çok ama çok özel, anısı olan şarkılardan, eskiye hasret duyduranından en çok. güzel yemyeşil ankara baharı günlerinden, cebeci doruk sokaktan, kurtuluştan...
7 Nisan 2009 Salı
bir hadise var - mühürledim seni kalbime
yakın arkadaş olmak
canım sıpa'ma,
okuduğunu bilince daha zor oluyor yazmak, belki milyon kere söyleyebilirim hayatımdaki yerinin ne kadar özel olduğunu. hiç konuşmasam, anlatmasam bile beni bilebilecek, anlayabilecek olman tuhaf.
hani nasılım diye, sesimi duymak için aramışsın ya eşşek kafalı tuğba gene saçma sapan bir şeyi kafasına takıp dert aramaktaydı kendine.
garip bir şey bu ama; hani sesimi duymak için aradığın hemen hemen her sefer sıkıntılarım olması... saçmalamam. işaret gibi bi yandan da... bi yandan da ben mutlu olayım diye. çünkü bu bünye en kötü anında bile sıpasının sesini duyunca iyi hisseder ya her zaman.
çok seviyorum seni, hayatımdaki herkeslerden ayrı, apayrı. beni merak etme sen, sözlerin hep kulaklarımda, unuttuğum zaman "bi arayıp sesini duymak istedim, nasılsın" desen yeter bana. daha fazla arabesk olmadan; özlemle öperim.
31 Mart 2009 Salı
- bir yazı -
Gene Muhsin başkan...
Yıldırım Türker
28/04/2008
Gene onun ismi dolaşıyor ortalıkta.
Hrant'ın katledilmesinde önemli rol oynadığı ortaya çıkan, içerideki küçük çetenin en afili abisi Erhan Tuncel'in bir telefon kaydında geçiyor şimdi de. Kayıtlar, Tuncel ile emniyette kendisinden sorumlu polis memuru Muhittin Zenit'in kentten ayrılması sonrası birlikte görev yaptığı ve 'Memduh abi' diye hitap ettiği polis memuru arasında geçen konuşmaları kapsıyor.
Tuncel, abisine Muhsin Yazıcıoğlu'nun Trabzon gezisinde (birlikte fotograflarını da görmüştük) görev alacağıyla böbürleniyor ve ona, "Muhsin Başkan geliyor. Ona eşlik edeceğim" dedikten sonra gezinin programını ayrıntılı olarak bildiriyor.
Sanayi'deki Cuma namazını müteakiben esnafla görüşülecek. Ve sonra da Muhsin Başkan'ıyla özel olarak önemli meseleler görüşecek: "Yasin'in konusunu da görüşeceğiz. Avukatı da çağıracağız, avukat da gelecek. Hee Yasin'in sonraki ceza olayını mı, hı, hı, tamam görüşürüz."
BBP ve Yazıcıoğlu, Hrant cinayetinin gönülsüz aydınlatılma tefrikasında sıkça karşımıza çıktılar. Yazıcıoğlu, Tuncel'le birlikte görüldüğü fotograf için, "Ben halkın içindeyim, herkesle fotografım olabilir. Sözünü ettiğiniz Tuncel'i tanımam bile. Alperen Ocakları'nın da üyesi değildir" demişti.
Azmettirici Yasin Hayal de 2000 yılında amcasıyla birlikte gidip BBP'ye üye olmuş, MacDonalds'ı bombalayıp yattığında da bir BBP'li olarak il başkanı tarafından maddi yardımla taltif edilmişti.
Muhsin Yazıcıoğlu'nu unutmak üzereydiniz, öyle değil mi?
On yıldan fazla zaman geçmiş. Gene bir kilitlenmenin anahtarı olduğu ikbal günlerinde onun için 'Parlamenter Sistemin Azizi' başlıklı bir yazı yazmıştım. "Her şeyin battığı, oyunun tökezlediği, etik'in tamamıyla ayaklar altına alındığı noktada görmezden gelinen çatlaklardan, aralık bırakılmış kapılardan çıkıveren azizlerden biri o. Kir pas içinde."
Muhsin Başkan'ın gölgesi, Hrant katillerinin olduğu gibi birçok kanlı katilin üstüne düşmüştür. Hatırlayalım.
"Ben yoksulluğun cenderesinden geçmiş bir çiftçi ailesinin çocuğuyum" diyor. "Koltuğumuzun altında tezek götürerek okullar okuduk."
