bugün giderim yarın giderim, şimdi gittim yakında gidicem derken aylar sonra gene ankara yollarına düşüyorum efem. 1 mayıs resmi tatil olmasa gidebileceğim yoktu gerçi ama bi gün fazla kardır diyip karar verdim patrondan da iznimi aldım biletimi çantama kattım yarın gece yola çıkıyorum.
"gitmek" hallerinde olup da benim kadar yola çıkarken tedirgini yoktur herhalde. ne bileyim içimde hem bi heyecan hem de burukluk olur nedense. biliyorum eski hayatıma bi dönüş gibi olacak gene döndüğümde adaptasyon sorunları yaşayacağım. sanırım bana geri dönmek kısmı koyuyor. kökleri olmayıp da bu kadar kolay bağlanabilen benden başka biri var mıdır, bana söylesin?
çok ama çok özledim herkesi, garip bi heyecan. bi de en nihayetinde godsiyle kavuşup kaynaşıcaz o da ayrı bi heyecan.
bi süreliğine buralarda olamayacağım gerçi bu aralar pek de yazdığım yok ama bu seferkinin bahanesi olsun bari.
yazının bitişine şu sıralar radyolarda duyup pek bi takıldığım bi şarkıyı eklemeden olmaz:D:D
manga - dünyanın sonuna doğmuşum
29 Nisan 2009 Çarşamba
kafası karışık bir balık ankara yolcusu
24 Nisan 2009 Cuma
resim-2
zaman geçiyor.
zaman geçiyor.
resimler var sadece anlara dair.
ben gidiyorum, ben geliyorum.
resimler o anda kalıyor.
ben resimlere bakıyorum.
zaman geçmeye devam ediyor.
hem daha dün gibi aynı anda da geçmiş oluveriyor güzel günler.
iyi ki resimler var,
yoksa benimkisi kötü bir hafıza.
ölünce sadece resimlerde kalıyoruz galiba.
ben bu aralar tek bir resmi çok seviyorum ama, bir resme bakıp ordaki ihtimali seviyorum.
seviyorum.
23 Nisan 2009 Perşembe
benim hiç babam ölmedi
ölüm haberleri sadece kocaman bir boşluk hissi uyandırıyor içimde. bugüne kadar çok yakınım kimseyi kaybetmedim. önceki yaz babaannem hastaydı, ben ankaradayken kaybetmişler, antalyaya döndüğümde söylediler. ağlamadım, o kadar uzak geldi ki ağlayamamıştım. oysa çok da severdim. onun dışında yakınım kimseyi kaybetmedim. o nedenle mi bilmem ölüm haberleri kocaman bir boşluk hissi uyandırıyor bende sadece.
her çocuk anne babasının ve hatta kendisinin ölümünü düşünüp ağlamıştır. bazen kızıp ölmesini bile istemiştir.
ama ya gerçek olunca...
bugün hiç ummadığım bir anda bi telefon geldi arkadaşımdan. antalyadayım ben, babamı kaybettik. aynı kocaman boşluk geldi oturdu içime, başın sağolsun diyemedim, anlayamadım, idrak edemedim. ölen benim babam değildi, ben babanın ölmesinin nasıl bir şey olduğunu bilmedim. her şeyi bırakıp yanına gitmekten başka bir şey gelmedi elimden. erdal hocanın dediği gibi, dünya durmamıştı, dünya dönmeye devam ediyordu işte.
çekilen onca eziyete, yoksulluğa, çaresizliğe rağmen hayat yaşamaya değerdi ama kalbi izin vermedi Yusuf amcaya. çünkü türkiyede organ bağışı hala çok yetersizdi. konuşmanın anlamı yok bunları aslında ama benim yazacak kelimelerim kayıp. çünkü benim hiç babam ölmedi, arkasından hayat akmaya, dünya da dönmeye devam etmedi.
mekanın cennet olsun Yusuf Amca...
her ölümün arkasından kalan koca bi boşluk sadece.
