bir kere tartılın sonra 2 -3 ay çıkmayın tartıya filan. misal benim evimde tartı yoktu, 1 ay oldu en fazla alalı.
yürüyemem diyenler için püf noktası hiç asansör kullanmamaktır. ben mümkün oldukça yürüdüm ama adliyede filan hiç asansör kullanmadım. topuklu filan demedim hemen hemen her gün 5 kat merdiven inip çıktım. alışırsınız, zor filan demeyin.
bundan 3-4 hafta filan önce de ebru şallının nette dolaşan bi pilates dvdsi var onu indirip aletsiz hareketleri yapmaya başladım.
son olarak şimdi kaç kilosun derseniz bi süredir 56.5te çakılı kaldım. ama hiç acelem yok. zaten hedefim 45 kiloya filan düşmek değil. 52-53 filan benim için ideal olacak, ama zaten hiç de acelem yok. önemi olan yazıda da dendiği gibi kalıcı ve sağlıklı bir şekilde kilo vermek.
neyse fazla uzatmadan öperim şekerler...:)))
kaynağı buldum: işte buuuu
27 Mayıs 2009 Çarşamba
düzen mi, bana mı dediniz?
fazlaca mı hayalperestim ben acaba?
ondan mı bu kadar çabuk umutlanmam bu kadar çabuk hayalkırıklığına uğramam. hala şaşırabiliyorum insanlara, ne garip.
bazen günlerin çabucak geçmesini istiyorum bazen de zamanımı israf ettiğim düşüncesine kapılıyorum. ne önemli şu hayatta peki? bundan 10 sene sonra geriye dönüp baktığımda ne olacak ellerimde hayatıma dair? kurmayı sürekli ertelediğim düzenler mi yoksa pişmanlıklar mı? okul bitti, staj bitti, hayatımız kurmalı saatlere dönüştü. sabah kalk işe git, akşam olsun eve gel. bundan mı ibaret hayat, değilse alternatifi ne peki?
her şeyi bırakıp dilini, huyunu, suyunu bilmediğin insanlarla yaşamak mı? nerede ve nasıl mutlu olunur?
mutsuz muyum? değilim ama mutlu muyum sorusuna da net bir cevabım yok benim. zaten mutluluklarım sadece "an"larda saklı değil mi benim. şu gün, şu saatte, şurda, şunlarlaydım ve çok mutluydum diye bir liste yapabilirim hemen. süreğen hale gelir mi bilmiyorum. benim için mutsuzluk belli bir zaman dilimine yayılabilse de süreğen hale gelebilen şey monotonluk şu hayatımda. ne mutsuz ne de mutlu. aynı ve sıkıcı bir şekilde birbiri ardına dizilmiş günler.
bu nedenle çok seviyorum ya fotoğrafları. mutlu anları biriktirmeme yardımcı.
herkes düzen kurma peşinde bense düzensizlik. korkuyorum kalıcı olmaktan dünya üzerinde...
25 Mayıs 2009 Pazartesi
18 Mayıs 2009 Pazartesi
17 Mayıs 2009 Pazar
kısa kısa
*göksel'e fena taktım, playlistimde sürekli o dönüyor.
*msn denen şeye gıcık olmaya başladım iyice, genelde çevrimdışı takılsam da bi dosya için çevrimiçi olmamla beni beklermiş gibi üzerime atlayanlar var. cevap yazmayınca ya da geç yazınca kızanlar var bi de. hele işteyken açtığım zamanlar. işte msn açılır mı demeyin. listemde avukat arkadaşlarım var, gün oluyor fikir istiyorum, gün oluyor dilekçe/müzekkere örneği. bi de benim kendi işim değil ki yahu, kendi işim olsa durup çene çalar geyik yaparım ben de.