12 Eylül öncesi, ülkücülerin kalesi olan Veteriner Fakültesi'nden mezun oldu. Fakültedeyken güreşmiş. Adı pehlivana çıkmış. Fakülteden sonra Ülkü Ocakları içinde sivrilerek 1977'de Genel Başkan oldu. 12 Eylül darbesinden sonra Mamak'da yedi yıl geçirdi. Bir sürü cinayetin ve bombalamanın sorumluluğundan idam talebiyle yargılandı. Ülkücü Gençlik Derneği'nin bir dönem hukuk masası şefliğini yürütmüş olan itirafçı Ali Yurtaslan, Yazıcıoğlu'nun cinayet ve bombalama emirleri veren, soygun çeteleri kuran bir lider olduğunu kaydediyor. 1978'de ülkücü militan Baki Yeşiloğlu'nun öldürülmesinden sonra Balıkesir Cezaevi'nde çıkan isyan üzerine de, "Muhsin Yazıcıoğlu, bunun öcü alınmalıdır, dedi. Bunun üzerine cezaevinde isyan çıkarıldı. Hatırladığıma göre iki-üç kişi öldürüldü. Ülkücülerin burnu bile kanamamıştı" diye ekliyor.
Bahçelievler'deki katliamın üzerinde de izi var. Katliama karışan ülkücülerin hepsini tanıdığı, onların kimliğini açıklamayı reddettiği, Haluk Kırcı'ya kaçak yaşadığı yıllarda para yardımında bulunduğu biliniyor. Kendisi de ifadesinde bunu kabul ediyor.
Muhsin Yazıcıoğlu'nun aynı babalığı, aynı sadakati Abdullah Çatlı'dan da esirgemediğini biliyoruz. Çatlı, 1978'de Balgat katliamı sanıklarından Mustafa Pehlivan ile birlikte yakalandığında Yurtaslan'a göre, "Ankara'ya geldiklerinden bir saat kadar sonra Yazıcıoğlu şubeye telefon etti. 'Bu size son ihtarım. Abdullah'ı bırakmazsanız Ankara'nın 150 yerinde bomba patlatacağız' diye tehdit etti. Gerçekten de ihtar olarak Demirtepe Köprüsü'ne bir bomba konulmuştu. Polis patlamadan bombayı aldı. Abdullah, tehditten sonra bırakıldı."
Yazıcıoğlu'nun bir yığın soygun ve gasp olayı örgütlemiş olduğu, gerekli silahları temin ettiği, sonra 'pis silah' denilen kullanılmış silahların taşraya sevkini sağladığı da yaygın olarak ileri sürülen iddialardan.
Yurtaslan itiraflarında, Yazıcıoğlu'nun 1978 yılında, Sivas katliamında da başrol üstlendiğini belirtiyor: "1978 sonlarındaki Sivas olaylarını Mustafa Mit ve Muhsin Yazıcıoğlu tertiplemişlerdir.
Yazıcıoğlu Sivas'a giderek bizzat olaylara önderlik etti."
Pehlivan'ın geçmişi hakkında ilk elde oltaya yakalananlar bunlar. Cinayet, gasp, soygun, katliam.
Kırcıların, Çatlıların, Tuncellerin hamisi. Muhsin Başkan.
Memleket tarihinin son 30 yılında hemen her felaketin, her karanlığın kıyısında gölgesiyle karşılaştığımız parlamenter aziz. Gerçek 'bir bilen'.
Nitekim, Çatlı için, "Kanaatim o. Kaçmayıp mahkemeye çıksaydı beraat ederdi. Birçokları gibi şimdi Meclis'te olurdu" diyordu. Haksız mı?
Muhsin Yazıcıoğlu, seçimleri çoktan kazanmış olduğunu, her partiden, her kademeden dost ve ahbapları olduğunu bilmenin verdiği rahatlık içinde hiçbir zaman sağ partileri karşısına almadı. Refahyol'a destek verirken de Anayol'a arka çıkarken de hep hükümette olduğunu biliyordu. ANAP'a şükranlarını sunuyor, kendisine 'katil' demiş olan Çiller'i kısa zaman sonra affediyordu. Çiller ondan özür dilemişti. Meğer, 'seçim atmosferinde danışmanlarından önüne gelen bildirimlere göre değerlendirme' yapmış. O hep partilerüstü bir lider olmayı amaçladı. "Milliyetçilik anlayışımızın katı ırkçılık noktasına gitmesini dengelemek için İslam'ın birleştirici, hoşgörülü prensiplerinden istifade ediyoruz" diye açıklıyordu partisinin duruşunu. Bu beyanatını desteklemek için de insanı allak bullak edecek bir ayrıntıya başvurduğunu hatırlarız: "Mesela partimiz mensubu milletvekili arkadaşlarımızdan hanımı Kürt olan var." Ne büyük esneklik, ne derin inkişaf, değil mi? Demek geçmişte olsa o kadının, hatta kocası murdar olduğuna göre her ikisinin de beynine birer kurşun. Ama İslam anlayışı, Anadolu geleneğine uygun: Hoşgörülü şeriat.