14 Nisan 2009 Salı
evim evim güzel evim
çok çok uzun zamandan sonra acayip huzurlu bi akşamdı bu akşam. işten kendm öyle istediğim için -ki patron erkenden çıktı- geç çıktım. kulağımda son ses müzik artık epeyce uzak durağa yürüdüm, uzun zamandır iş çıkışı kalabalığında kulağımda müzikle etraftan soyutlanmamıştım, bunun keyfini sürdüm. otobüsün penceresinden bakarken yan dolmuşta ilk sevgilimi gördüm, hacı yatmaz gibi eğrilip doğrularak dikkatini çektim, kırmızı ışık süresince sessiz sinema oynadık. sonra eve yaklaşırken otobüste liseden bi arkadaşımı gördüm. eve beraber yürüdük. en önemlisi evin önüne geldim, ışıkları yanmayan bi eve girmenin keyfini çıkardım. eski günlerdeki gibi beni karşılayacak olanın çiko sadece çiko olacağını hatırladım merdivenlerde. antrenin de ışığı yanıyor olmasaydı her şey hayal ettiğim gibi olacaktı.
bazen boş bir eve ihtiyaç duyuyorum, yalnız kalmaya kendi keyfimce takılmaya. çok kalabalık benim için yaşadığım yer. kendime kalamıyorum. bazı günler kardeşim eve gelmese arkadaşında kalsa da en azından oda bana kalsa diye dua ediyorum. bazen kendime ait bir hayatım yokmuş gibi hissetmemin nedeni bu olabilir diyorum: kendime ait bir evim, kendi özel alanım yok çünkü.
kendime kalmayı severim ben; ah çiko hayatımdaki yegane ev arkadaşı sen olmalısın. en çok sen anlarsın beni. en rahat senle kavga edebilirim, en rahat seni sevebilirim, en rahat sana yalancıktan ağlıyor numarasıyla kendimi sevdirebilir, teselli ettirebilirim. gerçekten ağladığımda sen zaten bilirsin de gene de numaradan ğlamalarımıza kanmış gibi yaparsın...
neyse ne diyordum, kendime ait bir eve, yalnız kalmaya, sıkboğaz edilmemeye ihtiyacım var. ama geliyorlar bile işte...
13 Nisan 2009 Pazartesi
everybody hurts
When your day is long
And the night
The night is yours alone
When you're sure you've had enough of this life
Well hang on
Don't let yourself go
Cause everybody cries
And everybody hurts
Sometimes
Sometimes everything is wrong
Now it's time to sing along
(When your day is night alone)
Hold on, hold on
(If you feel like letting go)
Hold on
If you think you've had too much of this life
Well hang on
Cause everybody hurts
Take comfort in your friends
Everybody hurts
Don't throw your hand
Oh, no
Don't throw your hand
When you feel like you're alone
No, no, no, you're not alone
If you're on your own
In this life
The days and nights are long
When you think you've had too much
Of this life
To hang on
Well, everybody hurts
Sometimes, everybody cries
And everybody hurts
Sometimes
And everybody hurts
Sometimes
So, hold on, hold on
Hold on, hold on
Hold on, hold on
Hold on, hold on
(Everybody hurts
You are not alone)
Fade out
11 Nisan 2009 Cumartesi
nisan-mayıs ayları
herkeslerde bi gönül yayı gevşemesi.
simimyada gördüm yazmadan geçemiyorum. ben de öyleyim. nerde arıza nerde sorunlu nerde depresif nerde buna benzer bilumum sorunu olan adam var ben ordayım. dertsiz, tasasız, neşeli, helal süt emmiş erkekler ne yaptıysam beceremedim sizi sevmeyi, uzak durun benden.
bünye meselesi galiba olmuyor, sıkılıyorum. acı yok arebeks yok, dert yok tasa yok. ııh, olmuyor.
çok ağladım diye sevdiğim o filmi
yine yeni baştan izlemek gibisin
senle ilgisi yok
yok bilmelisin
ben acıyı seviyorum sebebi bu.
insanın kendini bilmesi de bi meziyet diyip sıyrılayım bari...
7 Nisan 2009 Salı
bir hadise var - mühürledim seni kalbime
çok ama çok özel, anısı olan şarkılardan, eskiye hasret duyduranından en çok. güzel yemyeşil ankara baharı günlerinden, cebeci doruk sokaktan, kurtuluştan...
yakın arkadaş olmak
canım sıpa'ma,
okuduğunu bilince daha zor oluyor yazmak, belki milyon kere söyleyebilirim hayatımdaki yerinin ne kadar özel olduğunu. hiç konuşmasam, anlatmasam bile beni bilebilecek, anlayabilecek olman tuhaf.
hani nasılım diye, sesimi duymak için aramışsın ya eşşek kafalı tuğba gene saçma sapan bir şeyi kafasına takıp dert aramaktaydı kendine.
garip bir şey bu ama; hani sesimi duymak için aradığın hemen hemen her sefer sıkıntılarım olması... saçmalamam. işaret gibi bi yandan da... bi yandan da ben mutlu olayım diye. çünkü bu bünye en kötü anında bile sıpasının sesini duyunca iyi hisseder ya her zaman.