*feysbuk denen zımbırtıdan takip ediyorum, mezun/öğrenci herkesler üniverste şenliklerinde içme gezme modunda. tıp fakültesinden başkaca doğru dürüst fakütesi olmayan b.klu akdeniz üniversitesinin şenlikleri olmuş, geçmiş haberimiz olmadı. zaten bişiye de benzemiyo ya neyse. ankaradakiler çok kıskanıyorum, acayip hasetlik besliyorum size haberiniz olsun!!!
*bazı insanlar var, o kadar kırılmalarına rağmen birisine, acı çekmelerine rağmen o kişiyi hayatlarından çıkarmıyorlar. sevgilerini kırgınlıklarından, acılarından, yaşadıklarından üstün tutuyorlar. ben yapmadım, yapamadım hiçbir zaman. kendimi önde tuttum hep. doğru olansa hangisi bilmiyorum.
*bu yakınlarda hayatımda ilk defa uçağa bineceğim, garip. bakalım bi rezillik yaşamadan gidip gelebilecek miyim:))) ilk kez bu kadar yakın bi arkadaşımın düğününe gidiyorum, kulağa garip geliyor. ankaraya da gittim bununla beraber ay sonunu görebilecek miyim meçhullerdeyim. kısfmet:))
*sanırım erkeklerden gerçekten soğumuşum. joni gelse aman diyebilecek durumdayım zannımca. yok len demem demem, yeter ki gelen joni olsun:)))
*hiç işe gidesim yok, ben hobilerimle uğraşsam ama biri bana maaş bağlasa:)) böyle bi grup var feysbukta. girdim.
*bi de yaz geldi, deniz mevsimi açıldı buralarda, kıskandırmak gibi olmasın...
14 Mayıs 2009 Perşembe
göksel - mektubumu buldun mu
göksel eski zamanların şarkılarını coverlayıp süper bi albüm yapmış diye duymuştum. sonra son günlerde radyolarda bi şarkı dönmeye başladı gökselin buğulu sesiyle. ben bazı şeylere ilk görüşte vurulurum. bu her şey olabilir, bu şarkıda da aynen öyle oldu. dinledim ve vuruldum. hüzünlü, buğulu (kimse aksini iddia etmesin, göksel hayranlığım fanatiklik derecesindedir:P) bir ses ağlamak güzeldir, diyordu ağlamak güzeldir. sonra bugün başka bir şarkıda göksel "yandı yandı içim yandı, içti aşkı kanmadı, kalbimin istediğini almak nasip olmadı" demesin mii:) dedim ne de çok özlemiştim gökseli duymayı radyolarda, ama beni radyo kesmez hemen bulmalı edinmeliyim albümü.
nitekim eve gelir gelmez araştırmalara başladım. başka zaman olsa başka bir şarkıyı bulamam ya kısmet şurası karşıma çıkıverdi. hemen indirdim dinlemeye başladım, hiç de hayalkırıklığına uğramadım. ama sadece indirmek benim gözümde göksele haksızlık olur, en kısa zamanda albümü de edinmeye kararlıyım.
o zaman yandı yandı içim yandı diyerek devam edelim, kalbimin istediğini almak nasip olmadıııııı
11 Mayıs 2009 Pazartesi
erkekler boktur!
dün kardeşime erkeklerin ne kadar pis, malak, mal ve hatta ilkel olduklarından bahsedip örnekler veriyordum ki bana "sen yoksa frijit mi oldun" dedi. öylece kalakaldım diyecek hiçbir şey bulamadım. yani bunun frijitlikle ne alakası var, sonuna kadar da arkasındayım söylediklerimin. yani son iki-üç gündür karşıma çıkanlar nefret katsayımın artmasında epey etkili oldu kabul de bu frijitlik değil.
ben erkeklerle ilgili gerçekleri söylüyordum sadece. en kibarı, en eğitimlisi bile iki tane daha erkekle yanyana gelince içindeki hayvanı zort diye piyasaya çıkarıverir.