Gerçi partisinin yayın organında kendisini eleştiren gazetecilere, "Onları gecenin karanlığında ya da gündüzün aydınlığında ansızın bir sürpriz bekliyor. Kınından çıkarılan bir kılıcın kahpe soyluların kökünü kazıyana kadar bir daha kınına girmeyeceği bilinmelidir" gibi tehditler yayınlanıyordu, ama Muhsin Başkan her şeye rağmen ayakta kaldı.
Şimdi, gündüzün aydınlığında Hrant'ımızı alçakca katledenlerin de başkanı, hâmisi olduğunu görüyoruz. On bir yıl önce onun hakkındaki yazıyı şöyle bitirmişim: "Muhsin Yazıcıoğlu çok güçlü olduğunu biliyor. Devletinin başında. Kendisi ile uzlaşmayanı geçmişinin karanlığına çekiverecek bir güç var onda. Onun diyeti daha uzun süre ödenecek. Gün, onun günü."
Şimdi kim bilir, devran döndü mü?
Hrant'ın katillerinin davası için bugün saat 9.30'da Beşiktaş'dayız. Hayat için. Adalet için.
ben ne olursa olsun ölen birinin arkasından konuşmak istemem. bu yazı görüleceği üzere eski tarihli. ama bu ülkede ölen herkesi kahraman yapma olayını anlamlandıramıyorum. bıraksanız da ölüler öyle kalsalar, olmaz mı?
elleri kanlı mıydı değil miydi, ya da kendisi ellerinin kanlı olduğunu düşünür müydü bilmem ama olayın maraş civarında olması arkadaşlarla aramızda bunun ilahi bir adalet olup olmadığı sorusunu aklımıza getirmedi değil.
ilahi adalet var ya da yok, önemli değil. bütün ölümler erkendir ve her ölen arkasında sevenlerini bırakır. allah rahmet eylesin.
29 Mart 2009 Pazar
koca bi blogta kendimi yazmadım mı?
hopçiki yazamaz, hopçiki uğrayamaz oldu, kayıplara karıştı erenlere ulaştı. aslında yazamaz hala yazamaz yazmamasına da işte mim gelmiş özlenenden sevilenden, anti-mim tarikatına simimya şeyhine baş kaldırır olmak pahasına, aa bi de godsi beyin hain acitasyonlarıyla yazmaya karar vermiş kendini.
vermiş vermsine de anlayamamış tam olarak kendisinden kendine dair anlatılması isteneneni.
koskoca bi blog bilmem kaç yüz post yazmamış mı zaten kendini? ne anlattıysa kend hayatından bir parça değil miymiş?
ama olsun bir kez daha anlatsın kendini. anlayabildiği kadarıyla.
saf. oldum olası saf. absürt şeyler olmadıkça anlatılanlar uydurma olabileceği aklının ucundan geçmez. inanmaya meyilli. ama yalan söyler, herkes kadar-herkes gibi.
kolay sever kolay olmasa da soğudu mu tam soğur. ya da başta hiç sevmez sonra canı ciğeri eder.
değişken. büyür, büyüdükçe değişir. zaten en çok değişime inannır.
canayakın. az bi sempati duyması yeter sıcakkanlı davranmasına. yanlış anlaşılmaya meyilli ama oldum olası böyle.
bencil, bencil olmanın gerekliliğine inanır. uygular.
sıkılgan. sürekli aynı şeyleri yapaamz, sürekli aynı insanlarla aynı mekanlarda aynı şekillerde olamaz. aşk dışındaki birlikteliklerde tek eşliliğe karşı. bi tek aşık olunca sıkılmaz, bu da olağan zaten.