çok seviyorum seni, hayatımdaki herkeslerden ayrı, apayrı. beni merak etme sen, sözlerin hep kulaklarımda, unuttuğum zaman "bi arayıp sesini duymak istedim, nasılsın" desen yeter bana. daha fazla arabesk olmadan; özlemle öperim.
31 Mart 2009 Salı
- bir yazı -
Gene Muhsin başkan...
Yıldırım Türker
28/04/2008
Gene onun ismi dolaşıyor ortalıkta.
Hrant'ın katledilmesinde önemli rol oynadığı ortaya çıkan, içerideki küçük çetenin en afili abisi Erhan Tuncel'in bir telefon kaydında geçiyor şimdi de. Kayıtlar, Tuncel ile emniyette kendisinden sorumlu polis memuru Muhittin Zenit'in kentten ayrılması sonrası birlikte görev yaptığı ve 'Memduh abi' diye hitap ettiği polis memuru arasında geçen konuşmaları kapsıyor.
Tuncel, abisine Muhsin Yazıcıoğlu'nun Trabzon gezisinde (birlikte fotograflarını da görmüştük) görev alacağıyla böbürleniyor ve ona, "Muhsin Başkan geliyor. Ona eşlik edeceğim" dedikten sonra gezinin programını ayrıntılı olarak bildiriyor.
Sanayi'deki Cuma namazını müteakiben esnafla görüşülecek. Ve sonra da Muhsin Başkan'ıyla özel olarak önemli meseleler görüşecek: "Yasin'in konusunu da görüşeceğiz. Avukatı da çağıracağız, avukat da gelecek. Hee Yasin'in sonraki ceza olayını mı, hı, hı, tamam görüşürüz."
BBP ve Yazıcıoğlu, Hrant cinayetinin gönülsüz aydınlatılma tefrikasında sıkça karşımıza çıktılar. Yazıcıoğlu, Tuncel'le birlikte görüldüğü fotograf için, "Ben halkın içindeyim, herkesle fotografım olabilir. Sözünü ettiğiniz Tuncel'i tanımam bile. Alperen Ocakları'nın da üyesi değildir" demişti.
Azmettirici Yasin Hayal de 2000 yılında amcasıyla birlikte gidip BBP'ye üye olmuş, MacDonalds'ı bombalayıp yattığında da bir BBP'li olarak il başkanı tarafından maddi yardımla taltif edilmişti.
Muhsin Yazıcıoğlu'nu unutmak üzereydiniz, öyle değil mi?
On yıldan fazla zaman geçmiş. Gene bir kilitlenmenin anahtarı olduğu ikbal günlerinde onun için 'Parlamenter Sistemin Azizi' başlıklı bir yazı yazmıştım. "Her şeyin battığı, oyunun tökezlediği, etik'in tamamıyla ayaklar altına alındığı noktada görmezden gelinen çatlaklardan, aralık bırakılmış kapılardan çıkıveren azizlerden biri o. Kir pas içinde."
Muhsin Başkan'ın gölgesi, Hrant katillerinin olduğu gibi birçok kanlı katilin üstüne düşmüştür. Hatırlayalım.
"Ben yoksulluğun cenderesinden geçmiş bir çiftçi ailesinin çocuğuyum" diyor. "Koltuğumuzun altında tezek götürerek okullar okuduk."