hani cem yılmaz bi gösterisinde anlatıyor ya erkekler yalan söyleyemez, yalan söyleyemdikleri için de yalancı olan erkeklerdir diye. işte kökeninde de bebeklikten beri aileleri tarafından sırf erkek oldukları için hiçbir şeyi (pipilerine kadar) gizlemelerine gerek olmadığı, hatta bununla gurur duymaları gerektiğinin empoze edildiğini söylüyor cem amca. işte o nedenle ne kadar kendini eğitse de erkek yetiştirilme tarzı ve erkek her zaman egemen yapının bir ürünü olarak çok çabuk ve kolayca hayvanlaşıyor. çünkü onun "çükü" dünyanın en değerli hazinesi ve puccanın dediği gibi bulduğu bilumum deliğe sokarak düzeltebileceğine inanıyor.
gecenin bi vakti çüküne güvenerek, sadece bir çüke sahip olduğu için iki kızı "götürebileceğini" düşünen ilkel insan müsveddesine istediğini vermeyince tepkisi "seni bi s.kerim ... olur" "seni bi s.ksem düzelirsin" vs vs oluyor. ilaç mı bu mübarek. sen hayatında parasını ödemeden bir kere bile bi kadınla yattın mı ki bu ahkamlar nerenden çıkıyor. gönül rahatlığıyla karakolluk bile olamıyorsun ki bu yozlukta. gerçi ben kullanmayı pek sevmediğim mesleki statümü ve kıyafetimi çok güzel giyinip kan kusturabilirdim pekala ona ama... aması işte. onun yerine yer yüzünden silmek geldi içimden sadece. bi tane gereksiz insan, kımıl zararlısı yok oluverirdi işte, ne güzel. ey erkekler, insancıl yanımın yok oluşundan sizler sorumlusunuz.
haddini bilmek şu hayattaki en önemli meziyetlerden biri, çüklerinizden mütevellit bu konuda pek bi beceriksizsiniz ne diyeyim.
şimdi gelelim fasülyenin nimetlerine;
1. çok yakın olduğum çook sevdiğim erkekler yok mu? hem de çok fazla. ama onların da yeri gelince hayvanlaştığını yadsımıyorum o nedenle kimsecikleri de tenzih filan etmiyorum. alınmak serbesttir, anlayacağınız.
2. frijit olmadım, umarım olmam da:P şaka bi yana lezbiyen filan olmadığıma göre ben de yeniden bir erkeğe aşık olacağım. ve biliyorum ki aşık olduğum adam hayvanoğlu hayvan olacak.
3. bu bir genelleme yazısıdır, genellemelerden nefret eden, hatta bütün genellemelerin yanlış olduğunu düşünen ben gene de genellememin arkasında duruyor ve "erkekler boktur" demeye devam ediyorum. kabul edin işte, hıh.
4. erkeklerin bok olmasında kadınların payı yok mudur, bütün suç onlardadır hatta. bi tek amazon kadınlarını istisnai tutarım, bi de amazon kaınlarının ruhlarını taşıyan modern amazonları.
5. bi de bu alakasız olacak ama ankaradayken dilek'in şimdi ismilerini unuttuğum arkadaşları şöyle bi tespit yapmışlar yazmadan geçemedim: her erkeğin aşık olduğu bi tane erkek var. misal bunlar senelerce aynı evde yaşıyolar, beraber içip beraber sıçıyolar vs. ama bu beraberlikten hiç sıkılmıyolar. yani adamın biri için başka bi adam vaz geçilmez. yani tamam kadınlarda da var bu durum görece ama, kadınlar gerçekten çok uzun süreli yanyana olmaya, her şeyi beraber yapmaya tahammül edemiyorlar. misal ben 3 gün aynı insanla görüşsem sıkılıyorum. (çok uzun zamandır görmemiş ve özlememiş değilsem tabiii) ama erkekler öyle diil. (bu konuda yorum bekliyorum)
6. aklıma daha da yazacak bişi gelmedi, hepiniz b.ksunuz yaşasın kadın olmak diyip propaganda havasında ve de çok alakasız bir şarkıyla son vermek isterim. nil'den gelsin;
8 Mayıs 2009 Cuma
angara bebesi oldum ben yeniden
o kadar gittim geldim bi ankara yazısı yazmadan olmayacak. bugün düşündüm o kadar gezdim ettim anlatmazsam olmazzz.