üzerinde baskı kurulmasını, beni aramadın diye mız mızlanılmasını, serzenişleri sevmez. bunaltılmaya gelemez, unutmaya dünden razı biriktirmden çözmeye inancı tam.
ah en önemlisini atlamadan; aşk meşk konusunda tam bi beceriksiz, bi bahtsız bedevi. kaybedenler kulübünün gedikli üyesi. sevdim sevilmedim seveni sevemedim klişesine bkz vermelik bi şahsiyet. anı zamanda göz çapkını. ama aşık oldu mu kör, sağır dilsiz hatta mantıksız.
neyse bu yazmakla bitmeyecek geçelim lakaplara;
hatırladığım en eski lakap annemin trtnin türkmen düğünü(dizinin adını da demin öğrendim netten) dizisinden esinlenip koyduğu "kerime", kardeşiminki de "haskız".
sonra hazırlıkta "to be" oldum ortaokulda filan da gitti bu galiba, lisede bi ara somurtkan şirin, sonra üniverstede tubik, tubiş, tuğğbişşş halen hatırlayabildiklerim. bu aralar ise kendime takmak istediğim lakap suskun olmalı:)
not: yazı bağlayamadan bitti sanki...
15 Mart 2009 Pazar
12 Mart 2009 Perşembe
özetler - ortaya karışık ya da ordan burdan
hala yazacak çok bir şeyim olmamakla birlikte bu suskunluğa bir son vermek adına saçmalamaya karar verdim.
öncelikle şımarıklık yaparak beni özleyenler parmak kaldırsınnnnn diye bağırmak istiyorum.
akabinde hayatımda değişen hiçbir şey yok sevgili okuyucu!!! aynı tas aynı hamam anlayacağın. ama beni mutlu eden birkaç şey olmadı değil. çok garip bi arkadaşlığım oldu mesela. hikayesi uzun ve tuhaf ama bu kadar değer görmek garip geliyor. değer görmek insanın omzuna ciddi yükler yüklüyormuş... ama bu arkadaşımın karşı cinsten mütevellit bana karşı duygular beslemesinden tedirgindim ki, bi kızla tanıştı, rahat bi nefes aldım. ama bu işler belli olmuyor bacılarım kardeşlerim. o nedenle hala korkmaktayım.
sonracıma herkes zayıfladığımı söylemekte uzunca bi vakitte de olsa tartıda 58,5'i gördüm ya daha ne isteyeyim. hedef 55, daha azı yakışmayacak biliyorum.
sonraa birkaç gün önce hiç kimseden beklemediğim bi iyiliği çok alakasız birinden gördüm, bi acayip hissettim. ben olsam yapar mıydım dedim, ufacık bişiydi belki ama ben akıl edebilir miydim etsem bile yapar mıydım emin olamadım... o küçücük jestiyle kalbimde inanılmaz bi yer edindi o insan.
konken grubu kurduk, hesabına okey oynamaya gidiyoruz habire. b kedi var gittiğmiz kafede, ne zaman gelip kucağıma kurulsa yerden okey çektiğim için garsonlardan siparişle birlikte kedi de istiyorum, kötü espiri yapıp "kedniz nasıl pişmiş istersiniz" diyorlar. poker de öğrenip işi ilerleticez galiba :PpP
avukatlığa epey alıştım bu arada, dün tek başıma hacze bile gittim. ne olursa olsun haciz boktan bişi, allam lüffen ilerde icra işim olmasınnnn:((
saçlarımı boyatmam lazım ama bu ay maaşımı aldığım gibi harcadığımdan mı ne ay sonunu görememekten acayip tırsıyorum. ne yapsam kararsız kaldım:(( bi de öğrenim kredisinin ödemesi var, üfffff ki ne üfffff!!!
elif şafak'ın aşk'ını bitirmek üzereyim bi de dönüp en baştan okuyasım var. sinirlendiğim, kızdığım, öfkelendiğim anlarda kitaptan cümleler geliyor aklıma. uygulayamasam da tam anlamıyla sakinleşiyorum bir nebze...
gölgesizler'i izledik dün, sinemada sadece 4 kişşydik. diiğer iki kişi de tesadüf tanıdık çıkınca komik oldu. beklediğim gibi çıkmadı ama filmi seçenler olarak umduğumuz gibi olmadığı çaktırmamaya çalıştık. bence kitabı okumak lazım, aşk bitince ilk işim gölgesizler'e başlamak olucak.
son olarak çiko kızgınlıkta gene ve bahçedeki dişi kedimiz de hamile. 2 aya bir sürü bebeye bakıyor olabilirim, antalya'da olup da kedi almak isteyenlere duyrulur.
sevgilerrrrr
8 Mart 2009 Pazar
28 Şubat 2009 Cumartesi
24 Şubat 2009 Salı
23 Şubat 2009 Pazartesi
mehmet
bi yerlerde okuduğuma göre muhammet'in türkçeleştirilmişi.
feysbuk zımbırtılarından birine göre türkiyedeki en yaygın isim.
muhtemelen yalan da değil.
elini sallasan mehmet'e çarpıyor.
hayatıma girecek bir mehmet daha istemiyorum.
mehmet kotam doldu.
bence ikinci bir emre kadar insanların çocuklarına mehmet ismini vermesi yasaklanmalı.
ama tabii sadece bence.