12 Eylül öncesi, ülkücülerin kalesi olan Veteriner Fakültesi'nden mezun oldu. Fakültedeyken güreşmiş. Adı pehlivana çıkmış. Fakülteden sonra Ülkü Ocakları içinde sivrilerek 1977'de Genel Başkan oldu. 12 Eylül darbesinden sonra Mamak'da yedi yıl geçirdi. Bir sürü cinayetin ve bombalamanın sorumluluğundan idam talebiyle yargılandı. Ülkücü Gençlik Derneği'nin bir dönem hukuk masası şefliğini yürütmüş olan itirafçı Ali Yurtaslan, Yazıcıoğlu'nun cinayet ve bombalama emirleri veren, soygun çeteleri kuran bir lider olduğunu kaydediyor. 1978'de ülkücü militan Baki Yeşiloğlu'nun öldürülmesinden sonra Balıkesir Cezaevi'nde çıkan isyan üzerine de, "Muhsin Yazıcıoğlu, bunun öcü alınmalıdır, dedi. Bunun üzerine cezaevinde isyan çıkarıldı. Hatırladığıma göre iki-üç kişi öldürüldü. Ülkücülerin burnu bile kanamamıştı" diye ekliyor.
Bahçelievler'deki katliamın üzerinde de izi var. Katliama karışan ülkücülerin hepsini tanıdığı, onların kimliğini açıklamayı reddettiği, Haluk Kırcı'ya kaçak yaşadığı yıllarda para yardımında bulunduğu biliniyor. Kendisi de ifadesinde bunu kabul ediyor.
Muhsin Yazıcıoğlu'nun aynı babalığı, aynı sadakati Abdullah Çatlı'dan da esirgemediğini biliyoruz. Çatlı, 1978'de Balgat katliamı sanıklarından Mustafa Pehlivan ile birlikte yakalandığında Yurtaslan'a göre, "Ankara'ya geldiklerinden bir saat kadar sonra Yazıcıoğlu şubeye telefon etti. 'Bu size son ihtarım. Abdullah'ı bırakmazsanız Ankara'nın 150 yerinde bomba patlatacağız' diye tehdit etti. Gerçekten de ihtar olarak Demirtepe Köprüsü'ne bir bomba konulmuştu. Polis patlamadan bombayı aldı. Abdullah, tehditten sonra bırakıldı."
Yazıcıoğlu'nun bir yığın soygun ve gasp olayı örgütlemiş olduğu, gerekli silahları temin ettiği, sonra 'pis silah' denilen kullanılmış silahların taşraya sevkini sağladığı da yaygın olarak ileri sürülen iddialardan.
Yurtaslan itiraflarında, Yazıcıoğlu'nun 1978 yılında, Sivas katliamında da başrol üstlendiğini belirtiyor: "1978 sonlarındaki Sivas olaylarını Mustafa Mit ve Muhsin Yazıcıoğlu tertiplemişlerdir.
Yazıcıoğlu Sivas'a giderek bizzat olaylara önderlik etti."
Pehlivan'ın geçmişi hakkında ilk elde oltaya yakalananlar bunlar. Cinayet, gasp, soygun, katliam.
Kırcıların, Çatlıların, Tuncellerin hamisi. Muhsin Başkan.
Memleket tarihinin son 30 yılında hemen her felaketin, her karanlığın kıyısında gölgesiyle karşılaştığımız parlamenter aziz. Gerçek 'bir bilen'.
Nitekim, Çatlı için, "Kanaatim o. Kaçmayıp mahkemeye çıksaydı beraat ederdi. Birçokları gibi şimdi Meclis'te olurdu" diyordu. Haksız mı?
Muhsin Yazıcıoğlu, seçimleri çoktan kazanmış olduğunu, her partiden, her kademeden dost ve ahbapları olduğunu bilmenin verdiği rahatlık içinde hiçbir zaman sağ partileri karşısına almadı. Refahyol'a destek verirken de Anayol'a arka çıkarken de hep hükümette olduğunu biliyordu. ANAP'a şükranlarını sunuyor, kendisine 'katil' demiş olan Çiller'i kısa zaman sonra affediyordu. Çiller ondan özür dilemişti. Meğer, 'seçim atmosferinde danışmanlarından önüne gelen bildirimlere göre değerlendirme' yapmış. O hep partilerüstü bir lider olmayı amaçladı. "Milliyetçilik anlayışımızın katı ırkçılık noktasına gitmesini dengelemek için İslam'ın birleştirici, hoşgörülü prensiplerinden istifade ediyoruz" diye açıklıyordu partisinin duruşunu. Bu beyanatını desteklemek için de insanı allak bullak edecek bir ayrıntıya başvurduğunu hatırlarız: "Mesela partimiz mensubu milletvekili arkadaşlarımızdan hanımı Kürt olan var." Ne büyük esneklik, ne derin inkişaf, değil mi? Demek geçmişte olsa o kadının, hatta kocası murdar olduğuna göre her ikisinin de beynine birer kurşun. Ama İslam anlayışı, Anadolu geleneğine uygun: Hoşgörülü şeriat.