çok garipti bu kez, hem çok yabancı hissettim kendimi hem de bildik tanıdık. aştiye sabahın kör vakti indim, ego kuyruğu bekledim ki o bile hoşuma gitti, o derece özlemişim yani. neyse geceden serdarı aramama rağmen bi türlü ulaşamama rağmen kurtuluşta ankaraydan zıplayıp kapısına dayandım. neyseki evdeymiş, kapıyı açıp hadi hadi hiç uykumuzu bölme geç içeri yat diye karşıladı eşşek sıpası. bir iki saat uyuyup dilekte kahvaltıya geçtik, bunlar tuz gölüne gezi planlamışlar öğlenin bi vakti kalkıp karagöle gittik. tuz gölüne diye niyetlenip karagöle gitmemiz de ayrı bi şaşkınlık ama konu serdar olunca normal oluyor haliyle:) çok güzel bir yermiş gerçekten ankarada ikamet edenler mutlaka gidip görsün derim ben:) onlar böyle dağ tepe gezip durmaktan keçi gibi olmuşlar; oraya buraya kolaycacık tırmanyorlar ben zavallıysa el mahkum yardıma dileniyorum. serdar bey iki tutsa elimi üçüncüde unutmasından mütevellit cihan isimli arkadaşlarına kaldım ben de. şaşkoloz serdar yardım etmediiği gibi dedikodular üretip elemanı utandırdı sürekli. en son "cihan, hayatım dedikodulardan daha kıymetli tut şu elimi yardım et!!!" diye çemkirmek zorunda kaldım. ahanda burası karagöl:) resim de dileğin şaheseri.
bu da benim eserim, pek bi olumlu tepkiler aldım ehehehe. ama güzel resim di mi yaniii:) bi de serdar doğada bulduğu her şeyin tadına bakma çabasını yansıtmasaymış bu resme daha da süper olacakmış ama napalım:)))
aa bi de şu resimde görüleceği üzere kendisi keçi olmanın yanında gerçekten uçabilen bi kuştur aynı zamanda:))
karagöl gezimizin tek eksik yanı yanımızda yiyecek içecek namına hiçbir şey, gerçekten hiçbir şey almamış oluşumuzdu. millet mangallar, kısırlar, köfteler götürürken biz anca bakıp ağzımızı şapırdattık. ama dönüşte karşıyaka mezarlığının yakınlarındaki mengen evinde yediğimiz yemek harikaydı. ankaralılar mutlaka gitsin anacım. yalnız bndeki tarif bu kadar: karşıyaka mezarlığının oralardaki mengen evi:)
akşam eve dönüşümüz filan herkes bi kenarda sızıp kaldı. ben tabii ki gene en sona kalanlardandım, uykucu olamadım hiçbir zaman napayım:))
cumartesi için godsy beyle söleşmiştik zaten. ben baştan geç kalır bünyemden ona bahsedip iyi ki uyarmışım nitekim neredeyse bir saat geç kaldım. imgede epeyce beklettim kendisini burdan tekrar tekrar özürlerimi iletirim efem. çok keyifliydi muhabbet her zamanki gibi onla. gerçi çikoyu neden getirmedin yaza kadar bende kalsaydı diyip beni kızdırdı biraz ama anlamıştır herhal kedükümü kimselere vermeyeceğimi:D:D kimselerii çekiştirmedik, simimya hojamın kulaklarını çınlattık sadece birazcık, keşke o da yanımızda olaydı dedik:)) (simin hanım ısrarla evden kaçmanı talep edyorum bak:)) sonra benim üniden arkadaşlarım bastı sırayla imgeyi. godsi bey bi bahane üretip kaçtı (yedim sanma) saatlerce imgede oturup muhabbet ettik. baya özleşmişiz sarılıp sarmaşıp durduk; resimlerden de görüleceği üzre. herkes ne kadar zayıflamış olduğumdan dem vurdu, iyice gaza geldim ben dee:D:D aa bi de saçlarımın renginden tabii, kesin olarak rengimi bulmuş olduğuma kanaat ettim ben de:)
imgede denizin yaptığı browniyi silip süpürecek kadar uzun kaldıktan sonra nihayet sıkılıp nefese geçme planımızı uygulamaya koyduk. imgeden konur sokağı izlerken çağları görmemiz daha bi güzel oldu. o olmasa nefeste yer bulmamız imkansızdı ayıca.