16 Şubat 2009 Pazartesi
benim şarkım
gel her gun ayni $eyi yap
git her gun ayni yola sap
sonra gelince hesap
ben manyak miyim?
15 Şubat 2009 Pazar
alone again
how could a love like ours come to an end
we had it all but lost it 'round the bend
there's something that i'll never understand
why now it seems like hurting's close at hand
but i'm alone again, alone again
though the years that pass divide us
i am alone again, alone again
something'll never keep us apart
there's one love left between us that will stay
when memories can slowly fade away
though feelings changed ever since we met
our little daughter won't let us forget
but i'm alone again, alone again
though the years that pass divide us
i am alone again, alone again
something'll always keep us close
i see her one weekend now and then
i've realized i'm like a long lost friend
she has your eyes, your funny little smile
her lovely laugh brings you back for a while
but i'm alone again, alone again
though the years that pass divide us
i am alone again, alone again
our little daughter keep us close
13 Şubat 2009 Cuma
nasıl vampir olabilirim planları - I

epey uzun zamandır içimden gelmiyor yazmak; bir sebebi de yok aslında. saçma şeylerle uğraşıp -misal feysbukta okey oynamak gibi- zaman öldürüyorum, öldürüyordum sadece. yazmak neyse de blog okumayı da ihmal etmiştim ki geçenlerde epey aradan sonra birkaç bloga uğradım, iyi ki de uğramışım. babenin sayfasına da uğradım. şimdi hem akıllı, hem zeki, hem güzel hem de onunla timuçin esen de dahil olmak üzere epey bi ortak noktamız olmasından mütevellit şu yazısında bahsettiği şey ilgimi çekti. alacakaranlık filmini hemen hemen herkes duymuştur. film burda gösterime gireli nerdeyse 2 hafta oldu belki de geçti ama ben kaçırmadan izleyeyim derken unutup duruyordum. uzaktan bi vampir var bi de kız işte vampirler saldırır insanlar kurtulur gibi bişi sanmıştım. neyse sonra babenin bilogta filmin uyarlama olduğunu seriyi nasıl da bir solukta okuduğunu gördüm. konu kitaplar olunca her daim merakıma yenilmişimdir ki bu kez de böyle oldu. uykusuz kalmak pahasına ilk kitabı (alacakaranlık) iki gecede bitirdim. birkaç saat önce başladığım ikinci kitabı yarılamış olmakla kesinkes karar verdim ne pahasına olursa olsun vampir olmalıydım.
düşünsenize hem hep çok güzel olacaksın hem de yıllar geçecek ama sen hep aynı yaşta kalacaksın. 24 yaşındayım ama çevreden aldığım tepkilere göre ortalama 21 gösteriyorum, vampr olmak için ideal işteeee:))
şaka bi yana şu sıralarki iflah olmaz gerçekçiliğimi bir kenara bırakırsak sanırım en hayalperest insanlardan biri benimdir. bir kaçış olduğunu düşünmeye başladım bunun. ama kaçış olsa el kadar bebeyken nereye kaçıyordum diye de sormadan geçemiyorum. benim okumayı ve kitapları sevmem enteresan bi hikayeye dayanır. annem babam öğretmen, öğretmen evlerinin klasiği olarak evimiz ansiklopedilerle doluydu. ama bi seriyi hiç unutmam çocuklara yönelik neşeli bi walt disney ansiklopedi serisiydi. 10 adet cildi vardı. sanırım ciltlerin kapaklarında walt disney kahramanlarının resimleri vardı. bu 10 ciltten sadece bi tanesini hiç unutamam: beşinci. bu 5 nolu cildin adı "masallar-mitoslar-söylenceler"di. anlatıcıları da mickey ile minie idi. işte ben daha 3-4 yaşlarındayken annem bana o ciltten masallar okurmuş. ama ben asla bi taneyle yetinemezmişim. kucağımda koca ansiklopedi cildi, okusun diye peşinde dolaşırmışım. annem bigün çok bunalmış okumayı bi öğrense de kurtulsam diye ah etmiş. iyi ki de etmiş. zaman zaman ihmal etsem de çocukluğumdan beri en çok sevdiğim şeyler kitaplardır. dönem dönem piskopatlık derecesinde okur dönem dönem de elime hiçbir kitabı alamam.