Gerçi partisinin yayın organında kendisini eleştiren gazetecilere, "Onları gecenin karanlığında ya da gündüzün aydınlığında ansızın bir sürpriz bekliyor. Kınından çıkarılan bir kılıcın kahpe soyluların kökünü kazıyana kadar bir daha kınına girmeyeceği bilinmelidir" gibi tehditler yayınlanıyordu, ama Muhsin Başkan her şeye rağmen ayakta kaldı.
Şimdi, gündüzün aydınlığında Hrant'ımızı alçakca katledenlerin de başkanı, hâmisi olduğunu görüyoruz. On bir yıl önce onun hakkındaki yazıyı şöyle bitirmişim: "Muhsin Yazıcıoğlu çok güçlü olduğunu biliyor. Devletinin başında. Kendisi ile uzlaşmayanı geçmişinin karanlığına çekiverecek bir güç var onda. Onun diyeti daha uzun süre ödenecek. Gün, onun günü."
Şimdi kim bilir, devran döndü mü?
Hrant'ın katillerinin davası için bugün saat 9.30'da Beşiktaş'dayız. Hayat için. Adalet için.
ben ne olursa olsun ölen birinin arkasından konuşmak istemem. bu yazı görüleceği üzere eski tarihli. ama bu ülkede ölen herkesi kahraman yapma olayını anlamlandıramıyorum. bıraksanız da ölüler öyle kalsalar, olmaz mı?
elleri kanlı mıydı değil miydi, ya da kendisi ellerinin kanlı olduğunu düşünür müydü bilmem ama olayın maraş civarında olması arkadaşlarla aramızda bunun ilahi bir adalet olup olmadığı sorusunu aklımıza getirmedi değil.
ilahi adalet var ya da yok, önemli değil. bütün ölümler erkendir ve her ölen arkasında sevenlerini bırakır. allah rahmet eylesin.
29 Mart 2009 Pazar
koca bi blogta kendimi yazmadım mı?
hopçiki yazamaz, hopçiki uğrayamaz oldu, kayıplara karıştı erenlere ulaştı. aslında yazamaz hala yazamaz yazmamasına da işte mim gelmiş özlenenden sevilenden, anti-mim tarikatına simimya şeyhine baş kaldırır olmak pahasına, aa bi de godsi beyin hain acitasyonlarıyla yazmaya karar vermiş kendini.
vermiş vermsine de anlayamamış tam olarak kendisinden kendine dair anlatılması isteneneni.
koskoca bi blog bilmem kaç yüz post yazmamış mı zaten kendini? ne anlattıysa kend hayatından bir parça değil miymiş?
ama olsun bir kez daha anlatsın kendini. anlayabildiği kadarıyla.
saf. oldum olası saf. absürt şeyler olmadıkça anlatılanlar uydurma olabileceği aklının ucundan geçmez. inanmaya meyilli. ama yalan söyler, herkes kadar-herkes gibi.
kolay sever kolay olmasa da soğudu mu tam soğur. ya da başta hiç sevmez sonra canı ciğeri eder.
değişken. büyür, büyüdükçe değişir. zaten en çok değişime inannır.
canayakın. az bi sempati duyması yeter sıcakkanlı davranmasına. yanlış anlaşılmaya meyilli ama oldum olası böyle.
bencil, bencil olmanın gerekliliğine inanır. uygular.
sıkılgan. sürekli aynı şeyleri yapaamz, sürekli aynı insanlarla aynı mekanlarda aynı şekillerde olamaz. aşk dışındaki birlikteliklerde tek eşliliğe karşı. bi tek aşık olunca sıkılmaz, bu da olağan zaten.