nitekim ben bu kez fazla içmesem de epeyce eğlendik, oynadık kurtlarımızı döktük. hiçbir parçada dans etmeyen iskender kolbastı çalınca trabzonluluğu gösterip bi güzel döktürdü ki gecenin en eğlenceli taraflarından biri de buydu. fotoğraf makinesi elimde sürekli fotoğraf çektim abuk subuk. (eklemeye üşeniyorum:))
sonra dilek geldi bizi aldı filan.
pazar günü haliyle gene aynı tayfa toplaşıp kahvaltı ettik, tabu oynadık, yemek yedik filan derken kendimi süper eğlenmiş ama yorgunluktan bitkin bi halde kumlucada hacizde buluverdim. ordan adliyeye dönüp çalıştım ve hatta büroya gidip bayılmadan çalışmaya devam ettim.
çok güzeldi gene, güzelliği kısa oluşundaydı bi de galiba. hayat mutlu olduğun anlardan ibaret, ve mutluyken zaman gürül gürül akan bir çağlayan gibi çok çabuk geçip gidiyor. geri dönmeye kesin karar verdim bu kez. hayatım olmak istediğim yerde dostlarımla anlamlı.
5 Mayıs 2009 Salı
gerçekleşmeyen dileklerim ve ben
ya evet bikaç gündür biloglarda filan görüyorum hıdrellez yaklaşıyor filan falan diye. nedense bu sene içimde hiç bahar havası yok. geçen sene ne ümitlerle dilekler dileyim yat limanından denize salmıştım bi halt olmadı. bu sene zaten burda bahar gibi de diil. 2 gündür şakır şakır yağmur yağıyo. geçen seneyi düşününce allam hırka var üzerimde şuan.
neyse konu o değil de, ben yarım saat öncesine kadar bu sene dilek dilememeye kararlı iken annecim saolsun gene başıboş umutlara gark ettirdi beni. bi ara kapı açıldı biri geldi sandım. sonra tekrar açıldı. meğersem bunun aklına yeni gelmiş koşa koşa bahçeye inmiş gelmiş. geldi başıma sen dilek dilemiyon mu. yok anacım tutmuyo benm dilekler dedim ama heveslendirdi beni bi kere. durduramadım kendimi. rsim yeteneğim de dillere destan olduğu için çizdiğim araba opel marka uzay gemisine (niye opel derseniz araba olduğu anlaşılsın maksat, bi de en kolay amblem onda. nasıl çizseydim aslan, kaplan), ev gecekonduya (ki tek camı var kiralık ilanının asılı olduğu) sevgili de koca kafalı bi morona benzedi.
diledim dilemesine ama hiçbirinden de umutlu diilim yav. bi kere araba ve ev hayal zira önce ödemem gereken öğrenim kredisi borçlarım var dağ gibi. sevgiliye gelince sevdim sevilmedim sevei sevemedim çıkmazında biri için olsa olsa gerçek bi kocakafa sokabilirim hayatıma o da gerçekleşmiş dilekten sayılmaz.
neyse şarkıyı ekleyelim de tam olsun. hadi bakalım buyrunn dinleyin
2 Mayıs 2009 Cumartesi
ünzile
"yağmuru kim döküyor
ünzile kaç koyun ediyor
dayaktan uslanalı
hiçbir şey sormuyor"