piskopatlık dönemleri genellikle fantastik hikayelere takıldığımda ortaya çıkar. bambaşka ve tamamen kurgusal bi dünyam olur. rüyalarımda bile görürüm o hikayeyi. hiç bitmesin ben gerçekliğe dönmek zorunda kalmayayım isterim ama öte yandan da hayatım sadece o oluverir.
kaçış mı bu bilmem. bilmek istemem.
geçen sene bu vakitlerden biraz önce bu blogu açmamın müsebbibi hayatıma girdiği sıralarda leguinin yerdeniz serisine takmıştım. o yanımda ama benden aslında çok uzakta uyurken; ben hem ondan hem de endişelerimden korkularımdan kaçmak için çantamdan çıkarıp kitabıma gömülürüdm. bambaşka bi dünyda bambaşka birileriyle gerçeklikten yeterince uzaklaştıktan sonra uykuya bu gerçekten kaçıştı işte. dalabilirdim.
şimdi... şimdi de kaçış, biliyorum.
ama peki ya öncesi, peki ya çocukluğum? o zamandan beri mi katlanılamazdı gerçeklik ki ben her hikayeye -iyi ya da kötü- saçma bir şekilde kaptırmıştım kendimi.
evet hiç yanılmadınız masallara da inanmıştım ben. mıştımı fazla hala daha da inanıyorum. masallara b.k atmanın da anlamı yok zaten. prensle prensesin aşkları diil mi sonsuza dek süren. o nedenle istatiksel olarak bana rastlama ihtimali epey düşük. ne prensesim ne de prenses ışığına sahibim.
hem nerden belli 3. çocuktan sonra pamuk prensesin kilo almadığı beyaz atlı prensin de azgın teke sendromuna yakalanmadığı. bilemeyiz.
neyse konuyu dağıtmakta üstüme olmamasından mütevellit konuyu kısaca bağlayarak stephenenie meyer ablamızın alacakaranlık serisini edinin, okuyun hep beraber vampir vampir geçinip gidelim.
not: sabredip bu yazıyı okuyup üstüne bir de sıkılmadığını iddia edip de kitabı okumayanları ısırırım.
9 Şubat 2009 Pazartesi
en sevdiğim şiir
ces beni mimlemiş. bilenler bilir ben simimya hocamın anti-mim tarikatındanım. ilk başlarda sevmiştim bu mim olayını ama sonradan zorlama gelmeye başladı, yazamaz oldum. işte tam da bu esnada siminyanın anti-mim oluşumuna rastladım ve dünyam değişti:PpP neyse o günden sonra çok mimleyen oldu ama hiçbirini yazmadım. ces'in mimini de yazmayacaktım ki aklıma en sevdiğim şairden ziyade şiir geldi. belki daha önce bir yerlerde söylemişimdir, ben kesinlikle düz yazıyı şiire tercih ederim. şiir okumam da pek, zevk almam. ama tesadüfen rastadığım şiirler/şairler vardır. mesela hayyam severim; ama onun da hayatıma girişi bir romanla olmuştur. brechtle nasıl tanıştım anımsamıyorum, ama bildiğim bir şey var ki en sevdiğim şiir ona ait. anlayacağınız mimi mim olmaktan kurtardım ve kendimce her zaman yaptığım gibi çok sevdiğim bir şeyi paylaşmama araç hale getirdim. buyrun en sevdiğim şiir:
19 nolu sone
yalnızca benden kaçma yeter
boş sözler de etsen duymak istiyorum seni
sağır olsan gönlüm sözlerini ister
dilsiz olsan gördüğünü
kör olsan, seni görmek isterdim
sen yanımda yol gösterici oldun:
uzun yolun daha yarısı bile aşılmadı
bir düşün içinde yaşadığımız karanlığı
"bırak beni yaralıyım" desen de boşa
görevden dönülmez, yalnızca ertelenir
başka bir yerde değil, yalnızca "burda"
bilirsin özgür değildir gereksinilen kimse
gönlüm herşeyden önce seni ister
biz de diyebilirim, ben yerine
bertolt brecht