üzerinde baskı kurulmasını, beni aramadın diye mız mızlanılmasını, serzenişleri sevmez. bunaltılmaya gelemez, unutmaya dünden razı biriktirmden çözmeye inancı tam.
ah en önemlisini atlamadan; aşk meşk konusunda tam bi beceriksiz, bi bahtsız bedevi. kaybedenler kulübünün gedikli üyesi. sevdim sevilmedim seveni sevemedim klişesine bkz vermelik bi şahsiyet. anı zamanda göz çapkını. ama aşık oldu mu kör, sağır dilsiz hatta mantıksız.
neyse bu yazmakla bitmeyecek geçelim lakaplara;
hatırladığım en eski lakap annemin trtnin türkmen düğünü(dizinin adını da demin öğrendim netten) dizisinden esinlenip koyduğu "kerime", kardeşiminki de "haskız".
sonra hazırlıkta "to be" oldum ortaokulda filan da gitti bu galiba, lisede bi ara somurtkan şirin, sonra üniverstede tubik, tubiş, tuğğbişşş halen hatırlayabildiklerim. bu aralar ise kendime takmak istediğim lakap suskun olmalı:)
not: yazı bağlayamadan bitti sanki...
15 Mart 2009 Pazar
12 Mart 2009 Perşembe
özetler - ortaya karışık ya da ordan burdan
hala yazacak çok bir şeyim olmamakla birlikte bu suskunluğa bir son vermek adına saçmalamaya karar verdim.
öncelikle şımarıklık yaparak beni özleyenler parmak kaldırsınnnnn diye bağırmak istiyorum.
akabinde hayatımda değişen hiçbir şey yok sevgili okuyucu!!! aynı tas aynı hamam anlayacağın. ama beni mutlu eden birkaç şey olmadı değil. çok garip bi arkadaşlığım oldu mesela. hikayesi uzun ve tuhaf ama bu kadar değer görmek garip geliyor. değer görmek insanın omzuna ciddi yükler yüklüyormuş... ama bu arkadaşımın karşı cinsten mütevellit bana karşı duygular beslemesinden tedirgindim ki, bi kızla tanıştı, rahat bi nefes aldım. ama bu işler belli olmuyor bacılarım kardeşlerim. o nedenle hala korkmaktayım.
sonracıma herkes zayıfladığımı söylemekte uzunca bi vakitte de olsa tartıda 58,5'i gördüm ya daha ne isteyeyim. hedef 55, daha azı yakışmayacak biliyorum.
sonraa birkaç gün önce hiç kimseden beklemediğim bi iyiliği çok alakasız birinden gördüm, bi acayip hissettim. ben olsam yapar mıydım dedim, ufacık bişiydi belki ama ben akıl edebilir miydim etsem bile yapar mıydım emin olamadım... o küçücük jestiyle kalbimde inanılmaz bi yer edindi o insan.
konken grubu kurduk, hesabına okey oynamaya gidiyoruz habire. b kedi var gittiğmiz kafede, ne zaman gelip kucağıma kurulsa yerden okey çektiğim için garsonlardan siparişle birlikte kedi de istiyorum, kötü espiri yapıp "kedniz nasıl pişmiş istersiniz" diyorlar. poker de öğrenip işi ilerleticez galiba :PpP
avukatlığa epey alıştım bu arada, dün tek başıma hacze bile gittim. ne olursa olsun haciz boktan bişi, allam lüffen ilerde icra işim olmasınnnn:((
saçlarımı boyatmam lazım ama bu ay maaşımı aldığım gibi harcadığımdan mı ne ay sonunu görememekten acayip tırsıyorum. ne yapsam kararsız kaldım:(( bi de öğrenim kredisinin ödemesi var, üfffff ki ne üfffff!!!
elif şafak'ın aşk'ını bitirmek üzereyim bi de dönüp en baştan okuyasım var. sinirlendiğim, kızdığım, öfkelendiğim anlarda kitaptan cümleler geliyor aklıma. uygulayamasam da tam anlamıyla sakinleşiyorum bir nebze...
gölgesizler'i izledik dün, sinemada sadece 4 kişşydik. diiğer iki kişi de tesadüf tanıdık çıkınca komik oldu. beklediğim gibi çıkmadı ama filmi seçenler olarak umduğumuz gibi olmadığı çaktırmamaya çalıştık. bence kitabı okumak lazım, aşk bitince ilk işim gölgesizler'e başlamak olucak.
son olarak çiko kızgınlıkta gene ve bahçedeki dişi kedimiz de hamile. 2 aya bir sürü bebeye bakıyor olabilirim, antalya'da olup da kedi almak isteyenlere duyrulur.
sevgilerrrrr
